“İnsan aklı, kavramların arasında hastadır.”

Çağdaş tiyatroya öncülük etmiş ve kendinden sonra gelen sanatçıları etkilemiş Antonin Artaud, insanı tüm çıplaklığıyla ortaya koymak ister. Ona göre insan çirkinlikleri, acıları ve bitmek bilmez tüm istekleriyle sahneye çıkarılmalıdır. Artaud, toplumun insan üzerinde yarattığı baskıyı reddeder. Kurallar yüzünden bastırılan cinsel istekler, hatta gizlenmeye çalışılan saldırganlık eğilimi, insanı özünden uzaklaştırır. Kendi olmayı başaramamış bir insan topluluğuysa son derece sıkıcı ve sahtedir. Artaud, insanların yüzündeki maskeyi boş verip bilinçaltına sakladıklarıyla ilgilenir ve ona göre bu, son derece acı bir durumdur!

Artaud, bilinçaltına inebilmek için tiyatroyu önerir. Önerdiği tiyatro, tüm kalıpları yıkan türde olacaktır. Amaç, insana engel teşkil eden araçları ortadan kaldırmaktır. Bu araçlar arasında sosyal kurumlar, toplum düzeni, dil ve edebiyat vardır. Artaud, insan bedeninin de kısıtlayıcı olduğundan söz eder. Bu yüzden sahnede, kullanılagelen beden dilini de yıkmak ister.

“Ben, jest ve davranış dilinin, dansın, müziğin bir kişiliği açımlamasının, bir oyuncunun insanlarla ilgili düşünceleri anlatmasının, bilincin açık ve kesin durumlarını sergilemesinin sözlü dile göre daha zor olduğunu elbette biliyorum, ama tiyatronun, bir kişiliği açımlamak, insansal ve tutkusal, güncel ve ruhsal nitelikli sorunların çözümü için var olduğunu söyleyen kim? Zaten günümüz tiyatrosu bu sorunlarla doludur.”

(Yaşayan Mumya)

Artaud’yu farklı bir arayışa çeken ilk etki, Bali Tiyatrosu olmuştur. Bu tiyatronun ayinsel tarafı, Artaud’yu etkiler. Danslar ve kullanılan beden dili, onu yeni bir yaratım sürecine götürür. Bundan sonra, Batı tiyatrosunu reddeder. Artık büyüsel olanın etkisine girmiştir ve dayatılan gerçekçilikten kaçmak ister. Onun için köklere, dolayısıyla da ritüellere dönüş önemlidir. Bilinç ve akılla gelen kısıtlamaları tiyatrosunda görmek istemez. Bu sebeple ortaya “Vahşet Tiyatrosu” fikri çıkar. Vahşet Tiyatrosu, seyirciyi kendisiyle yüzleşmeye zorlar. Burada “vahşet”, fiziksel bir tavırdan ziyade ahlaki ve ruhsal bir durumu ele alır.

“Vahşet’ diyorum ya, herkes önce, hepimize özgü o her şeyi aşağılama alışkanlığıyla ‘kan’ anlamına geldiğini düşünüyor. Ama bence ‘Vahşet Tiyatrosu’ zor tiyatro ve öncelikle yabanıl tiyatro demektir. Ayrıca, gösterim düzeyinde, öyle birbirimizin gövdesini parçalayarak, testereyle organlarımızı biçerek ya da bazı Asur imparatorlarının yaptığı gibi ulakla kutularda insan kulağı, kıyılmış insan burnu ya da boğazı göndererek, birbirimize karşı girişebileceği bir vahşet söz konusu değil, bundan daha korkunç ve zorunlu, nesnelerin ve olayların bize karşı girişebileceği bir vahşet söz konusudur. Bizler özgür değiliz. Ve gökyüzü başımızın üstüne düşebilir. Tiyatro da bize önce bunu öğretmek için yaratılmıştır.”

(Tiyatro ve İkizi)

Artaud için şiddet, özgürleşme biçimlerinden biridir. Vahşet ve şiddet kavramları, bizlerin arınmasını sağlayacaktır. Bu sayede kişi, bir iç hesaplaşmaya gidecektir. Bu hesaplaşmaysa fiziki olmasa da, ruhsal bir acı duyulmasına neden olacaktır. Bu acının ortaya çıkışı, maskelerimizi savurmamız anlamına gelir.

“Tiyatro ve Veba”

Batı tiyatrosu, insan denen katmanlı canlının küçücük bir alanına değer. Ana temayı, bireylerin ruhsal problemleri ya da toplumsal sorunlar oluşturur. Ona göre bu başlıklar, bilinçaltının ortaya çıkmasına ket vurur. Artaud yıkıcı bir sahne dilinin, bireyde duygu boşalması yaşatıp, bilinçaltına yönlendireceğini düşünür. İşte bu noktada, “veba” fikrini ortaya atar. Tiyatronun da veba gibi insanı saran, hesaplaşmaya götüren ve onu acıtan bir yapıda olması gerektiğini savunur. En sonunda bu acı, kişinin özgürleşmesini sağlayacaktır.

“… bulaşıcı olduğundan değil, veba gibi bir kişi ya da kitle üzerinde ruhun tüm sapkın olanaklarını yoğunlaştıran gizil bir acımasızlığın derinliğinden dışarıya doğru fışkırmasından açınlama, öne çıkış olmasındandır. Veba gibi tiyatro da kötülük zamanıdır, karanlık güçlerin utkusudur, bu güçleri, daha derin bir güç sönünceye dek besler.”

(Tiyatro ve İkizi)

“Tiyatro vebaya benziyorsa, bu onun geniş topluluklar üzerinde etkili olmasından ve onların yaşamını aynı yönde altüst etmesinden değildir yalnızca. Tiyatroda da, vebada olduğu gibi, hem yengi hem öç alma duygusuna değin bir şeyler vardır. Vebanın geçtiği her yerde kendiliğinden tutuşturduğu yangın, çok iyi sezinlendiği gibi, hem yengi hem öç alma duygusuna değin bir şeyler vardır. Vebanın geçtiği her yerde kendiliğinden tutuşturduğu yangın, çok iyi sezinlendiği gibi, geniş bir tavsiyeden başka bir şey değildir. Veba, uyuyan imgeleri, sinsi bir düzensizliği alır, onları ansızın en ölçüsüz jestlere dek vardırır; tiyatro da jestleri alır ve onları çileden çıkarır; veba gibi o da var olanla olmayan, olabilirliğin gücüyle maddeleşmiş doğada var olan şey arasındaki zinciri yeniden yaratır… Çünkü tiyatro, ancak olanaksız olanın görünür biçimde olası kılındığı ve sahneye geçen şiirin gerçekleştirilen simgeleri beslemeye ve kızıştırmaya başladığı anda gerçekleşir.”

(Tiyatro ve İkizi)

Yeni bir dil: Tiyatro ve İkizi

Artaud’ya göre dil eskimiştir. Geleneksel olan bu dilin yıkılması gerekmektedir. Yeni tiyatro dili, gerçek olanla düşsel olan arasında kalmalıdır. Bu dil, ilkel yanın ortaya çıkmasını sağlar. Dili tiyatrodan silmese de, mutlaka işlevinin değişmesi gerektiğini savunur. Tiyatro ve İkizi’nde, metnin yeri çok azdır. Artık sahne dilinde sanrılar, gizem, ayinler ve vahşet vardır. Jestler, soluk, ses, ışık ve çığlık ana ögelerdir. Yüzyıllardır savunulan metin şiirselliğini bir kenara bırakır çünkü sahne kendi şiirselliğini zaten yaratacaktır.

Artaud’nun bir diğer hedefiyse sahne ve seyircidir. Artık izleyicilerin koltuklarına oturduğu ve sahneye baktığı bir tiyatrodan söz edilemez. Büyük salonlar yerine depolarda ya da hangarlarda sahneleme yapmayı tercih eder. Seyirci de gösteriye dahil olacaktır. “Oyunu izledim ve evime dönüyorum.” konforu artık ortadan kalkmıştır. Artık o da gösteriye dahil olduğundan, tiyatro hem seyirci hem de oyuncu için ciddi bir deneyime dönüşür.

Artaud, dekora da karşı çıkar: “Bu amaç doğrultusunda, hiyeroglif figürler, törensi kostümler, Kral Lear’ın sakalını fırtınada gösteren on metre yüksekliğinde kuklalar, adam boyunda müzik araçları, bilinmeyen biçim ve yapıda nesneler yer alacaktır. Kuklalar, dev maskeler, alışılmadık boyutlarda nesneler, devimsel resimler gibi ortada yer alacak, her görüntünün, her anlatımın somut yanını vurgulayacaklardır; buna karşıt nesnel resimsel bir anlatım gerektiren şeylerin ustaca gizlenmesi ya da üstünün örtülmesi gerekecektir.”

“İşin başında -şimdi- acı var ve ben acının olduğunu yazmaktayım.” der Antonin Artaud. Tüm metinlerinde de “acı” kavramından bahseder. Tasarladığı tiyatroda da acı ön plandadır. Artaud bu tiyatroda, hem acıyı hem de acıya neden olan sorumluyu gösterir. Bizi kalıplara iten, kendimizle karşılaşmamızı engelleyen her araca karşı koyar. Bunu hem tiyatrosu hem yazdıkları hem de yaşamıyla yapmıştır.