Önce müziğin sesini açın.

Ölüm, varlığı bilindiği andan beridir insanlık tarafından kötü, korkulacak bir şey olarak görülür, çünkü insanlardan bilineni alır, onları bilinmeyene götürür. Dinlerin sunduğu öteki dünya, hiç olup yokluğa karışacağını kabullenemeyen insanlığa bir teselli olmaktan başka nedir ki? Bu yüzden insan, dünya üzerinde adım atmaya başlayıp ölümün bilincine vardığı günden beri ölümsüzlüğü arar. Gelmiş geçmiş tüm uygarlıklar, yaşam, ölüm ve ölümsüzlük meselelerini çeşitli mitolojilerle irdelemiştir. Anadolu’da dahi, ölümsüzlüğün sırrını bulan ancak “ilahi bir müdahale” ile kaybeden Lokman Hekim’in efsanesi vardır.

İşte Requiem for a Dream ve Black Swan filmleriyle tanıdığımız Darren Aronofsky de The Fountain filmi ile ölümsüzlük üzerine birkaç kelamda bulunuyor. Hikaye kısaca geçmiş çağların birinde, günümüzde ve yirmi beşinci asırda sevgilisini ölümden kurtarmak için ölümsüzlüğü arayan bir adamın etrafında şekilleniyor. Bunu ya antik uygarlıkların kadim sırlarına erişmeye çalışan bir İspanyol komutan ya da kanserin tedavisini bulmaya çalışan bir bilim insanı olarak yapıyor.

İnsanın belki de en içgüdüsel davranışlarından biri olan sevdiğini, sevdiklerini ne pahasına olursa olsun koruma isteği, hastalığına, derdine bir çare bulma uğraşı oldukça önemli bir rol oynuyor hikâyede. Çünkü, ölümsüzlük arayışı yalnızca kendi ölümünden kurtulmak için bir yol olarak çıkmaz insanın karşısına; sevdiklerinin yanında kalabilmesini sağlamak kimi zaman insanı, kendisi için dahi gidemeyeceği kadar ileriye götürür bu arayışta.

The Fountain

İşte bu arayış, ölümü kabullenme ve kabullenememe anları içerisinde akıp giden film, böylesine duygusal anlamda yoğun bir konuyu sunarken, görsel açıdan da bu yoğunluğa katkıda bulunmayı ihmal etmiyor. Hayat Ağacı gibi dini ve mitolojik birçok görsel sembolü karşımıza çıkarırken, bunları yeri geldiğinde aklın ve rasyonel düşüncenin temsilcisi bilimle de bağdaştırıyor.

Görsellik demişken, Matthew Libatique resmen büyüleyici bir sinematografi ortaya çıkarmış. Clint Mansell’in insanı tarifi zor duygulara sürükleyen ve üç farklı festivalde en iyi film müziği ödülü alan müzikleri ile birlikte filmin atmosferi yaratılmış oluyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, tüm detaylarıyla konunun tamamının anlaşılmasının oldukça zor olduğu bir film The Fountain. Ancak ilk anda motiflerinin detaylarını bilmememize rağmen beğenip zevk aldığımız bir resim, ya da imgeleri ve söz sanatlarını anlamamamıza rağmen okuduğumuzda hoşumuza giden bir şiir gibi. The Fountain filmi, ilk izleyişte görsel ve işitsel olarak oldukça etkileyici bir deneyim yaşatıyor. 

“Bedenlerimiz ruhlarımızın hapishaneleridir. Derimiz ve kanımız,
tutsaklığımızın demir parmaklıklarıdır. Yine de korkmayın. Et çürür. Ölüm her şeyi küle çevirir ve böylece, her ruhu özgür kılar.”