Dünyada ve takiben ülkemizde henüz ileri bir bir ivme kazanan ve gün geçtikçe yüzümüzü güldüren gelişmelerin yaşandığı veganlıkla ilgili ne biliyoruz? Vegan pratiklerimizin altını hangi düşünceyle dolduruyoruz?

Veganlık ilk olarak 1944’te Donald Watson tarafından ortaya atıldı. Kendisi veganlığı şu şekilde tanımladı: “Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, yumurta, bal, hayvansal süt ve türevlerini dışlayıp bitkiler aleminin ürünleriyle yaşamayı ve tamamen ya da kısmen hayvanlardan üretilen tüm ticari malların alternatiflerini kullanmak şeklinde pratiğe dökülür.”

Veganlık daha sonra Watson’un kurucusu olduğu The Vegan Society tarafından 1979’da, ”Hayvanların gıda, giyim ya da başka amaçlarla maruz kaldıkları sömürü ve zulmün her türlüsünden -uygulanabilir olan en mümkün mertebede- kaçınan ve buna ek olarak insanların, hayvanların ve çevrenin yararına, hayvan kullanımı içermeyen alternatiflerin geliştirilmesini ve kullanımını destekleyen felsefe ve yaşam biçimidir. Beslenme söz konusu olduğunda, hayvanlardan tamamen veya kısmi olarak elde edilen ürünlerin reddedilmesini ifade eder” şeklinde tanımlandı.

Donald Watson
Donald Watson

Veganlığın etimolojik incelemesini yaptığımızda küçük farklılıklar haricinde temelde tanımlamaların benzer ve genel geçer olduğunu görürüz. Pratik olarak veganlık temelde farklılıklar arz etmezken, bu pratiğin altını doldurduğumuz düşünceler farklılık gösterir.

Etik veganlığın önde gelen teorisyenlerinden Tom Regan, hayvanların “bir yaşamın öznesi” olmalarından dolayı haklara sahip olduklarını çünkü inançlara ve arzulara, duygusal bir hayata, hafızaya ve amaçlara yönelik eyleme geçme yetisine sahip olduklarını ve bu sebeple de kendi içlerinde başkaları için ifade ettikleri anlamın ötesinde bir anlamları olduğunu öne sürer.

Regan, “canlı özne olma kriterleri”ni şöyle açıklar: “Canlı özne olmak, sadece canlı olmaktan ve bilince sahip olmaktan fazlasını kapsar. Eğer bireyler inançlara ve arzulara sahipse, canlı öznelerdir. Algı, hafıza, ve gelecek algısı –kendi gelecekleri dâhil-; zevk ve acıyla birlikte duygusal bir hayat; tercih yapma ve iyilik hali isteği; amaç ve istek üzerine eyleme geçme yetisi; psikofiziksel kimliğe sahip olma, canlı öznelerin özelliklerindendir.” 

Tom Regan
Tom Regan

Abolisyonist yaklaşımın kurucusu Gary L. Francione, hissedebilirliğe vurgu yapar. Francione, abolisyonu amaçlayan bir kuramın etik topluluğa dahil olma kriteri olarak hissedebilirliğin ötesinde bir bilişsel kapasiteyi kriter olarak öne sürmemesi gerektiğini savunur. Etik topluluğa üye olmak, başka kişilerin mülkü olmama hukuk-öncesi hakkının tanınmasını getirmektedir.

Hayvanların mülk statüsü ortadan kaldırılmadığı sürece, yapılacak hayvan refahına yönelik düzenlemelerin insanlarda vicdan rahatlamasına sebep olacağından, hayvan sömürüsünün artması ve süreklileşmesine yol açacağını savunan Francione, hayvan hakları hareketinde şiddeti reddeder.

Gary L. Francione
Gary L. Francione

Faydacı yaklaşımın temsilcisi olan Peter Singer ise etik boyutta kararlar verirken hayvanların çektikleri acıyı göz ardı etmemiz için hiçbir mantıklı sebep olmadığını öne sürer. Singer’e göre, fiziksel veya ruhsal acı çekebilen tüm varlıkların eşit değerlendirilmeye layık olduğunu savunur, buna göre, bir varlığın türüne bağlı olarak ele alınması, ten rengine bağlı olarak ayrımcılığa maruz bırakılmasından daha haklı değildir.

Hayvan Özgürleşmesi kitabında: ”Hayvanların ortalama bir insanın zekâsından daha az zihinsel yetenek/zeka göstermesine karşılık, çok sayıda farklı düşünsel/zihinsel engelli insan aynı şekilde az zihinsel yetenek gösterir, eğer daha da az değilse, ki bazı hayvanlar çocuklarla eşit derecede zeka belirtisine sahiptir (örneğin; primatlar Amerikan işaret dilini diğer simgesel dilleri öğrenebilmekte.) Bu yüzden zekâ, insan olmayan hayvanlara, zihinsel engelli insanlardan daha az önem vermek için zemin hazırlayamaz” diyerek zihinsel yeteneği ölçüt alan türcü etik anlayışa karşı çıkar.

Peter Singer
Peter Singer

Yine Hayvan Özgürleşmesi kitabında “Paris İstisnası” diye bilinen bir senaryodan bahseder.

Senaryoya göre: ”Kitabın hayali vegan karakteri Paris’te bir kafede başka yerlerde daha önce yediği bir yemeği sipariş eder. Ancak yemek Paris’te üzerine kaşar peyniri rendelenerek servis edilmektedir ve bundan haberi yoktur. Yemek önüne geldiğinde üzerindeki kaşar peynirini görür.”

Singer yemeğin satın alındığını yememesi halinde çöpe atılacağını öngörerek yemeği yemesi gerektiğini savunur. Bu bağlamda Singer takındığı faydacı/refahçı tavırla Gary L. Francione ve Tom Regan’dan ayrılır.

Bu teorik farklılıklar aslında veganlığın salt beslenme biçimi olmaktan çok belli düşünsel altyapısı olan ve etik kaygılar barındıran bir yaşam biçimi olduğunu göstermektedir.

Başlık İllüstrasyonu: Shinya Okayama