Okuma süresi: 7 dakika

Ürpermenin insanı canlı hissettiren bir yanı olmalı. Olmalı ki her şeye rağmen insanlar korkunun üzerine gidip merakına yenik düşüyor.  Sonunu düşünmeden kendisini tehlikeye iten bir maceraya koşuyor. Bir ayağı ileride öteki geride olsa da sürünerek, eğilerek, çömelerek yahut koşarak karanlığın içine geliyor. 

Evet, ben perili bir köşküm. Tarihim bayağı geçmişe uzanıyor. Çıtırdıyor kolonlarım, duvarlarım kanıyor. Ne çok anı, ne çok ağır ve tabii kahkaha sindirmişimdir içime. Kaç yatak odası, kaç bodrum katı, kaç mutfak banyo ve elbette bahçemde neler neler izledim gördüm bi’ bilseniz. Çocuklar çok korkmaz. Henüz öğrenmemiştir hayatla ilgili bir dünya asıllı asılsız şeyi. O yüzden büyük merakla içime girer kolaçan eder ve keşfe çıkarlar. Kimisi umduğunu bulur kimi korkar kaçar en ufak bir çıtırtıdan kimi de düş dünyasına çıkar ve kendi hayallerini benim desenlerimle buluşturur. Hayallerine yenilerini de ekler beni malzeme yapar ve zenginleşip gider. 

Hayatta her şeyde olduğu gibi iyi kötü doğru yanlış yok. Senin içinde neyi uyandırıyor, neyi güçlendiriyor ve var kılıyor? Dışarı çıkmayı bekleyen pusuya yatmış nelerin vardı da zemin arıyor ve vücut bulsun istiyorduysan benim evim hepsini ortaya çıkarır. Bak az önce yarık ve çatlaklarıma dokunan şu genç. Benim içim titredi dokununca oraya. Onun ise kendi yarasını fark ettirdi. Büyük düşler ormanının hayaletlere gebe varlığım. Ben varlığımı hem canlı hem cansız cesetlerle doldurdum. Kim gerçek ölüydü kim gerçek diri. Nereye kime ve neye ölmüştü ölen. Keşfe mazhar varoluşu neden kuytularda aranmaya başlamıştı. Tavan arasına çıkarsan üşürsün. Göğe yaklaştıkça ayakların boşalır tutunmak zor olur. Uçmanın bedeli vardır kâinatta. Fakat bodrum katı küf kokar. İçine sığdıramadığın ne varsa sığdırırsın ama bir şekil. Sebeplerin var olsun istiyorsan gel mutfağa girelim. Her şey daha da netleşir. Kokuları özümsersin. 

Banyo çok karışık. Sabun mu, maske mi, yıkanmak mı köpüklerin arasından yüzünü gösteren hayaletlerle dans mı? Perili köşkte sıradan bir gün nasıl olur? Hayaletler kahvaltı yapar mı? Dolanıp durmak aynı yerde ne demek? Eski ve köhnenin içindeki hazine nasıl bulunur bilir misin? Eskimiş kokuşmuş ve paslanmışın gölgesi. İçine sindiremediğin ne varsa kusma hissi ile birlikte huzursuzluk. Bir bakmışsın yırtık bir perde arasından geçmişinin hayaletleri karşılar seni. Bir bakmışsın ayağına çelme taktığın biri kahve ikram ediyor garip bir sırıtışla. 

Gözünü alıyorsa aydınlık, loşun sarhoşluğunda ayarsın belki sahici yanına. Gölgen sana ev sahipliği yapar da en konforlu koltuğa alırsa bir çift laf edersiniz karşılıklı. Gölgede daha net görürsün. Neden gözün kapağı var sanıyorsun? Göz yummak ile gözünü kapamak arası neler gördün ettin. Düşün ile gerçeğini nasıl buluşturdun. Yahut buluşturdun mu? Burası işte ev sahipliği yapıyor arka bahçesiyle henüz tanışmamış olana. Gölgenin karanlık görüntüsündeki sırrına. Sevmenin türlü destansı öyküsü arasında düşü zengin kılmanın yer altı hazinesine kapı açıyor. Yerden açılan pencere ile göğe yükselen sihirli fasulyeler arasında kim bilir kaç katlık bir köşke sığdırır insan gönlünü. Sırra gebe varoluş, sırrı taşımaya yetmediğinde yükü, yükü ile sırrı arasında seçim yapmak istediğinde, kafası karıştığında tepemden sarkan örümcek ağlarına takıldığında ruh, büyümeye yüz tutmuş ama yine de bacakları bataklığa bulanmış vaziyette gelir. Gel ki göresin, gel ki öresin geçmişini yeniden yumak yumak, sarasın. Bacalarından duman tüten geçmiş evinin tuğlasını yeniden öresin. Bir örümceklik dokuma ile ağların peşinden kollarını sarasın. 

Geçmişin gölgelerinden korkmadığında sır, hazine açılır yollarına. Gerine gerine çıkarsın evden artık. Ardına dönüp baktığında şaşarsın. Evin şekli aynı, yeri aynı, rengi aynı evet evet evet ama. Ne o öyle? Gülümsüyor mu olur? Pencerelerine düşen nakış pençesini uzatmış bir kartala mı dönüştü. Çamurdan çıkıp da başını göğe mi taşıdı. Yahut buruşmuş suret, ekşi bakış ardından el salladığın eski dosta mı benziyor artık. Baktığın aynı mı? Bakışın değiştiğinde sahi gördüğün şey aynı mı? Kara kutu misal ömür, açıldıkça saçıldıkça şekli şemali öyküsü değişen sihirli bi kabuk mu? 

Az önce bir çift girdi içeri. Adam hevesli heyecanlı, kadın ise ürkek ve naif. Fakat ikisi de meraklı. Süslü püslü bir heyecan sarmalı sarmış ikisini de. Köhne bir yapı insanı neden heyecanlandırsın ki demeeee! Şimdi oyun oynayacaklar. Birbirlerini serbest bırakıp dolanıp duracaklar. Bakalım nerede yeniden karşılaşacaklar kaçıncı katta. Hangi odada. Şömine başında yanmayan ateşe eskilerini atan bir kadın var ötede. Gözyaşları ile suluyor bir nevi külleri. Yırtıp atacak mektubu fotoğrafı olmayan da anı bahçesinden sulanıp sulanıp yapıp durabileceği malzemeler biriktirip ceplerinden birer birer döker denize bazen. Bazen küle. 

Az ötede de haşarı iki velet. Neyi kırsak neyi döksek nasıl zıplayıp hoplayıp şımarsak diye. Gıcırdıyor ruhum artık. Çekemiyorum edepsizliklerinizi. Gidiniz düzlüklerinde eğleniniz toprak ananın rica edeceğim. Benim de sabrım bir yere kadar. Ne de olsa ölümsüz değilim. Bir depremlik ömrüm var. Vallahi biraz daha tepinsinler hiç acımam. Basıveririm kahkahayı artık onlar düşünsün. Hayat dersi mi, özünden sarsılıp titremeli dans figürü mü bilemeyeceğim. Masal perisi değilim ki canım ben. Dilediğime yaparım ama bi’ güzellik o ayrı. Şu yan odamda bir ayna var. Misal içeri giren aslında minnoş tatlış bir ruh olduğu halde habire kendini ezip edip kurcalayan biri ise, aynaya öyle bir suret koyarım ki kendine hayran kalır. İçerisi de zaten öyledir laf aramızda. Bedenine sığdıramıyordur sarmaşıklarını. Koyacak yer bulamamıştır altınlarını. Sarraf yok ki canım adım başı. Bu çürümüş toplum ne anlar değerden filan. Off yine asabım bozuldu bak. N’apsam ki ışıklarla mı oynasam? Az biraz sarsıntı mı yapsam? Yoksa derinden geçmişten şuh bir kahkaha mı atsam? Yoo yoo ya da dur kapıları çarpalım eserekli. Hem içerideki hava değişsin. Giriş çıkışlar artsın. Bekleme yapmayın canım aaa. Sana bana kalmaz bu dünya yürü git, al alacağını, öp kokla geçmişini ve geç git işte. Amma ağladın sen de be amca. Bi şamdana bakıp da bu kadar iç geçirilmez ki ama. Gel seni biraz da bahçeye alalım. Az biraz hava al. Neşelen. Üzerine de biraz sihir tozu attık mı özlediğin ninemize ufak bir ziyaret yaparsın. Fena mı? 

Çok aç gözlü ve fıldır fıldır tiplere basıyorum karanlığı. Off bir görsen nasıl korkuyorlar. Kalbi ağzına geliyor vallahi. Amaç bilinç sıçraması yaşatmak değil elbette ama işte ben de bir yerlerin birilerinin intikamını alıyorum belki de. Gelip burada dengeleniyorlar işte öyle böyle. Kapıları kapatmadım yıllardır kimselere. Arada canım sıkılırsa dozunu artırırım eğlencenin. O zaman herkes yanaşmaz zaten. Az giren çıkan olur. Tenhada kendini bulmak mı zor, kalabalıkta mı? Orasını ben bilmem artık. Mimar, mühendis ya da duvar ustası olsun. Belki arkeolog. Beni derinden sarsacak bir bakış bir dokunuş bende de tahayyül edilmez izler yaratır. Ben de canlıyım. Benim de bir sesim soluğum canım var. İçeri gireni hoş tutan, boş salan, karıştırıp yuvarlayan yahut haddini bildirip de kendine getiren bir mevcudiyetim. Bir sebebim. Bir dansım bu evrende. 

Avizelerime tutunup sallanması serbest. Yüksek elektrik çarpana kadar. Düşmesi kalkması serbest. Kirlenmesi paklanması. Kaybolup da bulunması. E daha ne yapsaydım canım. Bir odam var. Kayıp ruhlar sever orayı. Girdin mi ne alanı bellidir ne yönü. Neresi tavan neresi cam neresi yer aklın karışır. Duvar yok. Her yer minder yatak. At kendini sağdan sola soldan sağa. Tüm yönleri tüm algılarını yıkar yok eder. Aptal eder adamı. Ama bakarsın ki kanamamış bir yerin. Nere gitsen ev bark yuva. Çarpsan acımıyor, düşsen acımıyor, yanlış yola mı girdin fark etmiyor. Kucaklanıyorsun bir şekil. Ohh ne ala memleket hissi. Pamuk gibi hissetsin istediğime ironimi böyle sunuyorum ben. Ürküncün içindeki şefkati, suçun içindeki merhameti görsün fark etsin istiyorum. Sallanan yuva mı olur, kabaran hınç, yanan odun. Yanıp sönen karanlık ve “dahasında nasıl güvende hissedilir”in ilginç bir yansıması belki. 

Sonra bir başka odamda tarihteki ünlülerin kostümleri asılı. Ama öyle kıyafet filan değil. Giydiğinde gerçekten ruhen ona büründüğün ve bir anlığına Napolyon, Da Vinci, yahut Hitler olabileceğin kolektif insanlık mirası. Görkemi büyüsü ya da zulmü içerisinde bütün insanlığın atası. Burada zıtlar karışık; iyiler, kötüler, doğrular, yanlışlar belirsiz demiştim sana. Seyre dalmış âlemi yaradan. Raksını izlemekte gölge ile nurun. 

Biliyorum. Girişte birbirini özgür bırakıp, bakalım nerede yeniden karşılaşırız diyen çifti merak ediyorsun. Henüz bulmadılar birbirlerini, henüz de aramıyorlar, keşfetmenin büyüsü sarmış. Meraktı, adrenalindi dolanıyorlar du’ bakalım. Eksiklik muhtaçlıktan mı, yoksa ılık esintili bir aşktan mı bulacaklar köşe başında birbirlerini kim bilir. Yoksa muzip bir tesadüfle çekimleri mi birleştirecek yeniden ben de merak ediyorum. Her kavuşma romantik midir? Romantizmin sonu yatak odasında mı biter. Bir uzun masam var mumlarla bezeli onun dibinde mi biterler yoksa tavan arasının gizeminde birbirlerine göğe bakarak masal mı anlatırlar, ruhları karar versin. 

Willy Wonka‘nın cam asansörüne benzeyen camdan bir oda var. Şeffaf ve cam evet ama dışarıdan hiçbir şey görünmüyor. Camın şeffaflığı içerisinde mahrem duygusu ile görülmemenin güvenini aynı anda yaşatabiliyor. Üstelik cam görüntüsünde dokusu da keskin değil. Bambaşka bir materyal. Tüm duyuları alt üst edecek cinsten. Şaşırtmacalı esneklik. Veyahut kalbi kırık bir estetik. Dokununca içine geçiyor elin. Ama yaslansan düşmüyorsun. Ahh tabii kolay mı ne emek bunlar, kaç zaman. “Hep bir arada”nın zamansız varoluşunda. Zamana sırtımı dayayıp kayıp ruhlara da ev sahipliği yapmışım. 

Müzikli bir odam var. Kişiye göre çalıyor. Ruh haline göre. Sen kendi ruh halini dinliyorsun. Bakalım ne kadar seversin katlanırsın ben bilmem. Sürekli hoppidi zıppidi olan mı ararsın. Gürültüsünden uyuyamayan mı, sürekli ninni modunda olan mı yahut acıklı ağrılı bağıran mı? Özün sesini bir kuple açsan. Onun melodisine yükseltsen kendini belki tüm oyunlardan çıkacaksın da işte. Yükseklik ve hafiflik meselesi bunlar. Ben karışmam orasına. Piyanoya dönüşen bir bass ya da sisli puslu enteresan ezgiler arasında kendini arayan nice ruh. Her tarzın her müziğin şefkatle sarmalandığı ve her şeyin insana dair olağan durağan korkusuz ve sahici olabildiği ender mekânlardan benimkisi. Derinde bir öz, derinde bir hakikat ve derinde hiç kimse olmayan ve her şey olabilenin korkusuzluk maskesi. Maskesizin maske takmış yansıması. 

Uzattı başını o yandan. Özlemiş belli. Nasıl da bakıyor kadına imansız. Gözü dönmüş bir açlık ile alıp öpüp okşamak ve yastık yapmak isteyen geceye, ikisi arasında daha neler. Sebebini bulmuş gibi bakıyor. Kaldırsam ne kadar taşırım, taşısam alıp nereye götürürümün ikileminde. Bedeni ağır ama varoluşu hafiftir kızın. Teslimiyeti çözmüş ve güven ile imtihanını çoktan yenmiş bir alımlı ruh. Cinsiyet ötesi bir güzellik. Bir pırıltı. Çıktı arkasından, tuttu belinden kavradı adam. Kız derhal bıraktı kendini, yaslandı ev sahipliği yapan güzel omuzlara. Bir anlık bir bakış. Muzip ve kararsız. Adam diyor ki ben buldum! Dalmışsın oyun odasına. İlk ben buldum! Hadi bakalım. O zaman benim dediğim olacak. Benim istediğimi yapalım. Hadi en tepeye, en üste tırmanalım. Tepede ne var? Nasıl bir atmosferi var binanın? Canlı, yaşayan ama ölülere hizmet veren perili varoluşun. Çarpan kapılar yanan sönen tüten bacalar, kararlı kararsız ışıklar. Suretler, sesler, nefesler. Hangisi canlı, hangisi oyun ve hangisi gerçek karanlık dedirten çok sayıda duygu karmaşası yaratan onca oda. Gezdim gördüm diyor. Özledim diyor. Sensiz oyun da yarım eksik sahipsiz diyor. Kız ise tebessüm. Yoo komple tebessüm işte. Bütün bedeni tebessüm. Onlara bi’ güzellik mi yapsam? Tepemde bir havuz var. Gökyüzü ile birleşik. Suyu renk değiştirir. Mor olur çokça. Mor suda yıkandın mı? Bilemezsin ki. 

Eli belinde tırmanmanın keyfi. Adım atmıyormuş da süzülüyor hissi. Aynı yapı, birine cesaret, birine korku, birine tebessüm ve birine romantizm sunabiliyor. İçim titredi bak. Sarsıldım derinden. Kolonlarım canlandı. Çatım çıtırdadı. Yürüyüşünde eda var kızın. İşvenin naza bulanmamış sarhoş eden bir tadı. Bir cazibe, bir düşün büyümüş de canlanmış hali suratında ve dahi suretinde de. Sarmaş dolaşın sarmaşıklığında teke dönüşmüş bir kavuşmayı mor sulara salmak da benim marifetim olsun ve oldu. 

Bütüne hizmetin kaç türlü yolu var? Kaçı bu derece renkli. Mor suya lacivert şimşek desenli gökyüzü. Karanlığın kasvet haricinde nelere bürünebildiğinin canlı şahidi. Karanlığın kusurları kapatabilen, sesi kısabilen, varoluşu loş bir huşu ile sarabilen dingin kolları ruhlara bekçilik ediyor. Bir sanal gerçeklik hissi. Derinden dönüşmenin bilmecesi ile suya karışan iki siluet. Umduğunu bulmanın, ummadığına yakın olmanın, sürprizli düşlere tam da teslim olmanın ilginç yuvasında mutluluğun tariflerine mazhar olmak. Yaşam senin sandığından daha da cesur ve cüretkârdır bebeğim. Ve kaç kat daha açılacak, kaç kat daha yükselecek aslaaa bilemezsin. 

Şimdilik kapatıyorum kapılarımı. İçeridekiler kendi huzuruna uyansın. Dışarıdakiler az ötede sırasını bekleyedursun. Benim de yenilenip tazelenmeye ihtiyacım var. Gönlümde barındırdığım onca tırı vırıyı bir arıtayım bakalım. Bi hazmedip anlayayım ki yeni maceralar sunayım. Hadi bakalım gecenin koynu iyidir. Karanlığın bağrından sesleniyorum. Koyu bir sisin yurdundan. Dinlenme zamanı. Kaybolup yok olup yeniden dirilme vaktidir. Size de kendi karanlıklarınızda hayırlı titremeler diliyorum. Gün ışığına erebilmek için bir miktar karanlığa hükmetmek gerek.