Anadolu üzerine detaylı yorumlamaya geçmeden önce biraz ulus-devlet kavramından bahsetmek gerekir.

Türk Dil Kurumuna göre, Ulus; Belli bir sınır içinde yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum. Diğer bir anlamı da; “Derebeylik düzeninin yıkılışı ve anamalcı (kapitalist) düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil, ruhsal yapı ve ekinsel özellikler yönünden ortaklaşalık gösteren en geniş insan topluluğu biçimi. Aşiret, halk, millet, kavim.”

Devlet: “Devlet konusunda pek çok tanım yapılmıştır ve yapılmaya da devam etmektedir. Bu tanımların içinde şüphesiz en benimsenmişi kökeni Georg Jellinek’in ilk baskısı 1900 yılında yayınlanan Allgemeine Staatslehre’de bulunan “üç unsur teorisi” diye bilinen teoriye göre yapılmış olan tanımdır. Bu teoriye göre devlet, insan, toprak ve egemenlik unsurlarının bir araya gelmesiyle oluşmuş bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan belirli bir insan topluluğunun oluşturduğu bir varlıktır.” [1]

Ulus-Devlet: ”Siyasi iktidarın belli bir tarihsel aşamada büründüğü yapısal biçim , ulus ; bu yapılanmanın meşruiyet kaynağı olan kurgu , ulusçuluk ; bu meşruiyet kaynağını tek geçerli siyasi değer olarak kabul ettirmeyi hedefleyen bir siyasi akım olarak algılanabilir.” [2]

1789’da tarihin ilk burjuva demokratik devrim süreci sonrası çıkan bu kavram; kapitalizmin dünyaya yayılma aşamasında, kapitalist üretim sisteminin pazar ihtiyacını karşılamak için oluşturduğu bir sürece tekabül etmektedir. Kapitalizmin oluşturduğu pazarlarının, veya daha üst perdeden sermaye yani burjuvazinin sürdürülebilirliğini ve güvenliğini sağlamak rolüne bürünecek olan devlet yapısının sosyal ve kültürel yönlerden alt yapısını oluşturarak sistemin kendini yenilemesine imkan sağlama süreci diyebiliriz ulus-devlete ekonomi-politik yönünden inceleyecek olursak.

Avrupa’da İngiltere ile birlikte en büyük ekonomi olan Fransa ve Almanya’nın ulus-devlet aşamalarına göz atarsak;

“15’inci özellikle de 16’ncı yüzyılda Avrupa halkını şu belirli kavimler oluşturuyordu:

  • Bugünkü Almanya, Avusturya ve Polonya’nın batısı ile İsviçre’nin kuzeyinde Cermenler,
  • Bugünkü İsveç, Norveç, Finlandiya ve Baltık Denizi’nin doğu sahillerinde Wikingler,
  • Bugünkü Fransa’da Franklar,
  • Bugünkü İspanya’da Vizigotlar,
  • Mora Yarımadası’ndan Viyana yakınlarına kadar Sırp Slavları,
  • Bugünkü Polonya’da Lehler,
  • Polonya’nın doğu yarısından itibaren Rus Slavları,
  • Bugünkü İtalya’da Katolik baskı altında Roma İmparatorluğu’nun doğal yapısı sonucu etnik bakımdan yozlaşmış bir halk ve Lombardlar
  • Balkanlar’da Türkmen, Musevi, Makedon, Rum, Arnavut, Çingene ve Bulgarlardan oluşan Osmanlı İmparatorluk tebaası…

Daha sonra ulusal devlet şekillerini inşa edecek olan, belirleyici kavimlerden Vizigot, Cermen, Frank, Norman ve Slavlar karşısında Büyük Britanya Adası’nda Avrupalı çeşitli kavimlerden göç eden insanların oluşturduğu bir topluluk yaşıyordu.” [3]

Bu bilgiler ışığında;

  • İngiltere’de Sanayi Devrimi veya 1789 öncesinde bir İngiliz ırkından
  • Almanya’da Alman ırkından,
  • Fransa’da Fransız ırkından saf olarak bahsetmenin yanlış olacağını görebiliriz.

Peki bu ırklar yoktan nasıl var oldu veya yaşayan tüm diğer ırkları bir ”Cermen, Frank” ırkları adı altında birleştirdi?

Bunun için Fransız ve Alman tarih yazıcılığına bakmak yeterli olacaktır. Fransa’da Voltaire gibi yazarlar ile birlikte, din tutuculuğuna karşı laik ve ulusçu bir tarih yazımı başladığı dönem Frank veya Fransız ırkının doğuş öyküsü ile karşımıza çıkar. Bu dönemde bir yandan Fransızlar atalarını aramaya başladılar, bir yandan da ulus canlı bir mekanizma olarak ele alınarak yüceltilmeye başlandı. Almanya’da ise, Bismarck’ın birleşik Almanya hayali çerçevesinde devletçi bir anlayış ile tarih yazımı şekillendi. Fransız devrimi Almanya için örnek bir burjuva geçiş modeli oluşturamadığı için Leopold Von Ranke ile birlikte Cermen ırkı incelenmeye başlanarak bir alman ırkının oluşmasının filizleri atılmaya başlandı.[4]

Bu iki tarih yazımı ile birlikte burjuvazi, tarih yazımının ulus-devlet oluşumu ve kapitalist pazarların güvenliği açısından önemini daha fazla kavrayarak yeni ulus-devlet oluşma süreçlerinde bu süreci geliştirerek uygulamaya devam etti. İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ulus-devletleşme süreçleri ile birlikte ”Türk ulusu” yada ”Türkçülük” kavramları daha iyi tartışılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti, en temelinde ekonomi-politik olarak değerlendirmesi yapılacak olursa bir Burjuva Demokratik Devleti’dir. Tarihte eğer sınıfların gelişimini İlkel Komünal Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum ve Komünist Toplum olarak ele alırsak; üzerinde yaşadığımız toplumu ve devlet yapısını başka bir şekilde ifade etmek olanaklı değildir. Fransız Devrimi ve sonrasındaki sürece baktıktan sonra, kapitalizmin yayılmasının ulus-devlet biçimiyle gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak, yaşadığımız ülke için bir Türk ulus-devleti olduğu gerçeği ile karşılaşırız.

Ulus-Devlet anlayışı ile birlikte ulu bir Türk ırkı yaratmaya yönelik çabaları şu şekilde listeleyelim;

“Çinliler bu yeni hükümeti, Tukyu devleti adıyla anıyorlardı. Bu ad Türk kelimesinin Çinlileşmiş şeklinden başka bir şey değildir. Demek ki, o zamana kadar tarih sahnesinde türlü türlü adlarla görülmüş olan Türkler, VI. asırda asıl kendi adlarıyla meydana çıkmışlardır.” [5]

“Gökalp’in hipotezine göre: Orta Asya’da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğüne, bir tarihte “töre” denmiş. “Töreli” anlamında “Türk” diye adlanmış.

…Şaman inancı taşıyan Türkler, ilk Müslüman oldukları zaman İslama gelip mümin ve müttakıy oldular. Ondan ötürü buna Terk-iman denildi. Lafında hafifletilip Türkman oldular. Türkman’ın adı ol vakitten beri konuldu.” [6]

“Arap devleti yıkıldı, o çağlar geçip gitti. Arapların izzet ve şereflerini yükselten ve onların devlet ve ikballerini temin eden zaman geçip gittikten sonra devlet ve idare, Arap olmayan kavimlerin eline geçti, doğuda Türkler, batıda Berberler ve Kuzeyde Franklar gibi kavimler hakim oldu.” [7]

Üstteki 3 alıntıya şu yüzden değindim: İlki 6.yüzyılda bir ırk oluşumundan, ikincisi nitekim daha farklı bir tarihsel dönemden, üçüncüsü ise 9.yüzyıl Selçuklu Döneminden bahsetmektedir. Türkler’in en eski dökümanı olarak nitelendirilen Divan-ı Lügati’t Türk ise 11. yüzyılda yazılmıştır ve ilk türk kavramının buradan çıktığı da yaygın bir görüştür. Ama ana tema Türklerin tarihe kendi anlı, şanlı hikâyeleri ve devasa devletleri ile giriş yaptığı imgesini oluşturmaktır. Halbuki dönemin yabancı kaynakları veya Türk Tarih Tezi doğrultusunda tarih yazıcılığına girişmemiş başka yazarlar ise önümüze şu verileri koyuyor:

“Tu-kü” adıyla tanınacak bir Türk kaviminden söz ediyor. Bumin, Tolisler’in ayaklanmasını Avarlar’a ihbar ediyor ve bunun karşılığında “Avarlar’ın bir hükümdar kızıyla evlenmek istiyor” Aldığı yanıt ise “siz bizim için Altay’da silah yapan kölelerimiz değil misiniz?” oluyor. Tölisler’in ayaklanma hazırlıkları 546 yılına denk geliyor” [8]

“Bu kabileleri Türk-Moğol olarak tanımlamak belki daha doğru olacaktır, çünkü hepsi Türkçe ya da Moğolca konuşmakta ve evlilikler kabileler arasında gerçekleşmekteydi. Erkeklerin kendi kabilelerinden kızlarla evlenmeleri kesinlikle yasaklanmıştı. Temuçin’in gençlik yıllarında bu kabilelerin en güçlüsü Tatarlardı… önemli kabileler arasında Moğalistan’ın tam ortasında yaşayan Kereyitler, daha kuzeydeki Merkitler ve batıdaki Naymanlar bulunuyordu. … Sonuç olarak hem Çinliler, hem de diğer toplumlar Orta Asya bozkırındaki kabilelerin tümüne Tatar adını vermişlerdir.” [9]

Bahsedilen dönem 12. yüzyıl olmasına rağmen tarih yazımımızda Orta Asya’da üstün ırk olan ve güçlü Türk Devletleri kuran “Türk” ırkı aslında bu dönemde dahi tek başına bir ırk olarak ele alınmayarak yaşayan bölge kabileleri farklı isimlerle adlandırılıyordu.

Bu alıntılardan yola çıkarak asında Orta Asya’nın 6. ve 12. yüzyıllar arasındaki tarihsel durumunu tahlil etmek mümkün olacaktır. Hepimizin bildiği gibi o dönemde Orta Asya kabileleri, göçebe kavimler olup bir organize bir devlet veya yerleşik düzen algısından uzak bir yapıya sahipti. Türk Tarih Tezi’nin yukarıdaki alıntılarından yola çıkarak da aslında tek başına saf kalmış bir ırktan her yerde olduğu gibi Orta Asya’da da bahsetmenin oldukça zor olduğunu görebiliriz.

Dönem içerisinde daha genel tabiri ile (Moğol İmparatorluğu’nun kuruluşunda da geçtiği üzere) Bozkır İmparatorluğu veya Bozkır Federasyonu geçtiği görülür. Bu federasyon tek tek Türk, Moğol, Hun, Göktürk, Uygur vb. devletlerin tek başına saf bir ırktan oluşamayacağını, karma bir toplumun lider etrafında şekillenen yapısı ile Bozkır Federasyonu’nun çeşitli evreleri olduğunu gözler önüne sermektedir. Ancak Alman Ulus-Devlet anlayışının ve sonrasında Nazizm’inin Cermen ırkını üstün ırk olarak atfettiği gibi, Türk ulus-devleti de Orta Asyadan kökenlendirdiği “Türk” ırkını üstün bir ırk olarak saf bi şekilde günümüze kadar getirmiştir. Öyle ki bunu da bugün bildiğimiz Farsça,Arapça gibi diller ile beslenerek oluşan bir Türkçe dilini dahi Orta Asya kökeni ile bağdaştırmaktadır. Aslında köken olarak dahi ilk Türk Devleti olarak sayılan yapıların çoğunda Türkçe’den bahsetmek olanaksız olacaktır;

“Hanedanın resmi dili ise, Bugut Yazıtı’nın açıklıkla ortaya koyduğu gibi, en azından başlangıç döneminde, Sagdca’dır.” [10]

Yine ilk Türk kelime olarak nitelenen “Tengri” (Tanrı) Moğolcada da karşımıza çıkan bir terimdir.
“Tengri, Eski Türkçede Tanrı, Gökyüzü; Eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte Gök Tanrı (Kök Tengri) ya da Gök’ün yüce tini (ruhu) dir.”

Öte yandan Osmanlı Devletine baktığımızda;

“Osmanlı Devleti’nde XV. asırdan itibaren her otuz senede bir muntazaman toprak ve ahali sayımları yapılırdı. Askerlik ve vergiye esas teşkil ettiği için, sadece erkek nüfus sayılırdı. Bu bakımdan XVI. asırda Osmanlı nüfusunun 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yarısından biraz fazlası müslümandır. 1844’te 35 milyon nüfusun, 20 milyonu Müslüman; 15 milyonu gayrımüslimdir. Türkler 10, Araplar 7, Kürtler 1 milyondur. İstanbul’un 800 binlik nüfusunun tam yarısı gayrımüslimdir. Toprak kayıpları sebebiyle 1905’te 21 milyona düşen nüfusun, 15,5 milyonu müslümandır. 1914’te 18,5 milyonkişinin 15 milyonu müslümandır. Türkler yine de ekseriyet değildir.” [11]

Buradan yola çıkarak ve bu XVI. asırdaki 30 milyonda bulunan %50’i müslüman saf Türk olamayacağını da söyleyerek, Türk Tarih Tezi’nin de belirttiği gibi Osmanlı Devletinin bir Türk Devleti olmadığı sonucuna varabiliriz. Hatta yine tarih bize Selçuklu Dönemine kadar bir şekliyle saf olmasa dahi varmış olan Türkmenlerin Selçuklu ve Osmanlı döneminde aşağılanan ve uç bölgelere yerleştirilerek sadece savaş için kullanan bir halk olduğunu gösterir. Belki bununla çok karşılaşmayız ama Osmanlı döneminde özellikle Türkmenler bir asimilasyon politikasına maruz kalmıştır. Çoğunluk tarafından uydurulan Kanuni sonrası Osmanlı’nın Türk yapısı bozuldu görüşünün aksine, kuruluştan bu yana Vezir-i azam soyu gayri-müslim’dir. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu sırasında karşımıza çıkan isimlerden bir çoğu ise dönemdeki etkileşmenin doğal bir sonucu olarak Rum’dur. Osmanlı döneminden bir kaç resmi tarih yazımı alıntısı ile Türkmenlere yönelik asimilasyon ve aşağılama politikası:

“Örneğin, Anadolu’daki başkaldırmalar konusunda belli başlı bir kaynak olan ‘Naima Tarihi’ni okuduğumuzda Naima’nın Türk halkı için ‘nadan Türk’ ( cahil, kaba Türk ), ‘etrak-ı bi-idrak’ (idraksız Türkler), ‘Türk-ü bedlika’ (çirkin suratlı Türk), ‘çoban köpeği şeklinde bir Türk-ü sütürk idi’, ‘hilekar Türk’ vb. nitelendirmeleri kullandığını görürüz”

“Hemen hemen bütün Osmanlı tarihçilerinin Türklere karşı tutumu budur, ama bunun yalnız Osmanlılara özgü olduğu sanılmamalıdır. Gerçekten de göreceğimiz gibi Türk halkının karşısında yer alanlar yalnız Osmanlılar olmamıştır. Selçuklular bile, bir süre sonra İranlıların ve Arapların etkisiyle, Türk halkını hor görmeye başlamışlardır.”

“Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetli gelirse kaçarlar.” [12]

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecinde ise, Ulus-Devleti’nin oluşumu Ziya Gökalp ve çevresinin ”bu devlete bir ulus lazım” söylemleri ile kendisini somutlaştırmaktadır. Bu yeni Türk kavramı Orta Asya’da arkeologların ve tarih yazıcıların belirttiği üzerine kara kemikli, esmer olarak belirtilen fiziksel özellikler yerine kendini sarı saç ve mavi göz olarak şekillendirmiştir. Bu ulus-devlete Türk ulusunun atanmasının nedeni ise, nitekim daha az asimilasyona uğrayan laz, rum, ermeni, kürt halklarının atanmasının tarihi bilgi ve geçmişin belirginliği açısından daha zor olması idi. Böylece Osmanlı ve Selçuklu’da asimilasyona uğrayıp geçmişi olmayan bir halka dönüşen Türkmen halkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu olarak belirlendi. Sonrasında ise yukarıda belirttiğimiz Orta Asya efsaneleri abartılarak devam etti. Kuruluş döneminde yoktan bir tarihçi olarak ortaya çıkan Afet İnan’ın Türk Tarih Kongresi sırasında söylediklerine ve yazdıklarına bakacak olursak bu abartmayı kendi gözlerimizle görmek mümkün olacaktır;

“Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir, Türk tarihtir!”

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı, benliğini en çok korumuş olan ırktır. Bununla beraber gerek tarih zamanlarında, gerek tarihten önceki zamanlarda yayıldığı geniş ülkelerde ve sınırlarında yaşayan komşu ırklarla da karışmışlardır.” [13]

“Türkler anayurtları olan Orta Asya’da yontmataş devrini milattan 12000 sene evvel geçirdikleri halde, Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabilmiştir. Diğer taraflarda insanlar henüz ağaç ve kaya kavuklarında yaşarlarken, Türkler, Orta Asya’da kereste ve maden medeniyetini meydana getirmişler, hayvanları ehlileştirmişler, çiftçiliğe başlamışlardır.”

“..Türk çocukları, biliyor ve bilecek ki, onlar, 400 çadırlı bir aşiretten değil, onbinlerce yıllık, ari, medeni, yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir.” [14]

Yani yukarıda yine yanlı tarih yazıcıların belirttiğinin aksine, Türkler tarih sahnesine tarihten bile önce çıkmış. Abartıya devam edelim, hadi her halkı Türk yapalım;

“M.E. 2800 tarihlerinde buraya şarktan Orta Asyalı insanlar gelerek yerleşmişler ve Fenikeliler adını almışlar. …Eski mezarlarda yapılan araştırmalarda çıkarılan brakisefal kafatasları bu ilk Fenikelilerin Türk ırkından olduklarını göstermektedir.”

“…ancak hala Hititlerin Türk olup olmadığı konusunda bir kanıt bulunamamıştır.” [15]

Günümüzde Anadolu’da yaşayan tüm halkları Türkleştirme politikasının kökenini üstteki alıntıda yakalayabiliyoruz.

Sonuç

Ulus-devlet süreçleri daima pazar anlayışını korumak üzere devletin sürekliliğini milletler, ırklar üzerinden sağlamaya çalışır. Bu nedenle Fransız Devrimi öncesinin aksine, ülkeler bir ulusun devleti olarak kurulurlar, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bu durum bir devletin ulusu şeklinde ortaya çıkmıştır. Orta Asya’da farklı halklar ile birlikte yaşayan bir halk, tarih boyunca asimile olmasına ve olması gerektiği gibi diğer halklar ile etkileşime girerek farklı bir şekle bürünmesine rağmen, günümüzde “atalarımız” olarak ele alınmıştır.

Anadolu’da yaşayan 49 etnik halk ile birlikte yaşamanın ulus-devlet anlayışı ile çakışması nedeniyle, diğer tüm halklar “Türkleştirilmiş”, böylece topyekun bir Türk ırkına dönüşmüş bulunmaktayız. Hatta tarihteki var olan “Türkmen” halkı değil, bambaşka ve 1923 sonrası var edilmiş bir “Türk” ırkına. Halklar Hapishanesi olacak bir ülkede yaşamaktansa, ırkın, sömürünün olmadığı yaşamın olduğu bir coğrafyada yaşayabilmek dileklerimle.

Kaynakça:

[1] Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2007
[2] Ozan Erözden, ulus-devlet (1997) s.47
[3] Murat Çulcu, Marjinal Tarih Tezleri, Erciyaş Yay. 2. Baskı, s.94-95
[4] Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay. s.51-52
[5] B.E. Bahar, İktidar ve Tarih, Afa Yay. s.113.
[6] Ziya Gökalp ve Neşri Tarihi’nden Aktaran Hikmet Kıvılcımlı, Dinin Türk Toplumuna Etkileri, Yol. Yay.
[7] İbn-i Haldun, Mukaddime 1, MEB Yay. s.67-68
[8] Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yay. s.57
[9] R. Marshall, Doğudan Yükselen Güç Moğollar, Sabah Kitaplar, Çev. Füsun Doruker, İstanbul, 1996, s.9
[10] J.P. Roux, Aksak Timur, Milliyet Yay., s.59
[11] Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=445
[12] Çetin Yetkin, Başlangıçtan Atatürk’e Türk Halk Eylemleri ve Devrimler,Ümit Yay.,s.13.
[13] B.E.Bahar, Orta Mektepler İçin Tarih’ten Aktaran Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay.
[14] B.E.Bahar, Türk Tarih Kongresi
[15] B.E.Bahar, Orta Mektepler İçin Tarih’ten Aktaran Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay.