Sanatın amacı, etki alanı, hitap ettiği kitle… kısacası her şeyiyle ilgili o kadar fazla yorum yapıldı ki, bu bile içinde bulunduğumuz çağın havasını özetliyor. Bu yazının konusu, ilham aldığı olay ve “çağının havası” içinde, tam olarak gerektiği yere oturacak ve hayat içindeki acıklı tablosunun kayıp rengini tamamlayacak. Başlamadan önce şunu söyleyeyim; bu tablo bir hicviye içeriyor, hem deneyi yapan gençlerin nüktesinden hem de Marks’ın aşağıda alıntılayacağım pasajından hareketle söylüyorum bunu.

Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak” cümlesiyle başlar, Marks’ın “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” kitabı. Buradaki trajedi ifadesi, salt bir hüzün olarak değil, kavramsal kökeninin dayandığı antik Yunan sanatından hareketle, hayatın vahşi tarafını içerir. Her tarihsel olay, ilk yaşandığında trajedidir, hem korkunçtur hem hüzünlü. Ancak ikinci kez yaşanması, öznelerinin ve nesnelerinin aptallığından dolayı, komedi tadı verir artık. İçinde bulunduğumuz dönemin aptallık konsantresi ise, hem geçmişin birikimi, hem de bugünün özel olaylarından oluşur.

Hayatın anlamı” saçmalığı, birçok felsefenin ve mitolojinin kaynağı aslında. Neden bu amaç aranıyor? Çünkü insan, kendini diğer hayvan türlerinden daha iyi bir “şey” zannediyor, bu yüzden, onun yeryüzüne gelmesinin illa ki bir sebebi olmalı. İlla ki o diğerlerinden üstün olmalı, buraya kutsal bir amaç getirmiş olmalı onu. O sırf kendini önemli görmek için, binlerce din, milyonlarca tanrı yarattı. Sadece başka gezegenlerden ve yıldızlardan gelen moleküllerin, rast gele Dünya’da buluşması ve canlılığı oluşturması, ardından basit canlılardan yavaş yavaş evrimleşmesi sonucu oluşmuş olamaz. “Hayatın bir anlamı olmalı!”

Sanat da bu “anlam” fetişistliğinden etkilendi tabii ki. Her sanat eserinin, herkesin anladığı, basitçe aktarılmış bir anlamı olması gerektiği söylendi. Hatta birçok yazar için “dediklerinden kimse bir şey anlamıyor!” cümlesi, eleştiri olarak söylendi. Ama zamanla sanat da evrildi ve artık anlam gizlenmeye başlandı. Shakespeare’in süslü anlatımın içindeki basit temaları ve olay örgüleri, Balzac’ın yalın hikâyeleri, örneğin Lynch’in kavramak için hayli çaba sarf edilmesi gereken filmlerine, Pink Floyd’un efektli seslerine dönüştü. Ama insan yine abarttı meseleyi ve bu sefer de her şeyin altında anlam aramaya başladı. Eskiden var olmayan anlamı yaratmak için dinler ve kutsal kitaplar yaratan insan, şimdi de metinler aracılığıyla anlamlar bulmaya çalıştı. Çözebilirse, o çalışma sanat eseri oldu. Çözemezse, çöp haline geldi. Aslında eser aynı eserdi, özne fazla narsist ve megalomandı sadece.

Anlamlandırma işi, her şeyin endüstrileşmeye başladığı 20. asırda sadece “soylular” arasında, herkesin soyluluk taklidi yaptığı 21. asırda ise tam anlamıyla her kesim için, bir statü yarışına döndü. Chirografik dönemdeki (el yazmaları dönemi) kütüphaneyle övünme alışkanlığı, ileride de sürdü. Ama işin içine gösteri sanatları (tiyatro, sinema, opera vb.) girdi ek olarak, onlara da uyum sağlamak gerekti.

Artık kimse filozof değil ama herkes düşünür. Kimse bilgiyle ilgilenmiyor çünkü, “düşünür” olmayı süslü görünen cümleler yumurtlamak sanıyorlar. Artık kimse sanatçı değil, ama herkes eleştirmen. Bir şey yaratmak zor çünkü, ama eleştiri disiplinlerinden haberdar olmayan insanlar için eleştirmek çok kolay.

Seyyar alimler çağındayız ve yakın zamanda, her taraf kritik üstatlarıyla dolacak ama ortada üzerine konuşulacak eser kalmayacak. Çünkü, şimdi duvarlarda asılı duran eserler, bir süre sonra farklı olmayacaklar. Binlerce yaratıldı ondan, daha milyonlarca yaratılabilir. Ama insanlar sanattan keyif veya mesaj almak istemiyorlar, onun himayesine girerek, “farklı” ve “havalı” görünmek istiyorlar. Sanat galerileri bunun için var, insanlar fuayesinde şarap içip birbirlerini ezerek statü yarışı yapsınlar diye.

salaklar 2

Bu sergide de, duvarda asılı duranlar zerre kadar önemli değil. Çünkü, sanat eserlerinde gerçekten var olan anlamları çıkaramıyor, sanattan bihaber insanlar. Ama yerdeki bir gözlükten, istedikleri anlamı çıkarabilirler. İşte bu olayda, sanatçı, o gözlüğü yere atan gençler. Üstelik, bu performansın yaratılması sırasında, kitlenin yönelimi de tahmin edilmiş ve ilgilenecekleri bir eylem bulunmuş. Burada sanat eseri, o gözlük değil. Eylemin bütünü, başlı başına bir sanat eseri. Bu eserin konusu, anlamın sorgulanması. Kitle kültürünün sersemleştirdiği, sanatı statü sembolü olarak kullanan topluma karşı, acı bir hicviye.

Artık sanat yok, ama herkes sanatçı.