Okuma süresi: 5 dakika

Biraz sonra okumaya doyamayacağınız keyifli sinema sohbeti, aslında yıllar öncesinden ama anısı hala taze hayallere dayanıyor. Sevgili Tufan Taştan ile tanışmamızı hatırlıyorum, daha yeni tecrübe edinmeye başlamış bir sinema programı sunucusuyken bana Özcan Alper ile bir röportaj ayarlamıştı. Daracık bir zamanda o kadar güzel bir sohbetti ki, sonrasında Tufan Taştan ile dostluğumuz devam etti. Kimi zaman filmler üzerine konuştuk, bol bol sinema sohbeti ettik.

Gelelim 28. Ankara Film Festivali’ne… Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği Yarışması’nın sonuçları açıklanıyor ve Tufan abiyle aynı masada onun heyecanlı bekleyişine şahit oluyorum. Ve ‘Sen Ben Lenin’i daha orada, destek ödülü aldığında duyuyorum. Daha orada Tufan abiye diyorum ki: “Sen bu filmi yapacaksın, biz izleyeceğiz ve ilk röportajlarından birini benimle yapacaksın!” diyorum. Ve o zaman geldi çattı, 32. Ankara Film Festivali’nde izleme şansı buldum Sen Ben Lenin’i… Şimdi ise vizyona merhaba derken, kayıp bir Lenin heykelini gardına alarak, bir sorgulama seyri yaşatıyor. Lafı daha fazla dolandırmadan, keyifli sohbetimize geçiyoruz…

“Bu dünyayla ve düzenle bir derdim vardı”

Aslında seni Ankara’da sinema, sahne ve performans sanatları alanlarında yaptığın çalışmalarla tanıyoruz. Sanatın her dalında kendini var edebilen biri olarak, özellikle yönetmenlik alanında kendini nasıl gerçekleştirebildiğini sormak istiyorum.

Kısaca şöyle özetleyebilirim. Üniversite sürecim biraz sürüncemeli oldu. Fizik, Uzay Bilimleri derken kendimi DTCF Tiyatro bölümünde sonra da Ankara İletişim’de çift ana dal yaparken buldum. On yılı aşkın bir zamandan sonra mezun oldum. Bu süreçte üniversite öncesinde de müzik ve tiyatroyla ilgileniyordum. Özellikle performans, ‘happening’ ve sokak tiyatrosu üzerine çalışmalar yapıyordum. Bu dünyayla ve düzenle bir derdim vardı, bir şekilde bu derdimi insanlarla paylaşmaya çalışıyordum. 2010 yılında ilk kısa filmim ‘Ve Jülyet’ ile sinemaya adım attım ve ondan beri de içinden çıkamadım. Sinemanın beni etkileyen en büyük büyüsü sanatın bütün disiplinlerini içerisinde kullanabilmekti. Bu yüzden hala devam eden güzel bir yolculuğa çıktım.

İlk uzun metrajlı filmin “Sen Ben Lenin” aslında gerçek bir hikayeden esinlenerek hikayesini oluşturuyor. Kayıp bir Lenin heykeli ve bu heykelin kaybıyla beraber bulunamama sorunsalı durumu var. Bir yandan sorgulama filmi de aslında, iki dedektifin iyi polis – kötü polis olayını da görüyoruz. Peki, bu hikayenin filme dönüşüm süreci nasıl oldu?

Aslında çok uzun hikaye bu sorunun cevabı. 2015 yılının Kasım ayında başlayan ve bugün son bulan bir yolculuğu var filmin. Temel hikaye dediğin gibi yarım kalmış bir gerçekten yola çıkıyor. ‘Lenin heykeli kasabanın meydanına dikilseydi ne olurdu?’ sorusu üzerinden harekete geçiyor. Heykel gelmiş, tanınmış, dikilmiş ve çalınmış olduğu kabulüyle hareket edip heykeli kimin çaldığı sorusuna odaklanıyor. Kurmacanın kurmacası aslında. Bunu yaparken de polisiye ve kara mizahı harmanlayıp politik bir hikayeyi ele alıyor.

“Biraz gerçek, biraz gerçek üstü…”

Aslında zamansız bir dönemde geçen bir film izliyoruz… Bol animasyon da içeriyor özellikle pencere… Pencereye her gidişte dışarda başka bir olayın gerçekleşmesi (asılı gelinlik, kağıttan gemi, cenaze vb…) sorgulamalar esnasında binanın sallanması gibi ilginç detaylardan, post apokaliptik bir havası da var gibi, ama sanki değil gibi de… filmin bu güçlü imgelenmelerini nasıl kurdun?

Evet zamansız, direkt olarak bir yılı işaret etmiyoruz çünkü bence bazı acılar bir yıla değil, döneme ait. Meselem onlarla hesaplaşmak ve yüzleşmek olduğu için onların yaşandığı tüm dönemleri kendime zaman olarak alıyorum… Pencerelere gelince, filmde seyircinin durup düşünebileceği sessiz anlar yaratan, belli metaforlarla filmin ana omurgasını oluşturan ve hikayeye dair yapbozun parçalarının birleştirildiği yerler benim için. Dediğin gibi biraz gerçek, biraz gerçek üstü.

Belediye binasındaki sorgu odası, filmin ana mekânı aslında. Binanın başka yerleri de kullanılıyor ve final sahnesinde başka bir mekânımız var. Filmin mekân kurgusunu işlerken nasıl bir yol izledin?

Evet, filmin tamamı polislerin karakol olarak kullandıkları eski belediye binasında geçiyor ve pencereler hariç dışarı ile bağını tamamen koparıyor.  Aslında bu da hikayeye ve karakterlere odaklanmamızı sağlıyor. Ama klostrofobik olmamasına da özen gösterdik. Özellikle hikayenin sıkıştırdığı noktalarda, sorgu odasının dışına çıktık. Binanın içindeki tüm mekanları, elbette belli bağlamları gözeterek, görüyoruz: Sorgu odası, polislerin odası, ekiplerin çalışma yeri, mutfak, tuvalet vb…. Mesele, seyircinin hikâyeye konsantre olmasını sağlamaktı.   

“Barış’ın edebiyatçı kimliğiyle senaryoya katkısı çok değerliydi”

Senaryoyu beraber yazdığınız Barış Bıçakçı, “İşe Yarar Bir Şey”in senaryosunda da, Pelin Esmer ile şahane bir ortaklık ortaya koymuştu. Aynı şekilde “Sen Ben Lenin”de de şahane bir çalışma yaratmışsınız. Bu süreçte nasıl bir ikili oldunuz?

Ben, senaryoyu iki kişinin yazmasının daha geliştirici olduğunu düşünenlerdenim. Yazarken birlikte konuşmak, tartışmak, kurduğunuz dünyanın içinde kaybolmak çok güzel oluyor. Tabii mesele yazan iki kişinin uyumunda. Barış ile çok iyi anlaştığımız için, dertlerimiz ve sinemaya bakışımız yakın olduğu için çok uyumlu bir süreç geçirdik. Edebiyatçı kimliğiyle senaryoya katkısı da çok değerliydi.

Ki burada da Pelin Esmer ufak bir rolle bizi şaşırtıyor… onun dışında Özcan Alper, Emin Alper, Vuslat Saraçoğlu ve Çiğdem Vitrinel de yönetmen olmalarına rağmen oyunculuk yapıyorlar… yönetmenlere oyunculuk yaptırmak nasıl bir süreçti?

Evet, benim için çok değerli bir deneyim oldu. Hepsine ayrı ayrı saygı ve sevgi duyduğum yönetmenlerle çalışmak, onları kamera önünde görmek keyifliydi. Aslında onlar için zor olsa da anlatmak istediğimiz öyküye destek oldular, yanımızda oldular, sağ olsunlar.

“Akçakoca’da heykeli göremedik!”

Peki Akçakoca’ya gidip Lenin heykelini görmek istemişsiniz senaryoyu yazdıktan sonra… Neler yaşandı?

Maalesef hiçbir şey yaşayamadık, çünkü Belediye bize heykeli göstermedi. Çeşitli bahanelerle bizi sürekli oyaladılar. Sonradan öğrendik ki heykel bir depoda çürümeye terk edilmiş, ağaç oyma bir büst olduğu için konulduğu yerden nem kapmış, alt kısımları çürümüş… Akçakoca’da olmanın tek güzel yanı, senaryoda yazdığımız karakterlerin bir kısmının gerçek halleriyle karşılaşmak, onlarla heykelin geldiği yılı konuşmak oldu. 

Seyyal Taner film için, Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirini şarkı olarak seslendirdi. Bu şarkının filme nasıl bir his kattığını düşünüyorsun?

Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiirini besteleme fikri senaryo aşamasına kadar gidiyor. Filmi yazmayı bitirdikten sonra aklımızın bir köşesinde hep dolaşan bir fikirdi. Barış Diri çok güzel bir beste yaptı bize sağ olsun, Seyyal Taner de muhteşem yorumuyla can kattı şarkıya. Seyyal Taner’in yaşanmışlık ve hatıralarla dolu sesi, filmdeki o ‘tanıdık olma’ duygusundan hiç çıkmadan salondan ayrılmamızı mümkün kılıyor bence.

“Muhteşem bir ekip yarattığımızı düşünüyorum”

Filmin bol yıldız kadrosu da gerçekten şahane iş çıkartıyorlar, hepsine hayran kaldım, özellikle Binnur kaya ve Mustafa Kırantepe şahane bir ikili olmuşlar. Salih Kalyon muhteşem bir oyunculuk sergilemiş. Nazlı bulum süper… iyi bir oyuncu-yönetmen ilişkisi görüyoruz. Özellikle başrol oyuncularımız Barış Falay ve Saygın Soysal ile, bu iki garip dedektifi oynamaları konusunda nasıl bir süreç ilerlettiniz? Cast oluşumu nasıl yapıldı?

Aslına bakarsanız senaryo aşamasında başlamıştı cast oluşumu. Biz Barış ile birlikte karakterleri yazarken kimi isimleri hayal ediyoruz, yazdığımız karakteri üç boyutlu bir bedende hayal edip konuşturuyoruz. Bu nedenle aklımızda kimi isimler hep vardı. Setin günü belli olduğunda elbette programı uyanlar oldu, uymayanlar oldu ama sonuçta muhteşem bir ekip yarattığımızı düşünüyorum. Sette böyle yetenekli oyuncularla çalışmak güzel bir deneyimdi. Gerçekten çok keyif aldık çekerken. Barış Falay ve Saygın Soysal ile çalışmak ise müthişti, onlarla birlikte birbirinden değerli oyuncuları setimizde ağırlamak, oyunlar kurmak, oyunlar almak paha biçilmezdi.

Çekim sürecinde neler yaşadınız, ilginç bir olay oldu mu?

O kadar hızlı geçti ki ilginç bir olaya hiç zaman olmadı.

Yeni projeler için çalışmalara başladın mı? Neler yapmayı hedefliyorsun?

Başladık. Barış ile birlikte ikinci uzun metrajın senaryosunu bitirmek üzereyiz. Gerisi hayat…