Okuma süresi: 3 dakika

Hiçbir amacı olmadan bütün bir öğleden sonra sakince dolaşmanın kendisine yeteceğini
düşünmüştü. Sevmişti bu amaçsızlığını. Aklında, nereden okuduğunu hatırlayamadığı bir dize
dolaşıyordu. Yumuşacık bir sesin ancak çiçek çocuklara verebileceği, allı pullu bir hediyeye
benzeyen bir dize. O yürüdükçe, kendini sürekli hatırlatan dize, bir sessizlikle dökülüyordu
kaldırımlara, adımlar boyu yayılıyordu. İçinde böylesine sessizce akarken dize hükümsüz
sayılırdı. Bir bakan olsa, kendi sessizliği içinde tutuk, hiç saçı okşanmamış yetim bir çocuğu
andırırdı. Dile dökmedikçe elinden tutmuş sayılmazdı şiirin biliyordu bilmesine de yine de bütün
şiirler gibi içinde ses olmayı bekleyen şiiri tutmayı marifet sayıyordu.

“Hiçbir şey değiştiremez,” dedi dile gelmeyen bir dize. Gün içinde yaşananların en az bir
kere başka birine anlatıldığına dair, bilimsel araştırmalara dayanan bir anekdot geldi aklına. Her
şeyin yeni bir biçim alarak sürekli kendini tekrarladığı bu dünyada o da belki bugüne dair içinde
bir yerlerde sürgün vermiş, yeşermiş, filizlenmiş bu dizeden bahsetmeliydi. Gözleri yolun karşısındaki dükkanın önüne attıkları sandalyelerde oturan ilkokul arkadaşlarına takıldı. Bir bakışsızlıkta anlaştılar. Atkısını iyice doladı boynuna. Aynı yerlerin, tanıdık yüzleri arasından içinde bayrak bayrak bir dizeyle geçerken atkısının arkasına saklanıyordu. Tenine dokunan yumuşacık yünün yüzüne verdiği şefkati kendi çocuğundan, şiirinden esirger gibi gizlendi atkısının arkasına. Bir gözleri bile kalmayana dek gizlendi. Tam o sıraydı; koca elli, koca gözlü bir adam geçti yanından, elinin içinde kaybolmuş bir çocuk elini çekiştirerek, kızarak, homurdanarak geçti. Dizesini üflese yumuşatabilir miydi kalbini? Bir dizeyle yumuşar mıydı kalpler? Nedense durdu adam, tuttuğu çocuğunu kucaklayıp omzuna oturttu.

“Dikkat et bu gece dolunay var. Mehtap uyanmasın.” dendiğini ve bir gülmedir yanından
geçtiğini duydu. Kaldırımı dolduran üç kişinin yanından yola attı kendini. Kaldırım bile dar
geliyordu sanki yalnız yürüyene. Bu durumda nasıl bir dizeden bahsedebilirdi?
“Evelallah çok dolunay gördük dikkat ederiz etmesine de biz kurda dönüşen adamlardan
çok adama dönüşmüş kurtlardan çekiyoruz.” dedi incecik bir kadın sesi. Ses, kulaklarından içine
aktı. Burnunun ucunu turuncu atkısından çıkarıp, kâküllerini yana çekti. Bir an gün ışığı aldı gözlerini, kaldırıma döndü yeniden. Sessiz bir gölgeye dönüşmemiş kadınlar için nice dizeler söylenmeliydi. Demedi ama bildi bunu.
Köşeyi döndüğünde, yol üstü kafelerden birinin önünden geçerken bir sesin; “vardı hep anlatacak bir şeylerimiz ama ben hep seni düşündüm. Biliyor musun?” dediğini duydu. Başka bir sesin: “Biraz önce seni şu aynaya yansırken izledim de bir kere daha aşık oldum. Yanına geleyim derken, merdiveni görmemişim. Az kalsın, kolumu, bacağımı kıracaktım aşkım. Bak elimi çarptım.” demesini eski bir hanın girişindeki masada sevgilisine sarılan kadının, “ah canım benim, neresi, göster öpeyim de geçsin.” demesi izledi. İkisinin sesi de kayboldu köşeyi dönmesiyle.

Ardı ardına dizilmiş tespih tanelerine benzeyen günün içinde sevdi bu coşkunluğu. Çarşının kalabalığı içinde hayat, her gün temize çekilebilecek bir şeyi andırıyordu. Kimsenin kimse hakkında aslında bir şey bilmediği eğlenceli bu yerde, bazen büyük trajedilere bakan insanların, “bu nasıl bir dünya,” diye birbirlerine üşüyen civcivler gibi sokuldukları geçti aklından. Çok az meselenin büyütüldüğü, saçma sapan alınganlıkların kırk yıl sonra bile hatırlandığı, insanların sürekli kendisinden kaçmak için bir şeyler yediği, içtiği, güldüğü, dinlediği, konuştuğu, söylediği bu yerde olanların bir tekrarı var mıydı?
Tepsi dolusu buharı tüten çayın masalara bırakılışının, vitrinde uyuklayan kedinin uykusunun, iki
metrekare dükkanda tak, tak, çekiç sesleriyle kundura tamir eden ayakkabıcının müşteriye
gülümserkenki halinin yansımasının bir tekrarı var mıydı?

Neyi tekrar anlatmalıydı? Elindeki kağıtla adres soran yaşlı hanımteyzenin ürkekliğini mi? Mantosundan sarkan ipliği koparmaya çalışan kadının yüzündeki ciddiyeti mi? İçinden taşmak isteyen dizeyi nasıl söylemeden gezdirdiğini mi?

Gün içinde olanları her kim olursa olsun allayıp pullayıp anlatınca mı hafifliyordu insanlar? O da mı hafiflemeli, anlatmalı, anlatmalıydı? Tam bu sırada çalmakta olan telefonunu duydu. Anlatmayla ilgili söylenen bilimsel veriye uygun davranacak, eli telefonunu çantasında ararken çıkan sesleri, çöpü karıştıran karganın gagasının takırtısını, çığlık çığlık martıları, kulağına yapışan
klaksonu, o an duyduğu, duyabildiği tüm sesleri, yazsa roman olabilecek her şeyi her kim olursa olsun anlatacak, anlatacaktı. Bunu yapmasa bile arayana muhakkak, tekrar, tekrar, bıkmadan, usanmadan, defalarca, o rengarenk dizeyi söyleyecek, tekrarlayacak, tekrarlayacaktı.
Oysa konuşma çok kısa sürdü: “Ayda dokuz liraya ek paket almak ister misiniz?”