Toplumsal mücadelelerden yükselen ortak bir soru var: ölmemizi mi istiyorsunuz?
Madenciler, özel sektör öğretmenleri, öğrenciler, kadınlar, lubunyalar, doğa ve hayvan hakkı savunucuları aynı soruya yanıt arıyoruz: Canımızdan başka alabileceğiniz ne kaldı?
Kimimiz işyerinde ölmemek, kimimiz emeğimizin hakkını alabilmek, kimimiz insanî koşullarda barınabilmek ya da yalnızca bir gelecek hayali kurabilmek, kimimiz özgürce aşk yaşamak, kimimiz şiddetsiz yaşamak, kimimiz zeytinliklerimizin, ormanımızın, sokağımızdaki hayvanın katledilmemesi için çetin bir mücadele içindeyiz.
Yaşamlarımızın niteliğini artırabilecek koşullar her gün biraz daha ulaşılmaz hale geliyor. Doğrudan bir savaşın içinde olmasak ve biyolojik varlığımızı açıkça hedef alan bir düşmanla karşı karşıya bulunmasak da bir kısır döngünün içinde, yaşadığımızı duyumsamakta zorlanıyoruz. Varoluşumuzun maddi ve manevi gelişme imkanları, doğal olarak yeşerip serpilme kapasitesi iktidarın darbeleriyle günbegün güdükleştiriliyor.

Duygu dünyamız ise yaşamı besleyen duygulardan çok ölümü besleyen umutsuzluk, adaletsizlik gibi duygularla giderek daha da kararıyor. Bizlere reva görülen, çerçevesi daraltılmış ölümden beter hayatlara razı olmamız bekleniyor. Bu haliyle ise mikro habitatlarımızda mutlu olmanın, gücümüz yeterse daha iyisi için mücadele etmenin yollarını arıyoruz. Mücadelemiz ise hayatımızdan eksiltilenlerle ilgili. Yaşamın yokluğuyla ve dolayısıyla, ölümle ilgili.
Bu sebeple bu soru, hayatlarımıza kastedenlere sormamız gereken en meşru sorulardan biri olarak yükseliyor: ölmemizi mi istiyorsunuz?
Ve bu soru tam da bu sebeple yalnızca bir öfke ifadesi olarak değil, yaşamanın hayatta kalmak anlamına gelmediğini bağıran politik bir soru olarak dikiliyor karşımıza.
İnsan dışı hayvanlar söz konusu olduğunda ise bu soru hak öznelerince değil, onlar adına mücadele edenlerce dile getiriliyor. Son iki yıldır açık bir ölüm siyasetine şahitlik ediyor, hayvanların katledilmelerine seyirci kalıyoruz. Halbuki çok değil, iki yıl önce katliam yasasına karşı bir umut meydanlarda “Toplayamazsın! Hapsedemezsin! Öldüremezsin!” diye haykırmış, bir mücadele sürdürmüştük. Bugün ise, sokakta yaşayan köpeklere dönük ölüm siyasetinin açık bir pratiğe dönüştüğünü görüyoruz.

Öyle ki, katliamın boyutu devlet yetkililerince gururla telaffuz edilebiliyor. Katliam Yasası’nın belediyelere bakımevlerini kurmak ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmek için 2028’e kadar tanıdığı süreyi1, hayvanların toplanması için verilen süre şeklinde yorumlayarak, katliamın bekledikleri hızla ilerlememesini “daha zamanımız var” diyerek açıklayabiliyorlar2.
Ancak yasanın buyruğu, yetkililerinin söylemleri ve belediyelerin “görev aşkı”yla sınırlı kalmıyor; nüfuz alanını genişletiyor. Hayvanların toplatılmaları için ihbarcı olan, kapatılmalarına aracılık eden ya da bütün bunlar karşısında sessiz kalanlar da bu mekanizmanın bir parçasına dönüşebiliyor. Hal böyle olunca, hayvanların ölümü tek bir failin elinden çıkmıyor. Sokağımızdan izi silinen köpeğin akıbetinin sorumluluğu, birbirine eklemlenmiş faillikler arasında dağılıyor. Tıpkı “Führer’in buyruğu etrafında “sır taşıyıcı”, “emir taşıyıcı” gibi statülerin oluşması ve faillik derecelerinin iç içe geçmesi gibi3.
Hayvanların başına gelenlerin yarattığı atmosferde ise şiddeti gündelik pratiklerden ayırmak mümkün görünmüyor. Bize yöneldiği haliyle, temel haklarımızın sürekli gasp edilmesi, yaşamlarımızın giderek yoksullaştırılması da ölümü uzak bir ihtimal olmaktan çıkarıp, eksiltilmiş yaşamlarımızın temel kaygısı haline getiriyor.
Fakat bize yönelmediği müddetçe şiddete karşı sesimiz neden yükselmiyor? İnfial yaratması beklenen hayvan katliamı görüntüleri ekranlarımızdan akıp gidiyor. Bu duyarsızlaşmanın kabahatini yalnızca yasada ve yasama organında aramak eksik olur. Çünkü hayvanlar yalnızca makro iktidar alanında değil, mikro iktidar alanlarında da; bilinçli, duygulara sahip ve ilişkiler geliştirebilen varlıklar oldukları yok sayılarak yok edilebiliyor.
Devletin toplumun geneline yayılan ölüm siyaseti de gücünü işte tam olarak buradan alıyor. Hayvan yaşamını en başından değersizleştiren ve ortadan kaldırılmasını olağanlaştıran ölümseverlik4 bu güçle birleştiğinde hangimiz rahat bir soluk alabiliriz?
Benzer şekillerde toplanıp kapatıldığımız ve nihayetinde ölüme ya da ölüme çok benzeyen hayatlara mahkum edildiğimiz hayvanlarla yoldaşlığımızın politik doğasını algılayarak, yaşamı bir arada ve birbirimiz için savunmalıyız. Korunması gerekenin yalnızca insanlara ait yaşamlar olduğu varsayımıyla bu mücadele ortaklığını göremiyor olsak bile, insan yaşamının çevresindeki diğer canlılardan ve yaşam ilişkilerinden yalıtılarak sürdürülebileceğini düşünmenin sefil bir iddia olduğunun ayırdına varabiliriz. Yaşamın dünya ile ilişki içinde, dünya ile olma anlamı yok sayılarak; insanların “güvenle” yaşayabilecekleri “laboratuvarlar” yaratılabilir belki, fakat burada yaşam yeşereceği, serpileceği imkanı bulamaz.

Çünkü yaşam sözlüklerde öğretildiği gibi yalnızca doğum ile ölüm arasında geçen bir süre değildir5. Yaşamın dünya ile ilişkisinin kurulması gereklidir. Zamansallığı ve mekansallığı ile başka varlıklara ihtiyaç duyar. Eksilirken de birlikte yoksullaşır. Geçerken başını okşadığımız, sokağımızda yaşayan bir köpek öldürüldüğünde biz de yaşamlarımızdan önemli bir şeyler yitiririz. Bir gün önce nefes aldığını bildiğimiz bir canlının bugün devlet eliyle katledilebilir olduğunu bilmek; yaşamın dokunulmazlığına, hukukun koruyuculuğuna dair bilgimizde epistemik bir kırılmaya sebep olur. Ölüm yaşamın doğal bitiminden daha çok, yönetsel bir işleme dönüşür.
Mücadele işte tam burada başlamalıdır. Tür ayrımı gözetmeksizin yaşamı savunmak kutlu bir mücadeledir. Çünkü bu mücadele, yaşamın yeşermesini, serpilmesini mümkün kılacak koşulların yaratılması için; buna karşı ortaya çıkan tüm iktidar biçimlerine karşı verilir. Bu sebeple anti-türcü mücadele, “yaşam hakkı savunusu”dur.
Bu mücadeleyi verecek olanlar ise yaşamı; tanık oldukları ölümlere, özlemini duydukları kayıplara rağmen savunan; ölülerinin ve kayıplarının yasıyla bir yaşamı ardında sürükleyen ve aynı zamanda yaşamın ardından sürüklenen bizleriz. Fakat bu yas bizi iktidarın umduğu gibi ölüme bağlamayacak.
Aksine, şahit olduğumuz her ölüm ve taşıdığımız yasla yaşamı daha çok sevecek ve savunacağız! Ve bunu tam da ölümü çok iyi tanıdığımız için yapacağız!
Çünkü yaşam hakkını savunmak,
sömürülen işçinin patrona karşı mücadelesidir!
hakkı gasp edilen madencinin holdinglere karşı mücadelesidir!
zayıf ve savunmasız olanı ölümsever politikalara karşı savunmanın mücadelesidir!
Bu mücadele iyilerin kötülere karşı mücadelesidir!
Çünkü “yaşama hizmet eden her şey iyidir; ölüme hizmet eden her şey kötüdür.” Yaşamı besleyen, geliştiren ve çiçeklendiren her şey iyi; yaşamı boğan, daraltan ve parçalayan her şey kötüdür6.
- 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 14. maddesiyle değiştirilen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun geçici 4. maddesinin birinci fıkrasına göre, büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler, 31 Aralık 2028’e kadar hayvan bakımevlerini kurmak ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmekle yükümlüdür. Dolayısıyla 2028 tarihi, sahipsiz hayvanların toplanması için öngörülmüş bir son tarih veya erteleme süresi değil, bakımevlerinin kurulması ve koşullarının iyileştirilmesine ilişkin yükümlülüğün tamamlanma tarihidir. Kanun metni: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2024/08/20240802-5.htm
↩︎ - T.C. İçişleri Bakanlığı, “51 İlde Sahipsiz Sokak Hayvanları Toplandı,” 17 Haziran 2026.
Bakanlık açıklamasında şu ifadeler yer almaktadır: “Normalde Eylül-Ekim [2025] gibi hepsini toplamayı arzu ediyorduk ama bazı belediyelerde bu iş biraz geriden de gelebiliyor. Yasa 2028’e kadar süre tanıdığı için bazı belediyeler bu işi yavaştan alabiliyor. Büyükşehirlerde iş biraz yavaş yürüyor ama inşallah yıl sonuna kadar tamamını barınaklara veya doğal yaşam alanlarına almış olacağız.”
https://www.icisleri.gov.tr/bakanimiz-sayin-mustafa-ciftci-yil-sonuna-kadar-sokak-kopegi-sorunu-bitecek ↩︎ - Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te adlı eserinde, Nazi bürokrasisinde “emir taşıyıcı” ve “sır taşıyıcı” gibi statülere dikkat çeker. Yahudilerin imhasına ilişkin Führer buyruğundan açıkça haberdar edilen kişiler, özel bir yeminle “sır taşıyıcı” statüsüne geçirilmiştir. Burada bu statülere yapılan gönderme, şiddetin farklı görev ve yetkiler aracılığıyla örgütlenmesine ve faillerin bu süreçte üstlendikleri rollerin iç içe geçmesine işaret etmektedir. Bkz. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, çev. Özge Çelik, 2. basım, (İstanbul: Metis Yayınları, 2012), ss. 93-94. ↩︎
- Erich Fromm, ölümseverliği (nekrofiliyi) yalnızca ölüme duyulan bir ilgi olarak değil; güce ve zor kullanmaya bağlanan, canlı olanı cansızlaştırmaya, organik olanı mekanik ve denetlenebilir bir nesneye dönüştürmeye yönelen bütünsel bir karakter yönelimi olarak tanımlar. Ölümseverliğin karşısına ise yaşamı korumayı ve gelişmesini desteklemeyi esas alan yaşamseverliği (biyofiliyi) yerleştirir. Bu metinde kavram, hayvan yaşamının değersizleştirilmesini ve yok edilmesinin olağanlaştırılmasını mümkün kılan toplumsal ve siyasal yönelimi açıklamak üzere kullanılmaktadır. Bkz. Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, çev. Selçuk Budak (Ankara: Öteki Yayınevi, 1992), ss. 36–60.
↩︎ - Türk Dil Kurumuna göre “Doğumla ölüm arasında yaşanan süre; dirim, ömür, hayat”. https://sozluk.gov.tr/?ara=ya%C5%9Fam
Dil Derneği ise zamansal boyutuna olgusallığı da ekleyerek “Canlılarda, doğumdan ölüme kadar etkinliği sağlayan olgular bütünü, dirim, hayat” olarak tanımlamış. https://www.dildernegi.org.tr/TR,274/turkce-sozluk-ara-bul.html
Oxford İngilizce Sözlük ise “Yaşama ya da hayatta olma durumu veya niteliği; canlı oluş. Ölüm ya da cansız varlığın zıttı.” şeklinde tanımlayarak yaşamın canlılık niteliğini vurgulayarak zıttından ayırmış.
https://www.oed.com/dictionary/life_n?tl=true
↩︎ - Fromm’un yaşamsever insanı yaşamı durağan, denetlenebilir ve sahip olunabilir bir şey olarak görmez; onun değişimine, akışına ve gelişimine katılır. Tutmak yerine inşa etmeyi, eskinin sunduğu güvence yerine yeniyi görmeyi, kesinlik yerine yaşamın macerasını seçer. Başkalarını güç ve bürokratik düzen aracılığıyla biçimlendirmek istemez; sevgisiyle, aklıyla ve kendi örneğiyle etkiler.
↩︎

