Oysa söz vermiştim kendime, bu coğrafyaya dair kelam etmeyecektim artık. Zira kırıldım. Sevdiklerim nedenini bilmediğim bir keşmekeşin içinde savrulurken ben de anlamı yitirdim. Ankara Güvenpark’tan ölüm haberleri geldiğinde, çocukken yaz tatillerinde sokaklarında koşuşturduğum Nusaybin’in yıkılışını gördüğümde onarılamaz bir kopuş oldu içimde. Bu kadar kana bulanan bir coğrafya için kelimelerim bitmişti. Artık sadece akademi hayallerim için kullanacaktım kalemimi. Fakat olmadı. Çünkü sol yanımda her şeyin ötesinde bir yara vardı; kadın cinayetleri. Ve insanlar dilleriyle cinsiyetçiliği, kadın düşmanlığını pekiştiriyor, kadın cinayetlerinin gerekçelerini büyütüyordu. Üstelik bu dili siyasi görüşü birbirine zıt olsa da, herkes kullanıyordu. Çünkü söz konusu kadın bedeniyse gerisi teferruattı.

Sosyal medya hesabımda farklı siyasi görüşlerden iki sayfanın paylaşımına denk gelmemle oluştu bu yazı. Çünkü kadın bedeninin kendini farklı yerlerde konumlandıran siyasi kimlikler tarafından aynı şekilde, aşağılayıcı bir unsur olarak kullanılması fazlasıyla rahatsız ediciydi.

İlk fotoğrafa, Binali Yıldırım başbakan adayı olarak açıklandıktan sonra denk geldim. Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım ile ilgili bu fotoğraf ve ifadeler gerçekten çok iticiydi. Kilosunun, bedeninin, yüzünün alay konusu olduğu bu paylaşımlar arttıkça artıyordu. Erkeğin beyaz saçları değil, kadının yüzündeki çizgiler, kaşı alay konusuydu. Bu sayfa kendini demokrat, muhalif, kadının köleliğine karşı olarak tanımlıyordu. Kadına yönelik şiddete sürekli tepki veriyordu ama kadının bedeni, giydiği, gülme şekli, daha doğrusu varlığı yüzünden öldürüldüğü bir ülkede, bir kadının bedenini alay konusu ediyordu.

İkinci fotoğrafa aynı gün içinde denk gelince mideme kramp girdi resmen. Anlamıyorum. Nasıl olur da birbirini bir kaşık suda boğacak iki farklı görüş, aynı dili kullanırdı? Bu fotoğrafta da alay konusu edilen kadındı. Üstelik tecavüzün mizahı yapılmaz, bu durum tecavüzü normalleştiyor söylemleri hâlâ gündemdeyken. Bu seferki, dokunulmazlıkları kalkacak olan kadın vekiller hakkında bir paylaşımdı. Türkiye sinemasında tecavüzcü tiplemesiyle bilinen oyuncunun resmi ile kadın vekillerin fotoğrafları yan yana getirilmiş, dokunulmazlıkları kaldırılıp kaldırılmadığıyla ilgili soru sordurulmuştu. Açıkça suç işlenmişti. Bu gönderi, kadın bedenine nasıl bakıldığını da göstermişti. Kadın bedeni bu şekilde aşağılayıcı bir dile sakız olurken her gün üç kadın öldürülmeye devam ediyordu.

Kadın bedeninin bu şekilde kullanılması, alay unsuru olarak görülmesi daha önce de tekrarlanmıştı. Erkek bir siyasetçiye fotomontajla etek giydirip kadın olmanın aşağılık bir durummuş gibi sunulduğu çok olmuştu. Oysa tarih boyunca “erkek gibi” olan kadınlar övgüyle anılmıştı. Tarih sayfalarından gazetelere, gazetelerden dizilere “kadın gibi” olan erkekler ise büyük bir aşağılamanın hedefi olmuştu. Örneğin, Fenerbahçe ile Galatasaray futbol takımları arasında geçen yıl oynanan maç öncesinde, stadyum dışında Galatasaray flaması yakılmış ve cansız kadın mankene Galatasaray forması giydirilip rakip takımı küçük düşürmek için kadın cinsiyeti aşağılayıcı unsur olarak kullanılmıştı. Yani gazetelerin, siyasetin alanında yaşananlar spora da sıçramıştı. Bu son yaşananlar da tarihsel bir sürecin getirisi olmalıydı. Kaldı ki çağlar boyu üstün olarak tanımlanan erkek, sistemiyle bunun gerçek ve “normal” olduğunu kadınlara da kabul ettirmiş, kadınlar da bu aşağılayıcı ifadelerin kullanıcısı olmuştu.

Courtesy of the Brooklyn Museum
Fotoğraf: Brooklyn Müzesi

Kadının siyasette, sporda, medyada, hayatın her alanında kullanılması, cinsiyetinin aşağılayıcı unsur olarak görülmesi yüzyıllardan beri var olan bir durum. Peki, bu tutumun değişmesi zor mu? Ben zor olduğuna inanmak istemiyorum. Bir cinsiyetten olmanın, ırkta olmadığı gibi bir üstünlük belirtisi ifade etmediği anlaşılacaktır mutlaka. Bu değişim uzak gibi görünse de Arkadaş Özger’e kulak vermek en iyisi:

“siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü…”