Okuma süresi: 6 dakika

“Hadi kalk, kalk.” diyor Buse. “Geçen yaz gittiğimiz Tünel’in oradaki İtalyan dondurmacısına gidelim. Adı neydi? Neyse! Bak şimdi bir türlü aklıma gelmiyor. Anlamışsındır nereyi kastettiğimi. Sıcaktan tereyağı gibi eridin, birazdan koltuğa yapışacaksın haberin yok. Dalmışsın galiba böldüm ama neyse!”

“Yine neyse krizin mi tuttu Buse?” 

Bu saçma cümleyi kuruyorum ama Buse’ye onun aşkından dondurma olmuş eridiğimi, çenesinden aşağıya süzüldüğümü, omzuna damladığımı söylemiyorum, o da görmüyor. Üstünde sanki aqua park var. Bu arada omzuna düşen bir çikolata parçası olan ben eriyişimi boş verip ona, “Tünel’in oradaki sanırım adını hatırlayamadığın o dondurmacıya gelmemim tek bir nedeni olabilir sanırım sana âşık oldum yoksa bunun başka bir açıklaması olamaz.” diyorum.

Buse, irkiliyor, kucağındaki kediyi koltuğun üstüne bırakıp, “Ne yazıyorsun? Kusura bakma böldüm ama…” diye soruyor.

Bir serapta gibi boş gözlerle bakarak, sehpanın üstündeki suya uzanıyorum. Karşımdaki koltuk bomboş durduğundan Buse gerçekten dışarıya çıkalım dedi mi yoksa kafamın içinde yine mi onu konuşturuyordum, bir an için anlamadan, düştüğüm boşluktan çıkmaya çalışıyorum.

“Dur bırak o elindekini, çoktan hamam suyuna dönmüştür. Al bunu iç.” diye bir bardak buzlu su uzatıyor.

Getirdiği suyu kafama dikerken, “teşekkürler.” diyorum. Seni yazıyorum. Daha doğrusu ayrılık acını, onu sağaltmanı…”

“Bırak, boşver! Yazma o tenekeyle ilgili şeyler, yatağımda bir başkasını beceriyormuş, ben de güya! Hatırlatmasan olmaz mıydı? İş mi şimdi bu yaptığın? Hadi üstünü değiştir de çıkalım.”  

Hiç ses çıkarmadan odama geçiyorum. Galata’daki daireden tenhalaşmaya başlayan sokağa adım attığımızda, “lütfen geride sadece apartmanın o ağır nemli kokusunu değil yazdıklarını da bırakalım. Ayrılıktı, acıydı hepsi geçti. Sen de eski defterleri karıştırma. Yazacak daha iyi bir şeyler bulacağına eminim.” diyor.

Yüzlerce sayfa… Ne desem boş. 

“Çok afedersin ama döte giren şemsiye açılmazmış. Sen yazdıkça ben anımsayacağım hem de hiç hatırlamak istemediğim şeyleri. Hayatımda sevgiyi bu kadar yanlış öğrenmiş bir kişi daha tanımadım. Artık izin verirsen serbest kalmak istiyorum. Düşündükçe kabus gibi geliyor. Unuttum diyorum, dinlemiyorsun. Neyse ki haftaya atölye var.”

“Ne haftayası! Şunun şurası dört gün kaldı yoksa farkında değil misin?”

“Ay, doğru söylüyorsun! Günlerin hızına yetişemiyorum ki ben artık. Bak ne diyeceğim? Sen de gelsene benimle. Koluma giriyor.”

Önünden geçtiğimiz içinde binbir çeşit ürün olan hediyelik eşya dükkanına gözü takılıyor. Bir şey dikkatini çekmiş olmalı. Belki ahizeler… Buse, onu değil beni seviyor. Buse, karşımda elmayı uzatan Havva misali bana sütyeninin kopçasını taktırıyor. İçimden boynunu yalamak geçiyor. Böyle hayallere dalmak kesinlikle beni kışkırtıyor. Onu yine Viyana sokaklarında düşlüyorum. Evden çıkarken kullandığı kırmızı bisikletini bırakıp, dükkanını açıyor. Yo yo, bu saatte ancak dükkanını kapatıyor olurdu. Yere eğilmiş Buse. Bisikletin kilidini açıyor, çılgın bir arzu duyuyorum ona. Kırmızı bisikleti olabilirim. 

“Para buldum. İnanılmaz. Baksana biri sokağa yüz lira yutturmuş. Ne şans! Dondurmaların parası çıktı Hakkı. Aa dalmışsın sen yine!”

“Ha, pardon Buse’cim. Dalmadım, hayır. Öyle düşünüyordum. Yerde bulduğumuz parayla mı dondurma yiyeceğiz? Olmaz öyle şey. Onu şey yapmak lazım.”

“Ney? Ney yapmak lazım? Götürüp, polise mi verelim? Pardon, biz yiyemedik de buyrun siz yiyin.”

“Yok, İstiklal’e çıkarsak, sokak müzisyenlerine veririz.”

“Nedenmiş?”

“Biz de adet böyledir.”

“Nasıl? Niye ki?”

“Amma çok soru sordun be Buse’cim.” 

Cüzdanımdan bir yüz lira çıkarıp, Buse’nin çantasına tıkıştırıyor, elindekini alıyorum. 

“Senle uğraşamayacağım! Hayır gelmez derler.”

“Senin de bu kimi zaman hortlayan dedem kılıklı lafların yok mu? Öldürüyor beni. Boğazımıza dondurma mı kaçacak? Ne olacak sanki?”

“Sorular, sorular. Felsefeyi bırakmakla hata mı yaptın acaba? Öyledir, diyorum. İhtiyacın mı var sanki? Bizim değil, müzisyenlerin hakkı o para.”

“Hadi bakalım, senin dediğin gibi olsun ama sadece dondurmacıya gelmeyi kabul ettin diye. Yoksa kısa günün kârı, dünyada umursamızdım senin bu hayrolmaz laflarını.”

Birden dondurmacının adı aklıma geliyor. “Dondurmino Gelato’ydu, hatırladım.”

“Doğru, adı buydu. Aferin sana Hakkı. Bak ne diyeceğim, Seninle geliyorum de de içim rahatlasın.”

Buse’nin yüzünde beliren yalnızlıktan bir yudum almışım gibi içim bulutlanıyor. Düşünüyorum. Bu yalnızlık kekremsi bir tat bile vermiyordur. Kekremsi bile diyemez buna, rezalet bir his olmalı. Dünyanın yalnızlar ordusunda bir nefer, çağın terk edilmişlerinden biri, bir vazgeçilmiş olmak. Evet, galiba en çok bundan kaçmak istiyordur ve yine ona en çok bu hüzün veriyor olmalı. Çokluğun içindeki yokluk, hiçliğin içindeki boşluk, hayatın içindeki Pandora kutusu. Şimdi davetine nasıl hayır diyebilirim diyorum kendime, evet demeliyim. Her şeyden evvel onu seviyorum.

“Sıcak midye, midye vereyim mi abla?”

“Yok, sağ ol.”

“Ablaymış! Ne akraba milletiz. Ne de güzel koktu değil mi? Sahi ne diyorsun?”

“Yazmak için kalmalıyım diyordum. Yıllar önce de yaptım bunu. Dört duvarın arasında olmaktan sıkıldığından kalktım Şile’ye gittim. Sabahın körü, çevrem yaz sabahı rehavetinde.”

“Anlatsana, neler oldu?” 

“Günün o epeyce erken saatlerinde, gölgede uyuyan bir köpek, gazetesini okuyan bir kadın, büfede soğuk dolabını düzenleyen ve birbirine çarpan şişelerin dalgalarla uyumlu bir melodiyi yakalamasını sağlayan adam, çocuğunun elinden tutarak önümden geçen kadın, abi dediği dükkan sahibine bir şeyler anlatan ve kahvemi getiren garsondan başkası yok.

“Dükkan sahibi de garsonun abisi değildir ama tüm millet, acayip bir akrabalık bağıyla birbirine bağlıyız. Pardon Hakkı, böldüm ama devam et.” 

Yanımızdan geçen köpeğin çevresine aldırışsız adımlarına bakıp devam ediyorum. “O sabah da kapkara bir köpeğin gelip, ayağımı uzattığım sandalyenin önüne yattığını anımsıyorum. Sandalyede asılı havlumdan bakınca sadece yüzünü gördüğüm köpeği hatırlayıp, onun da her canlı gibi yiyecek, ilgi ve sevgi istediğini düşünmüştüm.” Sol kolumda kolunu hissediyorum. Bu hisse dalmamak, onun büyüsüne kapılmamak için anlatmayı sürdürmeliyim. 

“İki masa ötemde eski model bir teypten kulağıma çocukluğumda dinlemek zorunda olduğum şarkılar çalınırken, burada oturmaktan vazgeçip başka bir yere mi gitsem, diye düşünüyordum. Kulağıma bir çeşit tadilat için tahtalara çakılan çivilerin sesleri çarpıyor ve müzikle birleşen bu ses kalabalığı sakinliği bozuyordu. Radyo yayını bir süre sonra neredeyse bir cızırtıya dönüşmüştü. Tüm bu gürültüden kaçmak için kahvemden büyük bir yudum alıp, defterimi çıkardım. O zamanlar, korsan hikayeleri yazıyordum. Çatışması olmayan hikâyelerdi bunlar; kaptan karaya çıkmış, mürettebat sağa sola dağılmış. Kaptanın bir kavgayı ayırdığı cümleyi yazarken aklıma güç istemiyle ilgili fikirler üşüşmüştü. Asıl mesele insanların bazılarının güç istemleri değil, demiştim kendime. Asıl mesele güç isteyenlere bunun verilmesiydi. Biliyorsun bin yıllardır böyle olduğunu söylüyorlar. İnsan değişmezmiş, insan şuymuş buymuş. İçimden haykırmak gelmişti. “O zaman ben neyim?” diye.  Bir an böyle haykırsam deli diye başıma üşüşecekleri gelmişti. Gülmüştüm. Bazen böyle güleriz ya ağlanacak halimize. Kumsalda salıncakta sallanan, yapraklardan süzülen ışıkla bir masalın içinde duruyormuş izlenimi uyandıran küçük kız da sanırım ona gülümsediğimi düşünüp, bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Küçük kızla muhabbetten kaçmak için uydurduğum bir maske olsun diye bir ses duyup başını kabuğuna çeken bir kaplumbağa misali defterimin içine daha da çekildim. Oysa küçük kız konuşmaya istekliydi. 

“Bana bir Küçük Prenses yazar mısın?” dedi.

“Şaka ediyorsun.”

“Gerçekten, ben de çok şaşırmıştım. ‘Nasıl yani?’ dedim.”

“Yani ben bir prens değilim ve gittiğim her yerde herkes ondan bahsediyor. Onun nasıl sevimli bir çocuk olduğu, gezegenindeki baobabları, sandığının içindeki koyunu falan.” Bilmiş bilmiş konuşuyordu. Bir süre kumları eşeleyip kendine yatacak daha serin bir yer yapmaya çalışan köpeğe baktığımızı hatırlıyorum. Halimi düşünebiliyor musun?

“Oturarak mı yeriz. Yoksa yürür müyüz?”

“Yürüyelim derim.”

“Bence de.

Beyaz ışığın altında rengarenk dondurmaların sıralandığı dolabın önünde sevinçle duruyor. 

“Ben vanilyalı ve kakaolu yiyeceğim peki ya sen?” 

Neredeyse yüzündeki ışıltıyla, dondurmaların içine düşecek gibi görünen Buse öyle iştahla ve uzun uzun bakıyor ki “hadi karar ver artık,” diye onu uyarıyorum. 

“Vanilya, kakao bir de duvarların rengi limonlu dondurma istetti, limon ve vişne olsun. Şey, bir top da ananas alabilir miyim lütfen.” 

“Çok olmaz mı?” 

“Yok bitanesi, yerim, ne var ki! Hıh.”

Dondurmaları alıp, Karaköy Sahil’e doğru yürüyoruz.

“E, başka ne dedi küçük kız?”

“Sen de benden Küçük Prenses yazabilirsen, belki artık biraz da benden bahsederler.”

“Bak sen! Daha neler? Ee, sen ne dedin?”

Aklımdan, bana Küçük Prenses, ver. “Flaş!” diye geçti. O an Amerikan edebiyatına sığınmak istedim. Günümüz Amerikan edebiyatçılarından birinin kitabını yeni bitirmiştim ve “Flaş,” o kitaptan zihnime dolaşmıştı. Bir yandan da küçük kıza ne diyeceğimi bilemediğimden kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. “İnsanlar genelde varsıl görünmek isterler. Onlara puro ikram etmeli ve deri bir koltukta arkalarına yaslanıp, buzlu viskilerinden yudumlar almalarını sağlamalısınız. Onlara euro ve dolardan bahsetmelisiniz.” Yazdığım bu üç cümlenin ardından yaptığım o kadar saçma görünmüştü ki gözüme, bir süre çam ağacının gövdesine, kabuğun üstündeki girift desenlere baktığımı hatırlıyorum. Neden bu yapılmakta olan şeyleri yapıyorduk? Belki de unutmak için, varlığın kendisini, yokluğun kendisini, et ve sinir olduğumuzu, sonlu bir fani olduğumuzu, okyanusta bir damla olduğumuzu unutmak için, “Flaş.” demiştim yeniden. Gözümün önünde bir görüntü oluşmuş, bu görüntüde Arizona Çöl’lerinde bir bukalemun, eski model bir Chevroletin tekerinin altında kalmaktan kıl payı kurtulmuştu. Küçüğün, “bana bir Küçük Prenses yazacak mısın?” sorusuyla kendime gelmiştim. Dürüst olmamın en doğrusu olacağı fikriyle, “hayır.” dedim. “Belki de Küçük Prensesi sen yazmalısın. Çünkü ben, çölde uzanmış bir bukalemunu yazacağım. Biliyor musun? Biraz önce, Chevrolet marka bir aracın tekerleklerinin altına girmekten milim farkıyla kurtuldu.” ‘Hımm, kurtulmasına sevindim.’ dedi küçük kız ve ekledi: ‘Galiba haklısın, Küçük Prenses’i ben yazmalıyım.”

“Gerçek mi bu anlattıkların?”

“Hayır ama sana yeni bir hikaye uydurduğuma göre kozamı örmeli ve burada kalıp çalışmaya devam etmeliyim.”

“Ne kozaymış arkadaş! Çık işte içinden biraz. Kolumdan çıkıp, dondurmasının ardından elinde kalan peçeteyi atmaya çöpe yöneliyor. Yanıma gelince, “benim için, lütfen.” diyor. Hem ne olacak gelsen?” 

“Salya akıtır gibi o nasıl bir bakıştı öyle? Taksiye mi atlasak?” 

“Miras işleri için İstanbul’a döndüğümde bu bakışlar beni o kadar rahatsız etmişti ki neredeyse yerleşmekten vazgeçecektim.” 

“İyi ki vazgeçmemişsin. Haklısın, kaçalım. İstanbul’un aniden bastıran gündüzlerinden, soluksuz kılan sıcağından, Beyoğlu çevresini dolduran ve kendimizi İstanbul’da değil, dilini bilmediğimiz bir Orta Doğu kentinde hissetmemize yol açan, yabancı, uzak, boğucu kalabalığından kaçalım. Maske, mesafe, arabayla gidersek sorun olmaz. Tamam, kabul ediyorum. Seninle geleceğim.”

“Canım ya harikasın, oh be, gerçekten çok sevindim.” diyor ve sonra ne olduğunu bir türlü anlayamadığım düşünceleriyle kendi içine çekiliyor. Yalnız kalmadığı için şimdi çok mutlu olmuş olmalı. Bu yalnızlığın onu günlerdir düşünmemek için uğraştığı eski anılarına fırlatması korkusundan kurtulmuştur. Beni yalnızlığı silmek için bir mendil gibi kullanacak sonra da fırlatıp, atacak, diyorum kendime. Bu bana ağır gelirken o hafiflemiştir. Yokuşu sessiz adımlarla çıkıyoruz. Mutlu görünüyoruz oysa ben follukta dizilmiş yumurtaları andıran günlerin içinde onun yalnızlıktan kaçtığı bir sığınak olmanın arkasına saklanıp, mutluymuş gibi görünmeye çalışıyorum.

Eve girdiğimizde Buse, boynuma sarılıyor. “Benimle geliyorsun demek ki beni seviyorsun. Buna hiçbir zaman inanmamıştım. Anlatmaktan bitap düştüğüm geçmişimi yazmanın seni çektiğini düşünüyordum ama şimdi biliyorum ve artık söyleyebilirim. Seni seviyorum.” diyor.

Beni kendine çekiyor, öpüyor, öpüyor. Öpüşüyoruz. 

“Oh be dünya varmış. Seni uzağımda tutmaya çalışma hallerim bitti.” derken yeniden sarılıyor. Gözlerimiz buluştuğunda gözlerinin içindeki gülücüklere dalıp,

“Zaten her hikaye bunu söylemez mi? Bir sonu olduğunu.” diyorum. Yalnızlığımızı portmantoya asıp, mış gibi yapmayı bırakıp, mutluluğa yelken açıyorum. Açıyoruz.