The New World (Yeni Dünya: Amerika’nın Keşfi), The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat), The Tree of Life (Hayat Ağacı) gibi filmlerle adından söz ettiren Amerikalı yönetmen Terrence Malick, The Tree of Life (Hayat Ağacı) filmiyle 2011 yılında altın palmiye ödülünü kazanmıştır. Terrence Malick’in filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz arayış, belirsizlik, sessizlik ve varoluş sancısı gibi temalar bu defa Knight of Cups (Kupa Şövalyesi) adlı filmde kendine yeniden yer bulur.

Sen daha küçükken sana anlattığım hikâyeyi hatırla… Genç bir prens hakkında. Doğunun kralı babası tarafından batıya, Mısır’a bir inciyi bulması için gönderilen bir şövalye. Denizin derinliklerinde olan bir inci… Ama prens oraya vardığında halk, ona bir bardak doldurup verdi ve hafızasını kaybetti. Kralın oğlu olduğunu unuttu. İnciyi unuttu. Ve derin bir uykuya daldı. Kral, oğlunu unutmadı. Haberler, elçiler, rehberler göndermeye devam etti. Ama prens uyumaya devam etti…

Bunca yıl boyunca hiç tanımadığım birinin hayatını yaşamak…

Rick, otuz bir yaşında varlıklı ve yakışıklı bir senaristtir. Geçmişte büyük başarılara imza atmış, ancak şimdilerde kendini aramanın peşine düşmüştür. Daha önce evlenmiş, fakat sürdürememiş, kardeşinin de intiharıyla beraber boşluğa düşmüştür. Filmde Rick’nin gözünden geçmişine dair hiçbir ize rastlamayız. Geçmişe dair yaşanmışlığı hatırlamıyor, sadece hissediyor Rick. Hayata dair ne aşkı gerçekten istiyor, ne de parayı, sadece bu duyguları deneyimlemekle ilgileniyor.

Asıl amacı bu deneyimi kendine ulaşma yolunda birer basamak olarak kullanmaktır. Çoğu zaman kadınlarda, eğlencelerde arar bu eksikliğini, ancak kendini bulma eşiğine bir türlü yaklaşamaz. Bunun sonucunda ise her fırsatta kendini doğanın sonsuzluğuna sunar, doğayı dinleyerek yönünü bulmaya çalışır, ama tüm çabalar nafiledir. Hayatta kendiyle istenilen ilişkiyi bir türlü gerçek manada kuramaz; hem modern zamanların etkisi hem de geçmiş yaşamın bilinmeyen yükü buna izin vermez.

Rick, dış dünyadan kopuk içe dönük bir karakterdir, dış dünyayla ilişki kurmanın anlamını biliyor, ama kalabalık olmak istemiyor. Bu ruh hali kendinde büyük bir kaybedişe dair izler taşıyor, fakat hala kalabalıktan biri olmamak adına, yabancılaşma duygusunun verdiği duyumsama ile belirsizliği muhafaza etmeye çalışıyor.

Bu süreçte kadınlarla yakın ilişkiler kurmayı dener, hiçbiriyle istikrarlı bir ilişki yakalayamaz, ama hepsi mutlak surette bir şeyler katar Rick’e. Rick arayışı gereği, ölü bir adam olmamak için, gerçek benliğini açığa çıkartmak adına, ilişki kurar kadınlarla. Başlarda sonsuz bir kaynak olan kadın, zamanla Rick’in arayışına ortak olamaz. Rick, akışı devam ettirebilmek için kadınlarla olan ilişkisine mesafe kor. Çünkü henüz kendi bilincine dahi tamamen sahip olmayan Rick, kadınlarla özdeşleşmemek, sabit bir dönüşüme uğramamak için kendini akışa bırakır.

Daha derine indiğimizde Rick’in aradığı ne bilgi ne de bir deneyimdir. O bu dünyaya ait olmayan bir şeyin peşindedir. Rick, başlangıcı ve sonu olmayan bir arayışın içinde, özün kendisine ulaşmaya çalışan bir kişidir. Bu noktada zihinsel bir yıkıma maruz kalsa da tam manasıyla kendisinden dışarı nasıl çıkacağını, en uca nasıl ulaşacağını düşünmektedir. Fakat asıl sorun şu ki eğer bu dünyadaki tasarım buna izin vermiyorsa bu nasıl aşılabilir? Esrime anına nasıl ulaşılabilir? Rick, film boyunca bu sorunun cevabını arar. Peki sonunda ulaşır mı? Onu da yönetmen izleyicinin kendisine bırakmıştır.

Bu aralar sizi gündemden uzaklaştıracak mistik, ruhsal arayışa dair bir şeyler arıyorsanız görselliği şiir tadında olan bu film tam size göre.

Son olarak yazımı Stefan Zweig’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
“Belki de bizim gerçek kaderimiz ebedi olarak yolda olmaktır, hiç durmadan nostaljiyle pişman olan ve arzulayan, dinlenmeye susamış ve hiç durmadan başıboş yola koyulan. Kutsal olan bir şey varsa o da nereye vardığını bilmediğimiz fakat inatla izlediğimiz yoldur, tıpkı karanlık ve tehlikeler arasında bizi neyin beklediğini bilmediğimiz şu andaki yürüyüşümüz gibi.”
Stefan Zweig, Gömülü Şamdan

İyi seyirler.