Günümüz insanının anatomik özelliklerini 200 bin yıl önce, davranışsal özelliklerini ise 50 bin yıl önce edindiği varsayılıyor. Derin tarihsel ayrıntılara girmeden geldiğimiz noktaya baktığımızda 50 bin yıllık davranışsal gelişiminde insan elbette çok yol katetti ancak insanın kendi türü üzerinde uyguladığı egemenlik göz önüne alındığında sosyal ve kültürel alanlarda yapabileceklerine kıyasla ötekileştirilen hep kadındır.

Yukarıdaki tablo kadının biyolojik yapısının hiç değişmediğini gösterirken toplumdaki yerinin insanların yarattığı düzene göre şekillendirildiğini görüyoruz. Bu ayrımcılık gerek çekirdek aile yapısından gerekse toplumsal yapıya göre dünya genelinde birebir benzerlik sergiliyor. Cinsiyet, din, dil, yaş, etnik köken, düşünce farkı, mülkiyet gibi farklara bakılmaksızın herkes yasalar önünde eşittir ilkesi yer alır anayasalarda. Buna rağmen, insan türünde en fazla ayrımcılığa uğrayan, ikinci plana atılan, küçümsenen, aşağılanan, esaret altına alınan, fiziki ve ruhsal yönden eksik görülen ve vahşete uğrayan, öldürülen Kadındır. Yasaların gerektiği gibi uygulanmadığı ve haklarının yeterince korunmadığı da bir gerçek.

Kadın, hayatının büyük bir bölümünü korkarak yaşıyor ve bu korkuları da yine dünya genelinde ortak nedenlerden kaynaklanıyor. 50 bin yıllık davranışsal deneyim kadın hakları konusunda insanlığın, bilhassa erkeklerin sınıfta kaldığını gösteriyor. Nobel ödüllü İngiliz biyokimyacı Sir Tim Hunt 2015 yılında Seul’de katıldığı bir konuşmada erkek ve kadınların ayrı laboratuvarda çalışmaları gerektiğini şu sözleri ile dile getirdi: “Size kadınlarla olan sorunumu açıklayayım. Onlar laboratuvardayken başınıza üç şey gelir. Onlara aşık olursunuz, onlar da size. Eleştirdiğinizde ise; ağlarlar.” “Kadın ve erkek farklı laboratuvarlarda çalışmalı“.

Nobel ödüllü Sir ünvanlı Tim Hunt’ın yaklaşımının İstanbul metrobüslerinde erkek ve kadınların farklı vagonlara binmesini savunan zihniyetten ne farkı var? Ne nobel ödülü ne de Sir ünvanı kadını ötekileştirmesine engel. İnsanlığın bir 50 bin yıl daha süresi var mı yeryüzünde? Umuyorum ki dünyaya bir meteor düşüp neslimiz yok olmadan insanlık tarihinin süregelen en büyük ayıbını telafi edebilir ve kadınlara varoluşlarından bu yana sahip oldukları eşitlik ve özgürlük haklarını yaşayabilecekleri toplumsal düzenlemeleri iyileştirebiliriz. İyileştirebiliriz diyorum çünkü mevcut düzenin hastalıklı olduğuna inanıyorum.

Konu başlığımız The Handmaid’s Tale adlı diziye gelelim. Litvanyalı genç bir kadın arkadaşım Facebook üzerinden yaptığı bir paylaşımda dizi için şu yorumu yazmış:

Bugüne kadar izlediğim en sert dizi. Aşırı gerçek, çok vahşi, tüm korkularımla yüzleştim, nefessiz bırakıp uyuşturdu. Yıkıldım. Ağladım. Korktum. Hayatımda hiç bu kadar nefret etmemiştim kadın olmaktan. En sadist kısmı birgün gerçekleşebilir olması.” Bu paylaşım sonrası merak ettim. Bir insanın korkuları ile yüzleşmesini anlayabilirim ama bir kadının kadın olmaktan nefret edebilmesini?

Arkadaşımın paylaşımı sonrası dizinin önce fragmanını, sonra da dizinin birinci sezonunun tamamını izledim. Tıpkı arkadaşımın iletisinde yazdığı gibi sarsıcı diyaloglar ve kareler mevcut. Dizide Offred sadece erkek zulmüne maruz kalmıyor, kadınlar da hemcinslerine işkence ediyor!

Araştırmalarım sonucu dizinin aslında Margeret Atwood’un 1985 yılında basılan The Handmaid’s Tale romanının uyarlaması olduğunu öğrendim (Türkçe’ye Damızlık Kızın Hikâyesi olarak çevrilmiş). Hatta yazar Margeret Atwood dizinin ilk bölümünde kısa da olsa küçük bir rol almış. Romandan bazı farklılıklar gösteren dizi yazarın onayı dahilinde biraz değiştirilmiş. Romanda konu Gilead Cumhuriyeti’nde geçerken dizide günümüz Amerikası’nda işleniyor. Sadece Türkiye’de yaşayan kadınlar için değil tüm dünya kadınları için dizi fazla sert gelecektir. Tabii eğer damarlarınızda bir Gileadlı kanı akmıyor veya insanlığınızı kaybetmişseniz bir erkek olarak da rahatsız olmamanız muhtemel! The Handmaid’s Tale dizisini izlerken Litvanyalı kadın arkadaşımın aksine erkek olmaktan hiç bu kadar nefret etmedim.

Birinci sezon 10 bölümden oluşuyor. İlk üç bölümü 26 Nisan 2017 tarihinde izleyiciye sunulan dizinin her bir bölümü 60 dakika olup sezon finali 14 Haziran 2017’de yayınlandı. IMDB istatistiklerine göre The Handmaid’s Tale izleyicilerden 8,7 not almış. İlk sezonun tamamını izlemiş biri olarak buyrun efendim:

The Handmaid’s Tale

Dünya genelinde kısırlık yaşanmaktadır. Amerika’da rejim değişir. Rejim sonrası sınırı aşıp Kanada veya diğer ülkelere kaçmayı başarabilen kadınlar dışında Gilead’da yaşayan az sayıda kalmış doğurgan kadın için zorunlu hizmet yasası getirilir. Gilead Hükümeti İncil’i ve Kitab-ı Mukaddesi çıkarlarına uygun şekilde yorumlayıp doğurgan kadınları cariye olarak yaşamaya mahkum eder.

İktidar düşkünü varlıklı liderler sundukları tasarı ile önce meclisi, sonrasında Beyaz Sarayi ve yargıtayı ele geçirirler. Kendi çıkarları doğrultusunda bir ordu kurulur ve totaliter, fanatik hiyerarşik rejim altında yeni sosyal sınıflar oluşturulur. Hristiyan inancının tek doğru yaşam biçimi kabul edildiği, kadının varoluş amacının sadece çocuk yapmak olduğu ve yine kadınların vahşi bir şekilde köleleştirildiği, yapılan hukuksal düzenlemelerle çalışmalarının, mal ve mülk haklarının, para kazanmalarının ve okuma-yazmalarının, kişisel hak ve özgürlüklerinin yasaklandığı, üst sınıf kadınların dahi daha alt sınıfa mensup kadınları aşağılayıp fahişe gözüyle baktığı, tecavüzün sahip (!) için gelenekselleştirilip dini ayine dönüştürüldüğü bir distopya görüyoruz.

Offred’i canlandıran Elisabeth Moss’un simasını bizim Hürrem’i canlandıran Meryem Üzerli’ye benzettim ara ara. Ne dersiniz?

Diziyi anlayabilmek için sınıf ayrımını bilmek gerekiyor. Gelin beraber The Handmaid’s Tale’de kurulmuş düzendeki sınıflara bir göz atalım.

Erkek

Commander: Kumandan. Gilead toplumunun en üst sınıfına mensup kişiler. Politika ile uğraşırlar ve kanunları onlar koyarlar. Ait oldukları sınıf evlenmelerine izin verir. Çoğu orta yaşlı veya daha yaşlıdır. Kadına tecavüz meşrulaştırılmış olup dini ayinle gelenekselleştirilmiştir. Her ayın belli donemlerinde çocuk sahibi olabilmek için Damızlık kadına tecavüz ederler. Eşleri de bu ritüelde yanlarında bulunur. Kumandanlar varlıklı ve rahat bir hayat sürerler ancak onları da denetleyen bir mekanizma vardır, The Eyes (Gözler).

Angel: Melek. Gilead Hükümeti askerleri. Hizmetlerinden memnun kalinan bazı Gardiyanlar, Angel sınıfına terfi edilir. Kumandanlardan sonra gelen üst sınıf. Siyah üniforma giyerler. Kendilerini rejime adamışlardır. Meleklerin de evlenebilmek ve damızlık kadın sahibi olabilmek gibi ayrıcalıkları vardır ancak bunun için uzun yıllar Gilead’a hizmet etmiş olmaları gerekir.

Guardian: Koruyucu. Meleklerin bir alt sınıfı olmalarına rağmen sıradan erkeklere kıyasla bazı ayrıcalıkları vardır. Şehir içinde huzuru sağlamakla yükümlü olup Kumandanların evinde bahçe işlerine bakar veya şoför olarak çalışırlar. Kumandan eşlerine ve Damızlıklara eşlik edip güvenliklerini sağlarlar. Sınıf atlayıp Angel (Melek) olana kadar Gardiyanların çoğu bekardır.

Fotoğraf: Hulu

Kadın

Wife: Zevce, Eş. Toplumdaki en üst kadın sınıfıdır. Buna rağmen eşleri tarafından büyük baskı görür ve itaate zorlanırlar. Gilead’ın üst sınıf erkekleriyle Kumandan veya Melekler ile evlenebilirler. Sadece iffetli ve ahlak sahibi kadınlar Zevce olabilir. Bazı Zevceler doğurgan olabiliyor ama evlendikleri erkekler yaşlı veya erkekler arasında da kısırlık yaygın olduğundan çocukları olmuyor. Zevceler çocuk sahibi olabilmek için eşlerini damızlıklarla paylaşmak zorundadır. Damızlıkların doğurduğu çocuklar kendilerinden alınıp Zevcelere verilir ve onlar büyütür. Zevcelerin çalışması yasaktır. Örgü örmek veya bahçe işleri gibi küçük hobileri vardır, nadiren diğer Kumandanların eşleriyle bir araya gelip sohbet etmelerine izin verilir. Ev işi yapmazlar ve ev işleri için her evde bir Martha hizmet eder.

Fotoğraf: Hulu

Martha: Hizmetçilere verilen isim. Rita ve Cora olarak da hitap edilir.Varlıklı veya üst sınıf ailelere hizmet ederler. Martha’ların çoğu kısır, alt sınıf bekar kadınlardır. Hizmetçi Martha’ların çoğu etnik azınlık gruplardan olup Latin veya Afroamerikan kadınlardır. Ev işleri ve yemekleri onlar yapar. Eğer hizmet ettikleri Zevce bir çocuk sahibi olabilirse, çocuğa dadılık yapma görevi yine Martha’nındır. Çoğu Martha kısır olduğundan çocuk büyütmenin hayaliyle dadı olabilmeyi düşler.

Aunt: The Rachel and Leah Center’ı yönetirler. Cariyelerin eğitimlerinden, doğumlardan ve kadınların infazından sorumludurlar. Dizide Gilead’da okuma ve yazmasına izin verilen tek kadın sınıfıdır. Kahverengi bir elbise giyerler ve yanlarında sürekli hayvan gütmekte kullanılan elektrikli üvendire bulundururlar. Damızlıklar üstünde neredeyse mutlak güce sahiptirler. Gilead rejimi altında yaşayan kadınlar arasında en özgür(!) olanlardır. Gilead rejmini fanatik bir şekilde savunur ve destekler. Damızlık kadınların beyinlerini yıkarken oldukça vahşi yöntemler kullanabiliyorlar. Din, kutsal kitap okumaları ve vaaz, kadının toplumdaki yeri, şiddet, hardcore pornografi ve terapiyi içeren eğitimler düzenlerler. Doğumlarda cariyelere destek olurlar.

Fotoğraf: George Kraychyk/Hulu

Handmaid: Gilead’da Handmaid’ler doğurgan kadınlardır, bir diğer deyişle damızlık kadınlar. Kırmızı elbise giymeleri zorunludur. Çocuk doğurmaları için Kumandanlar tarafından tecavüz edilmeleri yasa ve inanç gereğidir. Sadece üst sınıf erkeklere tayin edilirler. Damızlık kadınlar The Rachel and Leah Merkezi veya diğer adıyla Red Center’da (Rachel and Leah dini kitaplarda geçen Yakup Peygemberin eşleri – Rahel ve Lea -) eğitilirler. Damızlık kadınların kimliği yoktur, gerçek isimlerini kullanmaları yasaktır ve Kumandan evlerine tayin edildiklerinde yeni bir isim alırlar. Bu isimler tayin edildikleri Kumandanın ismi ile anılır. Ornegin, Kumandanin ismi Fred ise, Offred, Glen ise Ofglen şeklinde. (İngilizcede “of” aitlik bildirir. Şu durumda Of-Fred= Offred = Fred’in; Of-Glen=Ofglen ise Glen’in anlamına gelmektedir.) Damızlık kadınların bir evde hamile kalmaları için üç farklı evde üç şansları vardır. Bu üç haklarında eğer sağlıklı bir bebek dünyaya getiremezler, kısırlaşır veya doğuramadan belli bir yaşa gelirlerse Kadın sıfatından da mahrum edilip Kolonilere gönderilirler. Kadınlar kolonilerde genellikle infaz edilirler.

The Rachel and Leah Center: Rahel ve Lea Merkezi, bilinen diğer adıyla The Red Center (Kırmızı Merkezi) damızlık kadınların eğitildiği kurumdur. İsmini kutsal kitaplarda geçen Yakup Peygamber ve eşleri Rahel ve Lea’nın hikâyelerinden esinlenerek almıştır. Aunt’lar tarafından yönetilir ve Angel’lar tarafından muhafaza edilir. Damızlık kadınlar burada sıkı bir gözetim altındadır. Tuvalet ihtiyaçlarını karşılarken dahi mutlaka yanlarında bir Aunt bulunmalıdır. Bir Kumandan’a tayin edilmedikçe damızlık kadınların bu kurumu terk etmeleri yasaktır. Burada Gilead’ın inanç sistemi kadınlara aşılanır. Gilead Hükümeti kurulduğundan bu yana tüm doğurgan kadınlar bu merkeze yerleştirilmiştir.

Fotoğraf: George Kraychyk/Hulu)

The Eyes of God: Tanrı’nın gözleri. Kısaca Gözler. Gilead Hükümeti’nin gizli polisleri olan The Eyes kanunu ve düzeni korumak, kafir ve hainlerin kökünü kazımakla yükümlüdür. Camları karartılmış minibüs kullanırlar. Minibüslerin üstünde kanatlı göz logosu bulunur. Offred’e göre etrafındaki herkes Tanrı’nın Gözü olabilir. Gözler’in toplum içinde ajanlık yapmak dışında şüpheli gördükleri herkesi sorgulama ve tutuklama yetkileri vardır. İstedikleri cevapları alana kadar işkence ve şantaj yaparlar.

Daha iyi bir dünya yaratmak adına kurulmuş bir düzenin yanlış yola sapmasını erkek egemen toplumda yaşayan kadınların hikâyelerine bir distopya üzerinden değinen The Handmaid’s Tale tam anlamıyla gerçek (!) bir korku hikâyesi. Bir gün gerçekleşebilir mi? Asla olmaz dediğimiz neler gerçekleşiyor. Mutlaka izleyin. Yorum sizin.