Tüm estetik algılarımızı darmadağın eden beton, cam ve demir yığınlarıyla kentin formları, gökyüzüne doğru süzülen silüetleriyle; hatta bu silüet yapılarının zaman zaman siyasal ve dini kodlarla gündeme geldiği, toplumsal yaşama doğrudan akseden kent, yeryüzü yurttaşları için nasıl bir yere sahip? Mutenalaşan bir yaşam formu mu sağlıyor, yoksa yozlaşan bir kültür içinde yeniden üretilen bir yabancılaşmayı mı doğuruyor? Henri Lefebvre üzerinden Kentsel Devrim okumaları sonrasında, şimdi de kentin sağladığı çarpıklaşma, tabakalaşma ve rantı, Neil Smith ve Peter Williams yazdığı Kentin Mutenalaştırılması kitabı üzerinden değerlendirmeye çalışacağım. Rantın ve yoz modernitenin soylulaştırılması ancak bu bağlamda değerlendirilebilirdi belki de. Bu nedenle bu yazı, daha önceden yayımlanan Kentsel Devrim: Lefebvre’den bize kalan yazısının devamı niteliğindedir.

Gentrification kelimesinin Türkçeye çevrildiği haliyle mutenalaştırma; soylulaştırılmış, daha seçkin bir yapıya bürünmüş, modernize edilmiş bir kent yapısını arzular. Bu arzu, insanmerkezci bir gayreti taşıdığı gibi, ranta dayalı bir dizi politikayı içerir. Şirketlere yönelik gayet esnek bu politikalar, gelişmekte olan ülkeler için -ki gelişmekte olmak ülkeler için bir süreç değil, sonuçtur- hayli neoliberal imkânların, buyurmuşlukların, kayırmaların, hatta “önüne yatmaların” sınırlarını zorlamaktadır. Çünkü çok olağan bir şekilde, modernize edilmiş kentsel yapılar, sözüm ona “hizmet” adı altında, iktidarların propagandalarına malzeme olabilmektedir.

Mutenalaşan kentsel mekânlar ve kentin sınırları ile kentleşme politikalarındaki kısırlık ve istikrarsızlık…

Kentlerin mega-kentlere doğru evrilip genişlemesi, kimi yerlerinin ve nispeten merkezi konumdaki mekânların, büyük ölçüde kıymetlenmesi ve değer kazanmasıyla sonuçlanır. Merkezdeki eskimiş yapıların, artan değeri karşılayamaması, öte yandan bu mekânın, değeri karşılama olasılığı ve potansiyel rant fırsatının değerlendirilmesi için dönüşüm planlarının gereği meşru karşılanır. Banliyöleşme ve rant farkının belirginleşmesi, orta sınıf istihdamının artması, mekânın merkezileşmesi ve akabinde sermayenin merkezsizleşmesi, bunun için yeni bir merkezi mekânın yaratılmak istenmesi, soylulaştırmanın çok boyutlu nedenleri olarak gösterilebilir. Mekânların soylulaştırılmasında en büyük rolü yeni orta sınıf taşımaktadır. Hatta bu yeni orta sınıfın İngilizcede özel bir tanımı vardır: Yuppies. Eğitim düzeyi yüksek ve yine yüksek bir gelire sahip olan, yeni orta sınıf karşılıklı etkileşimle mutenalaşan/modernleşen kentsel sistem içinde karakterize olan bir kentli sınıftır aslında. Öyle ki; modern bir algı ile şekillenen kentsel beklentileri, bu sınıfı geleneksel-kültür motif ve figürleri barındıran eski kentsel yapıyı kabullenilmez kılar. Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma arzusu bu diyalektik üzerinden gerçekleşmektedir.

Yuppieler dışarı! Mutenalaştırma sınıf savaşıdır.”

Türkiye için düşünüldüğünde; 1950-1980 yılları arasında sanayileşmeye yönelik kırdan kente artan göçün iyice baş göstermesi, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası izlenen ekonomide büyüme politikalarının kent nüfusunda artışa neden olması, kentlerde sosyo-ekonomik sorunlar çıkarmış, konut stokunda yetersizlikler yaşanmış, teknik ve sosyal altyapı ihtiyacı karşılayamamıştır. Gecekondular böylesi bir durumda ortaya çıkarken; yeni sorunlar, yeni çarpık yapılaşmaları doğurmuştur. 1980 sonrası düşünüldüğünde -belki de yerel cumhuriyetin, kendine rol model olarak Fransız cumhuriyetini aldığından mütevellit- üzerine atfedilen “jakoben” (deforme olmuş haliyle tepeden inmeci, yönetimsel olarak buyurgan, muktedir) yapısı ve merkeziyetçiliği, bu dönemde Türkiye’nin değişen küresel ilişkileri ile kırılmaya çalışılmıştır. Değişen bu dengeler elbette devletin denetleme pratikleri üzerinden olmuş ve liberal politikalar yoğunluk göstermiştir.

Bunun devamında, Türkiye’de plan ve stratejiler uygulamadan önce gelmek yerine çoğu kez uygulamaları izlemiştir. Devletin izlediği bu kentsel dönüşüm programları, rant eksenli ve özel sektörün hazır bulunuşuna göre şekillendiği için, politikalar da sonradan belirginleşen sosyo-ekonomik durumlara göre oluşur. Böylelikle mekânın soylulaştırılması ile mekânın ikametine yönelik değişen başta ekonomik şartlardan ötürü sınıflaşma baş gösterir. Değeri artan mülkiyetin eski kullanıcıları, bu artan değeri artık karşılayamadıkları için yerinden edilerek, kentin daha ucuz ve merkeze daha uzak yerlerine taşınmaktadırlar. Yeni orta sınıf ise mutenalaşan bu mekân içinde merkezileşmeye başlar ve bu da sınıflaşmanın iyice gözle görülür hale gelmesine neden olur.

Böylelikle banliyöleşme öncelikle tabakalaşmayı/sınıflaşmayı doğuruyor, kentin içinde soylulaştırma yoğunlaştıkça mutenalaşan mekânların ekseninde yeni yeni yerleşkeler doğuyor, yeni yollara ihtiyaç duyuluyor ve yine yeni yollar, yeni yerleşkelerin yaratımında bir doğurganlık sağlıyor. Bu döngü içinde kentsel sistemin genişleyerek plansız bir şekilde yayılması ile kentin sınırları silikleşerek kayboluyor. Türkiye bağlamında kentsel dönüşümün en çok yaşandığı kent olarak İstanbul düşünüldüğünde, bugün İstanbul’un sınırlarını belirleyebilmek çok güçtür. Çünkü mutenalaştırma ne denli yoğunlaştıysa, etrafında dizilen yeni yapılaşmalar da o denli artmıştır. Çarpık bir kentleşme sonucunda kent; hissiz, ifadesiz bir şekilde taştan, betondan bir yüzey kaplamasına dönmüştür.

Mekânsal yeniden inşa sürecinde Britanya, Melbourne ve İstanbul ile kentleşme

Kentin Mutenalaştırılması kitabının dördüncü bölümünde, Peter Williams’ın belirttiği gibi konut piyasası belirli taleplere verilen hızlı yanıtlarla belirlendiği üzere, genel bir piyasacı (commercialist) soylulaştırma politikasının izlendiğini söylemek mümkün. Neoliberal imkân ve icazetlerin, özel sektörün ve hatta spekülatörlerin hazır bulunuşuna ve rant politikalarına göre dizayn edildiği için yeni toplumsal hareketlilikler doğmuştur. Melbourne için bunlar şöyle sıralanabilir: Metropollerin dışa doğru yayılması ve sanayi alanlarının banliyölere kayması, kent içindeki göçmenlerin taşınmalarını ve onların yerine beyaz yakalı profesyonellerin gelmesini teşvik etmiş ve sağlamıştır. Bu, başlangıçta bireysel girişimler hâlinde olsa da, süreç içinde koordinasyonlu spekülatif bir eyleme dönüşmüştür.

Britanya’daki durum birçok yönden Melbourne ile benzerlik gösterdiği düşünülürken, Britanya’daki kentsel sistemin çok daha kompleks ve kaotik bir yapısı vardır. Bu karmaşık yapının içinde sürdürülen soylulaştırma çalışması, varolan kaotik kentsel sistemi büyük kentlerin etrafındaki daha küçük yerleşkelere kaydırmasına neden olmuştur. Daha kısa bir şekliyle, ıslah edilen kentsel mekanın mevcut halinin sadece yeri veya şekli değişmiştir. Bu yönüyle Britanya’daki soylulaştırma çok daha yaygın ve geniş çaplı görülmüştür.

Kentsel soylulaştırmanın Türkiye ölçeğinde yarattığı, yeni kaotik kentsel sistemler, yeni tabakalaşmalar ve ölçüsüzlükleri diğer iki örneğe nispeten kat be kat fazla ve çok boyutlu olmuştur. Türkiye’nin kentsel dönüşüme ve bu süreçlerde artan kaotik kentsel sistemi, plansız ve çarpık kentleşme ve bunun yanı sıra dönem dönem hızla artan gecekondulaşmaların olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Modern kentleşmenin geç ve düzensiz yaşandığı büyük yerleşkelerde, 1980 öncesi ve sonrası uygulanan plan ve politikalar, politik müdahale biçimlerinin doğrudan sonucundan çok, piyasa koşullarına, toplumun anlık çözümlerine, merkezi ve yerel yönetimlerin karşılıklı etkileşimine göre programlanmıştır. Bu da var olan sorunlara ve kentin karmaşık yapısına dair çözümleyici ve bütüncül bir müdahale imkânı sağlamamıştır.

Aslında Türkiye’nin kentleşme ve kentsel dönüşüm politikaları üstüne çok düşünmeye gerek yok belki de. İmara açılan yerler ve buralarda sürdürülen çarpık kentleşme üzerine kısa bir kroki bakışı atmak, zannederim yeterli olacaktır.

Bu üç örneğe bakıldığında hepsi aynı boyut ve düzeyde değil ama benzer düzensizlikleri doğuran, devletin kentsel dönüşüme dair ürettiği plan ve politikaların bütüncül olmayan ve birçok boyutuyla muğlak kalışı ilintilenebilir. Üretilen politika ve planların gözettiği rantsal bir çıkarın ölçüsü, aynı şekilde kentsel sistemde doğan yeni çarpıklaşmanın ve tabakalaşmanın da boyutunu belirliyor. Çünkü üretilen ve dizayn edilen çözümleyici yapı, kentin tamamını değil, yalıtılan ve soylulaştırılan sınırlı mekânın rehabilitasyonunu gözettiğinden ötürü, ardı sıra kalan tüm karmaşık yapı göz ardı ediliyor. Buradaki sorun ise devletlerin izlediği, neoliberal politikalardan ötürü, devletin aslında kentsel dönüşüm programında tümüyle hâkim olamaması, izlenen planların piyasacı ve piyasa koşullarına göre belirlenmesi olarak gösterilebilir.