Okuma süresi: 5 dakika

Bazı festivaller vardır, uzaktan sesleri hoş gelir. İşte o festivallerden birinden canlı canlı yazıyorum sizlere. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali ile ilgili her zaman çok güzel şeyler duymuşumdur. Yıllardır festivalcilik dendiğinde akla gelen isimlerden olan sevgili Azize Tan, burayı var edebilmek için tüm gücünü ortaya koydu. İlk iki yılında çok gelmeyi istediğim ama kavuşamadığım festivale dördüncü yılında kavuşmak, çok muazzam bir his. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle yapılamayan festival, çevrimiçinde 5 yabancı film gösterimi yapmıştı. O filmleri de tam tatil yaptığım döneme denk gelmiş ve yazlık bir ortamda izlemiştim. Hatta IKSV ile Online Festival Mümkün! adlı yazımda yer alan “İlk kez Başka Sinema Ayvalık Film Festivali!” alt başlığında izlediğim filmlere dair yorumlarımı bulabilirsiniz… 

Yılın yönetmeni ödülü, Fikret Reyhan’a çok yakıştı!

İşte geçen yıl çevrimiçi yaşadığım o coşkuyu, şimdi fiziki olarak Ayvalık’ta yaşıyorum. Festivalle ilgili iki ayrı yazı yazmaya karar verdim, çünkü Ayvalık’a dair yazacak çok konu var, o yüzden ilk 5 gün hakkında düşüncelerim bu bölümde yer alacak. Festivaldeki ilk gün gözlemlerim, aslında Ayvalık’ta sinemayı özleyen ve aşırı hayranlık duyan bir halkın var olduğu üzerine oldu. Ve ayrıca şehir dışından gelen konukların da festivale duyduğu ilgi gözlerinden fışkırıyor adeta. Aslında hepimiz için bir özlem giderme durağı olmuşa benzedi Ayvalık. Çünkü sinema için bir araya gelmeye bir yıl ara vermiştik ve herkes sinema için bir araya gelmeyi hasretle beklemiş. Ayvalık’ın Amfitiyatrosu’nda yapılan film gösterimleri o kadar renkli ki, herkes bir süre sonra gelen soğuk esintiye bile aldırmadan coşkuyla film izlemek için oradaydı. KAV Yılın Yönetmeni’nin bu yıl Fikret Reyhan’a verilmesine aşırı sevindim ve hak edilmiş bir ödül oldu. İlk filmi “Sarı Sıcak” ile göçmenliğin zorlukları ve yalnızlıkla aile içindeki feodalitede kendini kanıtlayamayan karakteri anlatan Reyhan, ikinci filmi “Çatlak” ile Türk sinemasına nefes aldırmış ve bir aile çatışması içerisinde tek mekanda izleyiciye muazzam bir sinema izletişi sunmuştu. 

Hangi filmler izlendi?

Festivalin açılış filmi, Cannes’da prömiyer yapan ve yönetmenliğini Leos Carax’ın üstlendiği “Annette” filmi oldu. Annette, müzikal anlamda ruh dinlendirici ve günümüzün yaşanan sorunlarına önemli derecede göndermelerde dolu bir film olmuş. Bir insanın ruh halinin gelebileceği noktalar üzerine farklı bir deneme olan film, görsel anlamda da başarısını kanıtlıyor. Belki biraz fazla uzun hissettirmesi eksiye düşürmüş filmi, ama oyuncuların rollerine inancı dikkat çekiyor. Animasyon çocuk fikri, filme bambaşka bir yerden nüfus etmiş, ki en başta olmasa da bu fikre filmi izlemeye devam ettiğiniz sürece bağlanıyorsunuz. Hatta yer yer repliklerini kahkaha bile atabiliyorsunuz. İstismar konusunu üstünkörü işlemiş olması, hiç işlemeseydi de olurdu dedirtse de finale doğru Annette’in sahnede son kez olduğu sahnenin zirve olarak kabul edilmesi önemli. Adam Driver’ın efsane oyunculuğu filme yayılıyor. Özellikle stand-up, motor, hapishane ve gemi sahnelerinde muhteşem performans sergilemiş. Marion Cotillard’ı yalnızca kendi sahne performanslarını sahnelediği sahnelerde beğendiysem de, kendini tam gösterdiği noktada filmden kopuyor.

Damon Gameo’nun dünyayı gelecekte bekleyen krizler konusunda hazırladığı “2040” belgeseli, hem keyif hem de acıyı peşinde getiren bir tat bırakıyor ağızda… Büyük bir iklim krizinin eşiğine gelmiş olan gezegene çare bulmaya çalışan yönetmenin mücadelesini anlatan kaliteli bir belgesel olmuş. Yer yer uzadığını hissedebiliyoruz tabii. Ancak kızına sağlıklı gelecek bırakmak isteyen babanın mücadelesi, kaliteli animasyon öğeleriyle süslenmiş. Kızı için gelecek sağlamak adına düştüğü büyük zorluk, gerçekten takdir edilesi… Animasyon anlatımları ve filme katılan çocukların tek tek röportajları da can alıcı durmakta… 

Alexey German Jr.’ın Cannes’da gösterilen “Ev Hapsi” filmi, günahsızlığın ve suçluluğun arasında girip gelen hikayesiyle dikkat çekiyor. İzleyicisini sorgulamalar sarmalına sokan film, Devekuşu imgesinin film boyunca yaydığı anlayış, ilginç bir durumu da kaşıyor. Aslında her birimiz suçlanma konusunda potansiyeliz, ama vicdani olarak suçlu olmamak önemlidir aslında… Filmin bir anne oğul ilişkisi üzerine başlangıcı dikkat çekse de, vardığı farklı farklı noktalarla aslında yönünün farklı olmasıyla da kafası karışmış bir durum yakalıyor. Ev hapsinde kalmak ve kayıp vermek üzerine derin bir psikolojik inceleme yapan filmi vicdanlara oynuyor adeta. Filmin farklı finallere sahip olması da dikkat çekici bir başka unsur olarak önem taşırken, bu uzun süre için biraz da olsa negatif bir eklem durumu da oluşturmuş. Çünkü filmin hikayesi bir noktadan sonra sarmıyor ve bitmesini bekliyorsunuz. Kısa film olsa mükemmel olur dediğimiz bir senaryoya sahip olan film, durma noktasında dursaymış daha iyi olabilirmiş.

Banka – borçlu ilişkisini derinlikli bir bakış açısıyla inceleyen “İnsanlar İkiye Ayrılır” filmi, zamanlar arasında gidip gelen kurgu dili ve anlatım dili boyunca her iki tarafa da eşit bakış açısıyla başarısını kanıtlıyor. Tunç Şahin, 7 Yüz’de yakaladığı insan ilişkisi ve akıl oyunları hikayesini son sürat sürdürüyor ve iyi bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor. Belki sinematografik açıdan büyük bir yükselişi yok filmin, ama hikayesi açısından izleyiciyi yakalayabilecek bir noktayı kavrıyor. Klima detayının filmde güzel bir imge olarak kullanıldığını belirtirken, av ya da avcı olma seçeneğini sunma meselesi üzerine dikkatlice düşünülecek bir hikaye var ortada. Geçmiş ve günümüz arasında girip gelen bir hikayeye sahip olan film, özellikle kadın oyuncularıyla da dikkat çekiyor. Özellikle Başak Daşman’ın üstün performansında nefesimin kesildiğini hissettim. Daşman, müfettiş rolüne adeta bürünüyor ve o soğukluk hissini izleyenlere film boyunca yayıyor. Burcu Biricik’in karakterini sahiplenişi dikkat çekerken, Pınar Deniz ve Nezaket Erden’in performansları da ayakta alkışlanası derecede.

İstanbul Film Festivali’nden “En İyi Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödülleriyle dönen “Beni Sevenler Listesi” filmi, Türk sinemasının yeni algılara açılmaya alışmaya başladığını ve tür açısından ufkun genişlediğini kanıtlıyor. Emre Erdoğdu, Kar filminin üstüne bin koyarak yönetmenliğinde çığır açmış olduğunu gösteriyor. Kar filmini duygusal açıdan senaryosal anlamda farklı bir yere koysam da, Erdoğdu’nun Beni Sevenler Listesi’nde özellikle kamera kullanımı konusunda sağlamlaştığını söylemeden geçmemeli. Özellikle esprileri ve dizi-film sektörüne yaptığı göndermelerle aslında çok gerçekçi bir sound yakalıyor film. Yılmaz karakterinin kendini bir zümreye kanıtlaması meselesi, aslında içten içe birçok kişinin yaşamış olabileceği bir kendini kanıtlama süreci. Bu süreçten karlı çıkmak ya da bunu yaşamak, bağ kuruları bir durum ve film buradan güzel bir yol almış. Halil Babür oyunculuğunda adeta zirveye doğru çıktığını bu filmle gösterip dikkat çekici performans sergilerken, Hayal Köseoğlu’nun karakteriyle kurduğu bağ da dikkat çekici. Filme konuk oyuncu olan yönetmenlerin kattıkları renklerin yanı sıra kadrodaki her isim filme artı koyuyor.

Lor kurabiyesini es geçmeyin!

Ayvalık şehri ise başka gözünüze küçük görünse de, görülmesi ve keşfedilmesi gereken bir çok yerle dolu. Denize girmek için Badavut Plajı ve Sarımsaklı sahili muazzam seçimler oldu benim için. İlk başta soğuk bir denizle karşılaşsanız da, daha sonrasında cennete düşmüş hissi muazzam oluyor. Tostçular Çarşısı’nda iki farklı noktada yediğim Ayvalık Tostu ile yeninden doğmuş gibi oldum. Ara sokaklarda da tostçulara denk gelebilirsiniz elbet, ama ilk tercihiniz çarşı olmalı… 

Ayvalık’ın arka sokaklarında buram buram tarih konusu alırken, ara sokaklarda kaybolup farklılıklar keşfedebiliyorsunuz. Lor tatlısı ve kurabiyesi yemeden geçmemenizi de tavsiye ederken, gece için eğlence mekanınızı Kraft olarak belirleyebilirsiniz. Hem DJ eşliğinde müzik, hem sohbet muhabbet hem de içkinizi yudumlamak…