Okuma süresi: 5 dakika

Bağımsız müzik sahnesinde pandemi ve diğer zorluklara rağmen kaliteli üretim devam ediyor. Hem yeni isimlerle tanışmaya devam ediyoruz, hem bir süredir müzik dünyasında yer alan isimler yeni albüm veya teklileriyle kendilerini hatırlatıyor veya karşımıza çıkıyorlar.

Müzikseverlerin bağımsız müzik sahnesinden, özellikle de Sapan grubundan tanıdığı Vincent Baykal Ada bu isimlerden biri. Ada, son olarak yeni single’ı “Odamda”yı dinleyiciyle buluşturdu. Müzisyenin  “İnsanlık, zor bir hastalığın kaosu ve yüküyle boğuşurken, kendimle baş başa kaldığım zamanki duygularımın bir ifadesi ve kendimce bir dengede kalma çabası” diye tanımladığı “Odamda”, dijital müzik platformlarında kendi alanında son dönemde en çok dinlenen şarkılardan biri.

Sapan grubuyla başladığı müzik çalışmalarına tek başına devam eden Vincent Baykal Ada ile online bir söyleşi yaptık, müzik yolculuğunu, pandeminin endüstriyi nasıl etkilediğini ve geleceğe dair hedeflerini konuştuk.

Öncelikle okurlarımız için kendinizden, müzik yolculuğunuzdan biraz bahseder misiniz? Sizi Sapan’dan tanıyorduk, solo kariyerine nasıl karar aldınız, başladınız?

Müzisyen bir ailede doğmuş olma şansına sahibim. Küçük yaşta bir süre piyano dersleri aldım ailemden, ancak çok uzun sürmedi. Ardından ergenlikte punk/punk-rock ile tanıştım. Grup kurma hayalleri kurdum. Green Day’in “Dookie” albümünün bu hayali kurmamda etkisi çoktur. Kısa süre içerisinde gitar dersi almaya ve şarkı yazmaya başlamam çok vakit almadı. 

Müzik gönlümde hep öncelikli bir yere sahip olsa da, hukuk eğitimi aldım. Ve şu an geçimimi bu şekilde sağlıyorum. Üniversiteden kısa bir süre sonra Sapan’ı tekrar kurdum, lisedeki grubumdu aynı zamanda). 2010 – 2017 yılları arasında faaldik Sapan’la. Albüm, EP, single’lar yayınlayıp birçok festivalde ve mekanda sahne aldık. Güzel zamanlardı. Grubun dağılması beni bir süre müzikten uzaklaştırdı. Ancak 2019 yılında tekrar üretmeye başladım.

Tek başına bir proje sürdürmek gibi bir hevesim hiç olmadı esasında. Kolaylıkları olsa da, içten içe grup olmayı yine de tercih ediyorum galiba. Ancak süreç böyle gelişti. Tek başınayken, üretim aşamasındaki karar alma hızı pek tabii artıyor. Büyük bir özgürlük alanı olduğu da şüphesiz. Ancak ne kadar yakınlarınız ve eski grup arkadaşlarınız destek olsa da, bir yalnızlık hissi kaçınılmaz. Bununla var olmayı öğreniyorum bu süreçte. Alışıyorum. Sahne almaya başlarsam, yalnızlık hissini muhtemelen birlikte sahne alacağım arkadaşlarımla daha da hızlı aşarım.

İlk şarkım “Il Etait Une Fois” ’yı 2020 yılının başında yayınladım. Yarı Fransızım. Çocukken Fransa’da bir süre yaşadım, annemden de Fransız kültürünü edindim. Dolayısıyla Fransızca şarkı sözü yazmak, gün içerisinde zaman zaman Fransızca düşünmek doğal bir sonuç sanırım.

Zaten üretim evde yapılıyor

Geçen yılki teklilere bu yılki yeni tekli eklendi. Pandemi dönemi sizin için nasıl geçti, üretiminizi nasıl etkiledi? Bu dönemde müzikal açıdan neler yaptınız?

Pandeminin üretim sürecime olumlu ya da olumsuz etki ettiğini söyleyemem. Muhtemelen pandemi olmasa da müziğe aynı vakti ayırırdım. Zaten üretim evde yapılıyor. İlk şarkımın yayınlanması tam pandeminin başlangıcına denk geldi. Bu süreçte elimden geldiğince ürettim, projemi insanlara tanıtmaya çalıştım, ilk kez bir plak şirketiyle anlaşma yaptım (GTR Müzik).

Sapan ile belli bir ivme yakalamıştık, ancak grubun dağılması ile müzik sektöründen ve ortamından tamamıyla koptum. Tekrar kendimi tanıtmam veya hatırlatmam gerekti. Pandemi belki bu açıdan olumsuz bir etkide bulunmuş olabilir aslında. Zira her şeyi mail veya sosyal medya ortamında yürütmem gerekti. Bu mecraların da belli sınırları olduğu şüphesiz. Buralarda fazla vakit geçirmekten pek hoşlaşmadığımı da söylemem gerekir. Ancak bu dönemin bir nevi olmazsa olmazı oldu. Adapte oldum neyse ki.

İlhamdan ziyade sıkı çalışma

Peki önümüzdeki dönem için hedefleriniz neler, Türkçe yanında diğer dillerde de şarkı sözleri üretiminiz var, yolculuğunuzda ileriki dönemler için kendinize koyduğunuz hedefler nelerdir?

İstikrarlı bir şekilde üretmek, müzikte kendimi geliştirmek esas hedeflerim sanırım. İlhamdan ziyade çalışmanın sonuç verdiğini düşünüyorum zira. Bu süreçte müziğim daha fazla kişiye ulaşırsa, ne mutlu bana. Bir süre Türkçe şarkılara ağırlık vermeyi düşünüyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Ancak üretim süreçlerine ilişkin keskin kararlar vermemeyi tercih ederim. Bu alanda özgürlük gerekli.

Yasal düzenlemeler eksik, dayanışma yeterli değil

Türkiye’deki müzik dünyası pandemide en çok etkilenen ve belki en az destek gören alandı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz. Genel olarak Türkiye’deki mevcut müzikal üretim sizce ne durumda?

Tüm sahne sanatları gibi, maalesef müzik sektörü de pandemiyle birlikte büyük bir darbe aldı. Müzik şu an için geçim kaynağım olmadığı için bu konuda ne kadar söz hakkım var bilmiyorum.

O yüzden iddiadan uzaktan naçizane görüşümü paylaşacağım: İki noksanlık gözüme çarpıyor. İlki sanatçıları koruyacak yasal düzenlemelerin ve kurumların eksikliği (bu kapsamda genel olarak sanatın da teşvik edilmediğini belirtmem gerekir – sıra sanata gelemiyor, bu da bir gerçek). İkincisi müzisyenlerin yeterince birlik ve dayanışma içinde olmadığı. Bu iki unsur aşılmış olsaydı, bu dönem muhtemelen daha az sancılı bir şekilde yaşanırdı. Ancak belirttiğim gibi, bunlar yalnızca kendimce yaptığım birer tespit.

Türkiye’de müzikal üretimin çokluğu, müziğin dijitalleşmesiyle birlikte belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Veya dijitalleşmeyle birlikte imkânların artması, hevesli olanları üretime daha çok teşvik etmiş de olabilir. Hatta üçüncü bir seçenek, her ikisi aynı anda gerçekleşmiş olabilir.

Selman Ada, Debussy, Green Day

Etkilendiğiniz isimler kimlerdir veya tarzlar, müziğinizde?

Doğrudan müziğime kimlerin veya hangi tarzların etki ettiğini açıkçası söylemem zor. Etkileşimin olmaması mümkün değil. Bunun yanında kişisel olarak müziği beni çok etkileyen birçok sanatçı veya müzik grubu sayabilirim. İlk sıraya babam Selman Ada’yı koymam gerekir. Aynı evde yaşadığımız müddetçe, opera, senfoni, konçerto gibi birçok eserinin bestelenişine şahitlik ettim. Eserlerini bizzat izledim. Bazı eserlerini ezbere biliyorum. Baştan sona söyleyecek kadar. Daha ufakken, bazen provalara katılırdım. Orkestradan bir enstrümanistin yanlış bastığı bir notayı tespit edip prova çıkışında babamla kritiğini yapardım. Babamın yeri bu nedenlerle her zaman ayrı olacak benimi için. Duygusal bağı inkâr etmemekle birlikte, salt besteciliğine ilişkin duyduğum hayranlığın da bilincindeyim.

“Klasik” müzik olarak adlandırılan müzikten sayabileceğim birçok besteci vardır. Ama herhalde Claude Debussy’yi belirtmeden edemeyeceğim. Müziğiyle bir dil yaratmış inanılmaz bir besteci. 3 bölümden oluşan “Nocturnes” isimli senfonik eserini herkese öneririm. 4 parmağıma rağmen gitaristliğimin hiçbir şekilde yanına yaklaşamadığı Django Reinhardt da (biliyorsunuz, kendisi enstrümanını iki parmakla çalacak bir teknik geliştirmiş bir müzisyendi) büyük etki yaratmıştır bende. Özellikle akor tercihlerimi yeniden gözden geçirmeme vesile olmuştur. Melodik ve ritmik zenginliğe girmiyorum bile.

Daha basit bir forma sahip olan ve benim de üretip icra ettiğim müzik türüne yakın gruplardan söz etmem gerekirse, eski dönem Green Day, Manic Street Preachers, Radiohead, -M- (Mathieu Chedid), The Maccabbees‘ten söz edebilirim. Bir dönemim de Rancid, BadReligion, Millencolin, Offspring dinleyerek geçti.

Son olarak okurlarımız için eklemek istediklerinizi de alalım?

Müzik dışı bir konu olsa da… İnsanlık ve daha da önemlisi gezegenimiz açısından daha olumlu gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmasını dilerim. Umarım en kısa sürede doğayı bizlere bahşedilmiş bir kaynak olarak görmekten vazgeçeriz. Doğanın ta kendisiyiz. Ve tabii, “ey Covid-19, artık defol” J