Okuma süresi: 4 dakika

Silecekler düzenli aralıklarla çalışmaya başlayınca daha fazla dayanamadı. Montunu giydi, cep telefonunu ve kulaklığını sırt çantasına tepti. Uyuyanlara, pencereden alık, boş bakanlara aldırmadan şoföre seslendi,

“Kaptan! Burada inebilir miyim?”

Zaten bilmem kaç dakikadır aynı yerde çakılı halde bekliyorlardı. Bulvar birbirine ulanmış kırmızı far ışıklarıyla şişmiş bir aorta benziyordu. Kapı tıslayarak açıldı. Türker paldır küldür indi otobüsten. Her zamanki saatinden yarım saat geç de olsa ayak bastı şehre. 

Yağmur hızını artırıyordu. Türker adımlarını alışık olduğu ritme kavuşturmakta zorlanmadı. Eve gitmeden önce eczaneye uğramalıyım diye düşünüyordu. 

Eczaneye mırıldanarak girdi,

Babam oturduğu yerde uyuklamaya başladı gene… O mama iyi gelmişti ona…

İçerideki hava ılıktı, çilekli şurup kokuyordu. Türker’in burnu ağrımaya başlamıştı. Tezgahın arkasındaki kalfa kasayı toparlamaya dalmıştı,

“….’dan 6 adet lütfen”

Kalfa başını ancak kaldırdı. Floresan ışık altında sesi de teni de soluktu.

“Hastanın kimlik numarası neydi abi?”

“ 12345678…”

Kalfanın gözleri bilgisayarın monitöründe kısa bir süre gezindikten sonra

“Kayıt bulunamadı diyor abi?” dedi kalfa.

Türker kredi kartını uzattı. Daha önce de böyle olmuştu. Raporun süresi bitmiş olsa gerek diye düşündü. Canı sıkıldı ama nasıl olsa yarın medikoda yazdırırım diye mırıldandı. Sabahtan bölüm kurulu vardı. Bölüm başkanı gene bir sürü imalı laf edecekti muhakkak… Türker’den laboratuvarını bodrum kattaki depoya taşımasını istiyordu. Sebebini anlatmıştı ama şimdi hatırlamıyordu Türker. Duymamış gibi yapmayı tercih ediyordu. Toplantı erken biterse deneylerine başlamadan önce bu işi halledebilirdi. Ağzı devamlı kıpırdıyor, belli belirsiz sesler çıkıyordu ince kuru dudaklarının arasından. Kalfa,

 “Bir şey mi dedin abi? “ diye sordu.

“Yok yok.. Sana değil…”

“700 TL tuttu burası. Çekelim mi abi?” 

Türker kalfanın ölgün ve soru soran bakışlarına çabucak yanıt verdi:

“Tabii tabii… Lâzım bunlar.”

Eczanenin sensörlü kapısına çarpmak üzereyken açıldı. Yağmur dinmeye yüz tutmuştu. Montunun şapkasını kafasına geçirdi gene de. Mama kutularının olduğu torbayı sırt çantasına teperken cep telefonunu çıkardı. Hızlı arama sayfasında bakıcı yazan satırı tıkladı. Bir yandan dudaklarını kemiriyor,  bir yandan da dolmuşa yetişmek için adımlarını tekrar sıklaştırıyordu.  

“Buyur Türker Hocam?”

Kadının bıkkın sesine alışıktı. Yaşlı insanlara bakmak zor işti, yıldırıcıydı. Ancak böyle durumlarda kısa ve net cümlelerle konuşmak istediği cevabı almak için en iyi yöntemdi, zamanla öğrenmişti.

“Figen Hanım, babamın ilaçlarını almak için eczaneye uğradım da… Kayıt bulunmadı dedi gene. Keşke hatı..”

Bakıcı Figen sözün tamamlanmasını bekleyemedi:

“Hatırlatmadım çünkü baban vefat edeli bir ayı geçiyor Türker Hocam…”

Düşmemek için en yakınındaki sokak lambası direğine tutundu. Yanından geçip gidenlerin çoğu direğe son umuduymuş gibi dayanan zayıf, uzunca boylu adamı umursamadı. Sadece çok yakınından geçen bir iki çift telefonun hoparlöründen yayılan sesi duydular ve birbirlerine daha da sokulup  hallerine şükrettiler acımasızca…

“Bu böyle olmaz Türker Hocam… Asapların bozulmuş senin. Kaçıncı kezdir arıyorsun bak. Daha kaç kere söyleteceksin babanın öldüğünü bana?” 

Türker elini direkten çekti. İnsanların hâlâ kendisine baktığının farkındaydı. Birkaçıyla göz göze bile geldi. Sonradan o akşamı düşününce iki duygunun izini görüyordu kendinde. Utanç ve o utançtan aldığı haz. Bir an önce eve dönmeliydi. Çantasını sıkıladı, montunun fermuarını boğazına kadar çekti. Hava soğuktu, nefes aldıkça burnunun sızısı artıyordu. Bir ucunda dolmuş durakları bulunan … Sokağı’na saptı. 

***

…. Sokağında her şey beklendiği gibiydi. Çürük diş gibi kararmış apartmanlar, öğürtü gibi dalgalanan kaldırımlar ve kaldırımların üzerinde yeni yeni salınmaya başlamış travestiler, orospular… Sokağın kuytularında parlak gözleriyle onları gözetleyen pezevenkleri yalnızca müstakbel müşteriler görebilirdi. Otoparkın tam karşısındaki matbaadan yayılan sodyum sarısı ışık yabancıydı sadece. Tezini sunum posterlerini bastırdığı matbaaydı burası. Necdet Ustayla konuşmadan anlaşırlardı. Sayfada kaç santim boşluk kalacak, puntolar ne olacak, cildin sırtı düzgün mü değil mi enstitü müdüründen iyi bilirdi Necdet Usta. Türker dükkânın içini önünü ezbere bilirdi ama bu ışık altındaki görüntüsünü bilmezdi. Matbaanın gece açık olduğuna ilk defa bu akşam rastlamıştı. Kapının önündeki sepetleri toplayan kadını da daha önce hiç görmemişti. Otoparkın değnekçisi Tayfun kısık dikenli sesiyle Çiğdem’i esir almaya çalışıyordu. 

“Kim alır lan bu eşantiyon eskilerini? Eski köye yeni adet getirdin ha… Babanın haberi var mı bunlardan? Alooo! Sana diyorum Çiğdem!”

Çiğdem dönüp, “Sana ne be!” demek üzereyken Tayfun,

“Vaaayyy! Türker Hocam! Çantasını takmış dönüyor okulundan…” diye bağırdı.

Türker, mamalar yüzünden ağırlaştığı için omzundan habire kayan sırt çantasını düzelterek kimseye çarpmadan, bakmadan yürüyordu. 

Ne Türker aldırmıştı bu cümleye ne Çiğdem ne de sokaktakiler. Çiğdem son sepeti de içeri taşımıştı. Kepenkleri indirmek üzereydi. 

“Çiğdem sen bilmezsin, ben bu Türker Hoca’nın burnunu ara sıra kırıyorum.”

Çiğdem bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtıysa da yaptığı işe devam etti. Türker’in adımlarının ritmine uygun olarak birbirine çarpan mama kutularının sesini ikisi de bir anlığına olsa da duydular.

“Bak, duyuyor musun sesi Çiğdem? İlk duyduğumda demiştim ki herif yüklenmiş birayı rakıyı gidiyor.. E boş geçmek olmaz bu sokaktan. Dik dik de bakıyor suratıma. Tam önümden geçerken suratına bir indirdim… Kalıbından da utanmadı yığıldı yere.” 

Tayfun hırıl hırıl gülmeye başladı. Çiğdem kollarını kavuştırmuş kımıltısız dinliyordu. 

Türker bir toz kümesiymiş ya da rüzgârda sürüklenen kuru bir yaprak gibi yürümeye devam ediyordu

“Bak hâlâ yolunu değiştirmiyor gerizekâlı mal…  Ne diyordum? Yığıldı yere, çantasının içinden mama kutuları çıktı, iyi mi? Ulan sokaktaki bütün orospular, pezevenkler bile biliyor babasının mortu çektiğini. Bu dallama ne yapıyor? Gidip gidip ölmüş babasına mama alıyor… Seyret bak Çiğdem, neler olacak?”

Tayfun bir bacağını arkaya yaslamış diğerini öne doğru uzatmıştı. Türker önünden geçtiği sırada duvara dayadığı bacağını öne doğru uzattı. Türker tuzağı fark etmediği için patates çuvalı gibi düştü. Tayfun katıla katıla gülüyordu artık. 

“Sen de olmasan… Kalk hadi! Bu sefer elimi acıtmayayım dedim. Kalk lan!”

Tayfun tam adamın karnına tekmeyi basacakken Çiğdem Türker’in kolunu tuttu. Tayfun’a sadece 

“Dur artık!” dedi. 

Tayfun annesinden azar yemiş gibi sus pus oldu. Nefesi düzeltikten sonra ağzının kenarında biriken tükürükleri kolunun tersiyle sildi. Yere düşen sırt çantasından bir kutu mamayı çıkartıp tekme atarak sokağın ilerisine yuvarladıktan sonra Çiğdem’e döndü

“Söyle ona, babası öldü!” dedi. 

Çiğdem, Türker’in kolunu boynuna atarak onu dükkâna götürdü. El yordamıyla sandalyeye oturturken,

“Burnunuz kanıyor, pansuman gerekiyor” dedi. 

Çiğdem’in soğuk, kırılgan elleri ve burnuna dolan pas kokusu Türker’i kendine getirmeye yetti.