İçi içine sığmayan büyük şehirler modern kapital dünyanın gözardı edilemeyecek getirilerinden diyebiliriz. Bunlardan birinde yaşamımıza devam etmek mecburiyetindeysek şayet trafik meselesi gün içinde büyük bir pay edinir. Peki biz “trafik” derken nelerden şikayetleniyoruz, sitem ediyoruz?

Öncelikle hep konuşulanlardan bahsediyoruz. Mesela, özel araçlarla trafikte kalmak, toplu taşımalarda kalabalıkta sıkışmak gibi… Trafikten söz ederken genel odak daima özel veya toplu da olsa motorlu araçlardan konuşuyoruz. Aslında çoğu zaman trafik problematiğinin içinde yaya meselesini unutuyoruz. Gündelik hayatımızın koşturmacasında “Ne zamandan beridir yaya olarak ulaşımımız bu kadar zor?” kısmını sorgulamak aklımıza bile gelmiyor olabilir. Hatta yıllar önce mahalle denince gözümüzde canlanan manzaradan bir hayli uzaklaşmış siteler içinde kapanıp kalmışsak, site içindeki çimleri, kaldırımları yeterli buluyoruz.

Araçlar kaldırımları gasp ederken, sigortaları varken, yayalığı değil arabalı ulaşımı seçenler dahil (arabasız hallerini düşünmeksizin) yaya haklarını çiğniyorken; biz yürüyerek, pazara, işe, okula ulaşmayı seçiyorsak hakkımız olanı bilmeli ve savunmalıyız. İlk olarak kentlerin yayalığı nasıl zorlaştırdığına bakalım derim; kentin eski müdavimlerindensek şayet sakin bildiğimiz birçok yolun artık cadde statüsüne gelmiş durumda olduğunu fark edebiliriz.

Cadde ışıklarının araçlara minimum 90 saniyeden başlattığı geçme şansı, yayalar için 9 saniyeye kadar düşüyor. Geçerken insanın aklına “yaşlı olsam, göremiyor olsam, hasta olsam n’olacak“lara kadar varan birçok soru düşüyor. Fakat yine susmayı ve koşar adımlarla karşıya geçmeyi tercih ediyoruz. O maraton gibi koşturmaca bitince bir dahaki ışıklara kadar siliniyor düşündüğümüz her şey. Kentleşmenin insanı sindiren zorba, katı kurallarını o kadar içselleştirmiş bir vaziyetteyiz ki bir kaza olduğunda konuyla alakasız da olunsa iç rahatlığıyla “Yayanın da suçu vardır, araba seni kontrol edecek değil ya sen takip edeceksin” gibi yorumlar getirebiliyoruz. Elbette yayanın da hatası olabilir fakat sistemin yaptırımlarını sorgusuz sualsiz kabul ettiğimizin farkında olmadığımız an sindirilmiş bir toplumun temellerini atıyoruz demektir.

Diğer bir dinamik ise yaya geçitleri; İstanbul’da sadece yayalara atfedilmiş bir alt geçitle karşılaşmanız bir hayli zor. Alt geçitle ilgili göreceğiniz tabela çok muhtemel “Metro alt geçidini kullanınız” olacaktır, metroya ulaşımın sağlanması vasıtasıyla araba çarpma tehlikesinden kurtulup yürüyerek karşıdan karşıya geçme eylemini gerçekleştirebilmemiz bize sunulmuş bir yaya hakkıdır! Bu sıkıntıları sorgulamamış bile olsak bir şey var ki hepimiz farkındayız; kaldırımlar. Kentleşmiş şehirlerden küçük şehirlere yolu düşenlerin kaldırımda yan yana yürümek, bebek veya pazar arabasıyla gezinmek, kıyafetleriyle arabaları silmeden yaya olabilmek ne yazık ki artık şaşılacak durumdadır. Ne kadar da sevilir öyle şehirler, insana hemen orda yaşamak hayalleri kurduruverir. Doç. Dr. Ayten Alkan konuyla alakalı makalesinde, bir arkadaşının yeğenini pusetle dolaştırma isteğinin Ankara’nın çok da işlek sayılmayan Zirvekent’in bir yolunda yirmi dakikalık ezilmeme mücadelesi ve baş ağrısıyla sonuçlandığını aktarıyor.

Meselenin kadınlar için daha zorlu olduğu kısmına, ekolojik/sürdürülebilirlik tarafına, sokak/mahalle etkileşiminin toplumsal hayatımıza katkısına, ihmal kaynaklı kaza ve suç oranlarına dahi bakmadan bizi ne kadar sıkıştırdığını, çaresiz bıraktığını görebiliriz. Yaya Hakları Bildirgesi’ne göz atarak bizim olanı öğrenebiliriz. Duvarlar veya arabalar arasına sıkışmaktan vazgeçip, dışarıya çıkıp, bacaklarımız yorulana kadar yürümekten vazgeçmemeliyiz, yolun sonunda illa bir yere varacak değiliz ama kendimizi var edeceğiz. “Sokakta hayat var!” derken çok ciddiyiz.

Alıntı: Ayten Alkan/ Ankara’da Yaya Olmak Zor İki Gözüm