Okuma süresi: 2 dakika

Yangın merdivenlerinde sevgilisinden gizli bir sigara içecekti. Ardından tuvalete gidecek, dişlerini fırçalayacak, rujunu tazeleyecek, tazelediği rujuyla bir peçeteyi öpecek, bu öpücüğün içine ağzına atacağı naneli şekerden bir tane koyacak, parfümünü sıkacak, dişlerine ruj bulaşıp bulaşmadığını kontrol edecek, kahve makinesinden kahve alacak, kahvelerini içerken ona peçeteyi verecekti. 

Merdivenlere açılan demir kapı çok ağırdı. Tek eliyle açamayınca kahvesini koyacak yer bakınırken, bir elin kapıya uzandığını gördü. Kapının aralanmasını fırsat bilip hızla kapıya yöneldi. Hiçbir uyarıya gerek duyulmadan hurdacıya satılan merdivenlerin ayağının altında yarattığı boşlukta dengesi kayboldu. Kahvesi elinden yuvarlanırken, kapının ağzında saniyenin belki binde biri bir zamanda bir kuş tüyü misali salındı. Kentin sırtlarına kurulmuş kenar mahallenin çatılarını ışıkla yıkayan bir yıldırım gözünün önünde patlayan bir flaş misali parladı. Ardından karanlığa doğru çekildi. Havadaydı. Düşüyordu, düşüyordu, düşüyordu.

Gördüğü son şey, sevgilisi ve en yakın arkadaşının beşinci katta hasta olmayan bir odanın pencere kenarında öpüştüğü oldu. Bir karga korkunç bir gaklamayla yanından süzüldü. Bir gaklama sonrası yerini onun için sonsuz bir sessizliğe bıraktı.

Sultan, en yakın arkadaşını toprağa verip, taziyeleri kabul ettikten sonra eve döndüğünde kendine bir kadeh şarap koyup, penceresinden süzülen yağmur damlacıklarını izlemeye koyuldu. Ansızın ne zamandır bastırdığı, üzgün bir yüz ifadesinin arkasına gizlediği kahkaha bir köstebeğin yüzeye çıkarken toprakta yarattığı bombeyi andırır bir şişkinlikle yanaklarını buldu. Kendini daha fazla sıkmasının bir anlamı kalmadığından kahkahalarla gülüyordu.

“Ölmese evlenecektiniz. Bana kaldın. Güya bebeği aldıracağımı söyleyince mutlulukla sarılıp, öpmüştün beni ve şimdi sığınabileceğin tek liman ben ve bebeğimiz.” diye düşünüyor, içten içe harlayan bir sobanın gümbürtüsünü andıran kahkahalar atıyordu. Kendinden geçer nağmelerle gülücüklerini saçarken koltuğa, telefonu çalmaya başladı. 

Cevap vermeden önce yüzüne yapay hüznünü yerleştirmesi gerektiğini biliyordu. Arayanın onun annesi olduğunu gördüğünde içindeki sevinci nereye gizleyeceğini bilemedi. Ancak telefona gelen arama sonlandıktan sonra yeniden arayıp kederli bir ses tonuyla alo dediğinde duyduklarını duymamızlıktan gelmesine imkan yoktu. Oğullarını yoğun bakıma kaldırmışlardı. Canından can kopmuş gibi bir çığlık koyverdi.

Onu son bir kez başarısız intihar girişiminin ardından girdiği yoğun bakımdan uzun süre kalacağı ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilirken gördü. Artık içinde bir canlı olmadığını bilmiyordu. Uzun süre Sultan’ın karnına baktı, baktı…  Kendisini gıdıklıyor da gülmesini bastırıyor gibi kızardı, kızardı sonra tükürükler saçarak gülmeye başladı.

Hiçbir şey konuşmadılar ve bir daha hiç konuşmadılar. 

*Schadenfreude: Almanca, başkalarının zararına, acısına sevinme anlamına gelen sözcük.