Garaj kapısının önüne yığılmış eşyaları görünce “bir hiçlik daha bitti,” dedim kendime. Havada, yapış yapış, boğucu, mecalsiz bırakan bir sıcak vardı. Anahtarlarımı çantamda el yordamıyla ararken, eski bir döşek, yaylı bir yatak, birkaç komodin, gardıroptan sökülürken kırılmış tahta parçalarından oluşan eşyalara bakıyordum. İkinci katta oturan, yıllardır çıt çıktığını duymadığım evinin kapısında yüzünü üç beş defa gördüğüm, çok nadir geleni gideni olan, oldukça yaşlı teyze sanırım bu dünyadan ayrılmıştı.

Eşyalar sokağa bir an önce işini halledip, evi boşaltmak, yük olarak gördüğü bu işten kurtulmak isteyen birinin dağınıklığıyla bırakılmıştı. Onları buraya sabah evden çıkarken gördüğüm belki oğlu belki damadı atmış olmalıydı. “Burada yığılı olan aslında eşyalar değil de bir kimsesizlik.” dedim kendi kendime. Gözlerim bu kimsesizlikte gezinirken eşyaların üzerine özensizce bırakılmış iki çerçeveye takıldı. Sanki “bana bakın,” diye haykırıyorlardı. Dış kapının anahtarını çevirirken bir an durdum. Orada, o çerçevelerde neler olduğuna bakmazsam sanki bir şeyleri eksik bırakacaktım. Halsizliğime aldırmadan, eşyaların yanına döndüm. Bir galeride dikilir gibi sokağın ortasında durup incelemeye başladım. 

Yan yana duran iki çerçevenin birincisinin içinde bir kadın siyah beyaz gülümsüyordu. Gençliğin hülyalı bakışlarını kuşanmış bu fotoğrafın köşesine muhtemelen aynı kadının yıllar sonra çekilmiş renkli bir vesikalığı iliştirilmişti. Komşumuzun yirmi, otuz yıl önceki hali olmalıydı. Belki bu fotoğrafı çalıştığı zamanlar işyerinden istendiği için çektirmişti. Resmi işler için uygun bir yüzle şimdi bana bakarken, uzun yıllardır aynı binada olduğumuz halde birkaç merhaba, iyi günler dışında hiçbir şey paylaşmadığımızı fısıldıyordu. Tanışmadığımızı, aramızda sadece katlar değil, birbirine hiç dokunmayan, geçirimsiz yaşamlar olduğunu söyleyip, geçip gitmemi öneriyordu. Önerisine kulak asmadım. Galiba yabancılaşmama, kendi kabuğuna çekilen yaşamıma içimde bir yerlerde daha önce sezmediğim bir gücün kaldırdığı isyan bayrağına kapılmıştım. Bir iki adım atıp diğer çerçeveye bakışlarımı çevirdim. Eyüboğlu ama daha çok Balaban etkisiyle yapılmış bir suluboyaydı. Bu figüratif çalışmanın etkileyici bir yanı olduğunu söylemem imkansızdı. Öyleyse imza yerine Jale yazılmış resme beni çeken neydi?

Resmi yapan kimdi? Adını bilmediğim komşum mu yoksa komşumun çoktan bu dünyadan göçüp gitmiş olan bir dostu mu? Komşumun adı neydi? Jale mi? Yoksa Jale, onun sırdaşı, ahretliği miydi? Bilmiyordum. Sonuçta ben de herkes gibi yaşıyordum. Kendi tünellerinden akarak bir duraktan öbürüne doğru… Geçtiği yerlerdeki kişilere bir gülümseme perdesinin ardından aslında görmeden, bilmeden, tanımadan bakan kalabalıklardan birisi olan benim için şimdi ne değişmişti de resmi yapanı düşünüyordum?

Önce gözlerimin önüne Balaban hayranı olan ressam geldi. Ondan ders alan Jale Hanım’ın atölyeye giderken yaptığı kekler, kurabiyeler, börekler, demlenen çaylar, pişirilen kahveler, ara sıra içilen şaraplar uçuştu bir an için. Rakı içilen bir gece yırtılan bir resim olmalıydı bir yerlerde çoktan toza ve toprağa karışmış.

Jale Hanım, saks mavisi elbisesiyle ressama poz verdiği akşam beyaz kedinin çorabını kaçırmasına öfkelenmeliydi. Kediyi affettirmek için ressamın ikram ettiği votkaları ardı ardına yuvarlamalıydı mutlaka. Ardından kafasında uçuşan bulutların arasından ressama şöyle bir sarılmalıydı. Jale Hanım’ı bu sarılmanın sıcaklığında bırakıp sanki bu anı bir kapı aralığından görmüşüm de orada olmamalıymışım gibi bir hisle hemen çekilmeliydim ben de. Öyle de yaptım.

“Jale Hanım, Ah Jale Hanım,” Kosinski’in bir kitabında söylediği gibi “başkasının romanın kahramanı”ydı.

Birazdan geçecek çöp kamyonu alır görütürürdü eşyaları, bir iki güne ev de satılırdı. Akşamüstü dışarıya çıktığımda yerinde yeller esen eşyaların boşluğundan geçerken vesikalığı gördüm yeniden. Sokağa düşmüştü. Bir yel esti; uçurdu fotoğrafı… Belki komşumuzdu belki de Jale Hanımdı.

Resim beni kendine çekerken ne anlatmak istiyordu şimdi anlamıştım. Bu saatten sonra ben ne düşünürsem o olacak ve öyle kalacaktı. Ben de Jale Hanım olamaz, dedim içimden çünkü Jale Hanım şimdi ressamın kollarında ve sıcak. Resimden geçtiği hikayede öylece kalacak.