Kadınlar, dişil tarım bilgisi ve bu bilginin yeni kuşaklara aktarılması ile binlerce yıldır dünyanın güvenilir bir şekilde beslenmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. Küresel tarım şirketleri, son yıllarda dişil tarım bilgisini hiçe saymış, GDO’lu tohumların zorunlu kılınması, tohumlar üzerinde çarpık mülkiyet anlayışı ve fikri mülkiyet anlaşmaları ile tarımsal üretim süreçlerinden kadını tamamıyla dışlamıştır.

Kadının tarımsal üretimden dışlanması süreci aynı zamanda tarımın erilleşmesi sürecini de beraberinde getirmiştir. Öyle ki gıdanın üretilmesi sürecinde kadınlar daima daha paylaşımcı, şefkatli ve doğa ile ortak çalışma bilincine sahiptir. Küresel tarım şirketlerinin tekeline alınan gıda ise artık sadece şirketindir ve tüm süreçleri tek başına yönetmektedir. Bu noktada inkâr edilemeyecek gerçek şudur: Hiçbir küresel tarım şirketinin kâr elde etme amacı olmadan gıda paylaşımı gibi bir külfeti üstlenmeyeceği. Oysa yerel kültürlerde ve pazarlarda paylaşım hem kültürel hem de doğal ilişkiler sürecinde çok önemli bir rol oynamaktadır.

Dünyayı ancak genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretilen gıdanın besleyebileceğini iddia eden küresel tarım şirketleri, gıdayı paylaşmak yerine gıdayı gıda olmaktan ziyade arabalar için biyoyakıt, büyük çiftliklerde üretimin sürmesi için yem ve hatta gıda ile yer değiştirebilir metalar haline getirmiştir. Bu durum açıkça göstermektedir ki arabaların ilerlemesi insanların açlıktan ölmesinden daha önemlidir. Ne var ki dünyayı besleme vaadi veren küresel tarım şirketleri, GDO’lu tarım ile gıda üretimi sonunda daha fazla açlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.

(Fotoğraf: IFAD)
(Fotoğraf: IFAD)

Kadınlar, gıda üretim sürecinde yıllardır doğa ile el ele vererek tohumdan toprağa, gıdadan yerel pazara kadar her aşamada şefkati ön plana çıkarmıştır. Buna karşılık, kadınların tarımsal üretimden dışlanması ile başlayan süreçte doğa ve toprak tamamıyla kâr elde edilebilecek metalar haline dönüşürken tohumlar ise genetik değişimlere tabii tutularak üretimi temelden değiştiren araç haline getirilmiştir. Burada şefkatten eser yoktur; aksine tamamıyla bilime atfedilen eril bir tahakkümün acımasızlığı mevcuttur. Kadınların gıda üretim sürecindeki şefkati ise doğa ile kurdukları yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır ve bu ilişki kendiliğinden oluşan bir ilişkidir. Gıda üretim sürecinden kadının dışlanması bu ilişkinin de yok edilme çabasını içerir.

Monsanto karşıtı düzenlenen protestoda eylemci bir kadın "Monsanto Defol" yazarken baş harfleri ile GDO'ya vurgu yapıyor (Fotoğraf: Russia Today)
Monsanto karşıtı düzenlenen protestoda eylemci bir kadın “Monsanto Defol” yazılı pankartta baş harfler ile GDO’ya vurgu yapıyor (Fotoğraf: Russia Today)

Küresel tarım şirketlerince yaratılan tarımsal üretim sürecinin erilleşmesinin en büyük göstergesi ise özellikle genetiği değiştirilmiş tohumlarda kullanımı verimliliği artırmak için zorunlu olan herbisit ve pestisitlerin etkileridir. Esasında, binlerce yıldır yabani otları ve böcekleri yok eden zehirli kimyasallar olmadan tarımsal verimliliğin yeterli olmadığına dair bir veri yokken, doğaya ve canlılara ciddi zararlar veren bu kimyasalların kullanımı doğaya ve “zararlı” görülen (yabani otlar ve böcekler) canlılara açılmış gereksiz bir savaştır. Ayrıca Monsanto ve American Home Products şirketlerinin herbisitlerinin adları aynen şöyle sıralanabilir: Kuşatma, pala, pentagon, kement, devriye, saltanat, filo, kurmay, yıldırım, savunma, intikam… Bu dil şefkatli, sürdürülebilir ve paylaşımcı tarımsal üretim sürecinin değil, eril savaş mantığının dilidir.

Kadının binlerce yıldır sürdürdüğü tarımsal üretim sürecinden dışlanması ve doğa ile ilişkisinin yok edilmesi, eril tahakkümü sağlayacak yegâne etmenlerdir. Bugün eril tahakküme karşı çıkmak anlamlı ancak yeterli değil. Kadının eril tahakkümden kurtuluşu ancak doğanın tahakkümünün son bulması ile mümkün olacak. Öyleyse binlerce yıldır yanı başımızda olan doğaya sıkı sıkı sarılma vaktidir.

Başlık Fotoğrafı: Josh Estey