Sinemayı çok seven biri olarak; yerli sinema adına iyi bir film seyretmek kadar güzel bir haber duymak da beni heyecanlandırmaya yetiyor. Özellikle bu haber, yerli veya yabancı platformlarda düzenlenen sinema festivali etkinliklerinden geliyorsa daha da bir heyecanlanmama sebebiyet veriyor.

Bu sene 23-29 Eylül tarihleri arasında 26’ncısı gerçekleşecek olan Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde çok iyi uzun ve kısa metraj filmler uluslararası ana kategoride yarışmaya hak kazandı. APP bu filmlerden biri. Prömiyerini Altın Koza’da yapacak olan, kısa metraj filmde uluslararası kategoride finalist olan APP; hikayesi, hikayesini anlatma biçimi, dijital çağa gönderdiği selam, konu bütünlüğü ve tüm bunlara istinaden oyuncu kadrosu ve yönetmeniyle çok özel bir kısa film.

Tüm bunlar söz konusu olduğunda heyecanlanmamak ve APP’nin senaryo yazarı ve yönetmeni Hatice Aşkın ile söyleşi yapmamak mümkün değildi. Beşinci kısa filmine imzasını atan; sinemanın ve edebiyatın tutkunu olan Hatice Aşkın ile festivalin sonuçlarını heyecanla beklediğimiz süreçte son derece kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdim. Hatice Aşkın’ın sinema dünyası içinde başladığı yolculuğunda kısa metrajdan, uzun metraj filme; APP’nin doğuşundan, yapım süreci ve oyuncularına konuşmadığımız şey kalmadı diyebilirim. Çok cesur, ileriki dönemlerde adından sıkça söz edeceğimiz, şimdiden yaptığı işlerle müsemma ve çalışkan bir kadınla daha tanışmış olmanın mutluluğunu yaşamaktayım.

Başlayalım mı? Buradan buyurun lütfen 

Aynur Kulak: Öncelikle biraz sizden bahsetmek istiyorum. Çıkmış olduğunuz ve henüz başında olduğunuz kişisel yolculuğunuzdan bahsederek sinema sevginize kadar gelmek istiyorum aslında. Nasıl başladı sinemayla sizi buluşturan yolculuğunuz? İlkokul döneminde miydiniz? İlk hangi film izlediğinizde hayal kurmaya başladınız sinemaya dair?

Hatice Aşkın: Aslında küçüklüğünden itibaren kitaplarla arası muazzam iyi olan, karne hediyesi olarak anne ve babasından sürekli kitaplar isteyen, tüm harçlığıyla kitap alan, set set kitapları olan ve tüm dünyasını kitaplar üzerine inşa eden hayalperest bir çocuktum. İlkokul yıllarımda kitaplarla aramda kurduğum bu büyülü bağ bir süre sonra kendimi öyküler yazarken bulmama yol açtı. Hatta ilk ödülümü 11 yaşındayken Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Öykü Yarışması’ndan “Karanlık Ormanda Bir Düş” adlı öykümle birinci olarak aldım. Öyküm bir dergide yayınlandı, o dergiyi hala saklıyorum ve arada açıp kahkahalarla 11 yaşımdaki halimle karşılaşıyorum. O yıllarda henüz filmlerle olmasa da ileride senaristliğimin temellerini atacak olan yazma serüvenimle birlikte beni sinemayla buluşturan sonsuz yolculuk başlamış oldu. İlk olarak sinemayla ilgili hayaller kurduran filmler ise Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata ve Bergman’ın Persona filmleri.

-İzmirlisiniz. Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim dalını bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversite’sinde öğreniminize Film Tasarımı üzerine devam ettiniz bildiğim kadarıyla. Akademik anlamda da bilinçli tercihler söz konusu. Okuduğunuz bölümler ilerlemenizde nasıl yardımcı oldu? Yol alma veya sıçrama tahtalarıydılar benim için diyebilir misiniz?

Okuduğum her şey, geçtiğim her yol ve bu yolda karşılaştığım her insan beni sinemaya adım adım götüren yolun taşlarını inşa etti. Kitapları çok sevdiğim için Ege Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Benim kazandığım sene bölümün İngilizce derslerinden dolayı 1 yıl zorunlu hazırlık eğitimi vardı. Hazırlık eğitimim sırasında henüz bölüme başlamadığım için derslerden epey arta kalan zamanım olurdu. Bu zamanlarda bol bol film izlerdim ve iletişim fakültesinde okuyan arkadaşlarımın sinema derslerine girerdim. Bölümümde okurken ise sayısız metin tanıdım. Ege’de okurken sayısız film izleyebilmiş ve metin tanımış olmak benim için kesinlikle önemli bir yol alma hali oldu. Fakülteyi bitirdikten sonra ise formasyon eğitimim için Dokuz Eylül Üniversitesi’ne başladım. Hobi olarak devam eden film izleme serüvenime bu kez film eleştirileri yazmak da eşlik etmeye başladı. Formasyon eğitimim sırasında bir gün materyal dersinin sunumu için sınıfta bir kura çekmemiz istendi. Bir sürü ders anlatma yöntemi arasından kurada bana TV programı çekerek ders anlatma yöntemi çıktı. Elime ilk kez bir kamera alarak Ege Üniversitesi’nde şahane bir akademisyen olan Şerife Yalçınkaya hocamla Eski Türk Edebiyatı üzerine bir TV programı çektik ve ertesi yıl kendimi Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde buldum. Türkiye’nin en iyi sinema okullarından birinde okumak, başta Oğuz Adanır, Ertan Yılmaz, Zühal Çetin Özkan ve Dilek Tunalı gibi akademisyenlerden sinemayı öğrenmek ve fakülteye başladığım yıldan itibaren her sene bir kısa film çekmek ise benim için sıçrama tahtası oldu diyebiliriz kesinlikle.

-Kısa filmler. Öncelikle kısa filmin tanımını soracağım size. Nedir, ne değildir? Sonra sizin için anlamı ne kısa film çekmenin? Kısa film çekmenin sizde yarattığı anlam, anlatım, duygu yoğunluğunu merak ediyorum. Kısa film ne değildir?

Şahane bir soru. Bir şeyin ne olmadığını bilmek, ne olduğunu bilmek kadar önemli bir bilinç hali. Öncelikle kısa film, uzun metraja geçmek için bir basamak değildir. Kısa ve uzun metraj birbirinden oldukça farklı dil özelliklere sahip iki türdür. Türkiye’de kısa film algısı daha çok öğrencilerin çektiği ve yönetmenlerinin bir gün mutlaka uzun metraja geçmesi gerektiği üzerine kurulu. Oysa bir kısa film yönetmeni kariyerini uzun metrajla devam ettirebileceği gibi ömrünün sonuna kadar kısa film çekerek de devam ettirebilir. Hatta bir uzun metraj yönetmeni yeniden bir kısa film çekebilir. Kısa film, amatör olarak yapılan bir iş değildir. Günümüzde bir uzun metrajdan daha yüksek bütçeli, son derece profesyonel olarak çekilen çok sayıda kısa film vardır. Kısa film, sinema literatüründeki gibi salt süre bazlı ve sadece niceliksel tanımlarla sınırları çizilerek tanımlanabilecek bir türden çok daha fazlasıdır. Bilinen tüm kalıplaşmış cümlelerin ve ezberlerin ötesinde, içerisinde yenilik ve yaratıcılık barındıran zekice tasarlanmış, bağımsız, öz bir anlatı formudur. Kısa film çekmek, öznel kainatıma ve başka öznel kainatlara dokunduğum yer. Her kısa film senaryomun uzun bir araştırma süreci oluyor. Bu araştırma ve hep yeni bir şeyler öğrenme serüvenimde her filmle birlikte kendimi biraz daha keşfedip hayatı daha fazla öğreniyorum.

Yukarıdaki soruya istinaden aslında anlatacağınız şeyleri neden kısa film olarak anlatmayı tercih ediyorsunuz sorusunu sormak isterim size?

Gittiğim bir müzede şöyle yazıyordu: “Bu sanki Harikalar Diyarı’ndaki aynadan geçmek gibi.” Görüntüler üzerine düşler kurmak, sihir gibi. Gün ışığının içinize sızması gibi ve o ışığı tüm kozmosa yaymak gibi. Dünyayı sonsuz kere değiştirmek istiyorum ve tüm olasılıklar için kısa film çekmek deneyimlediğim en şahane yöntem.

-Kesinlikle izlenmesi gereken, son derece akılda kalıcı kısa filmler hatta animasyonlar mevcut. Yukarıdaki sorunun benzeri gibi olacak ama uzun uzun anlatmayı seven insanlar olduğumuzu düşünürsek millet olarak, kısa filmler yapmak anlaşılır mıyım kaygısı yaratmıyor mu hiç sizde? Hala 90 dakika süren dizi bölümleri çektiğimizi de düşünürsek özellikle.

Yaratım sürecindeyken sonsuz bir özgürlük alanı içerisinde olmayı seviyorum. Salt ilhamla ve ürettiğim şeyin yaratıcılığıyla ilgileniyorum. Anlaşılır olup olmamak gibi yaratım kaygıları beraberinde otosansürü getireceği için mümkün olduğunca kaygıdan uzakta bir yaratım süreci geçiriyorum. Bir yapıtın, herkesin içerisinde bir katmanına ev diyebileceği ve orayı mesken edinebileceği çok sayıda katmandan oluşması gerektiğine inanıyorum. İyi bir kısa filmde seyirci en az bir katmanda kendini bulur. Büyük bir dönüşümün yaşandığı giderek daha da hızlanan bir tekno-çağın içerisindeyiz. Hızlı yaşam, seyircinin izleme alışkanlıklarını da etkileyecektir. Bu uzun uzun izleme yöneliminin artık kırılmaya başladığını ve giderek insanların daha kısa şeyler izleme alışkanlığına doğru evrileceğini düşünüyorum.

– APP’ye geleceğim fakat APP öncesi dört kısa filminiz var. Bunlardan Siyah Bant 2018 yılında Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen 15. Geleceğin Sineması Yarışması’nda ödül kazandı. APP’ye gelene kadar ki kısa filmlerinizden biraz bahseder misiniz? Nasıl süreçlerdi? Yolculuğunuz sürerken sizi hangi noktalara taşıdı bu filmler?

Film Tasarımı bölümüne başladığım ilk yıldan itibaren her yıl bir film çekmek ve hep üretim içerisinde olmak sinema yolculuğuma başlarken kendime koyduğum önemli bir hedefti. İlk filmimi fakülteye başladıktan üç ay sonra çektim. Aynı yıl beş ülkenin bir araya gelip kendi filmlerini çekeceği Uluslararası Börklüce Sinema Atölyesi’nde Türkiye ekibinin yönetmenliğine seçilerek Sancı adlı ikinci filmimi çektim. Üçüncü filmim Son Akşam Yemeği’ni Kültür Bakanlığı’nın 14. Geleceğin Sineması Yarışması’ndan aldığım ödülle , Siyah Bant adlı filmimi ise aynı yarışmanın 15.’sinden aldığım senaryo ödülüyle çektim. APP’e gelene kadarki dört yıllık film serüvenim sayısız şehir ve festivalde geçti. Bu festivallerde kazandığım finalistliklerle Wim Wenders’in görüntü yönetmeni Claire Pijman başta olmak üzere pek çok uluslararası yönetmen ve yapımcıdan masterclass’lar aldım. Türkiye ve yurtdışındaki üniversitelerde Kısa film yapım atölyeleri yaptım. Tüm bu süreç İzmir – İstanbul arasında yarı göçebe bir hayat yaşadığım oldukça heyecan verici ve şahane deneyimlerdi. Hepsi kendime ait bir odada ilmek ilmek işlediğim hikayemin yeni motifleri oldu ve APP’i ortaya çıkardı.

-APP kısa filminize gelelim. Film 26. Uluslararası Adana Altın Koza film festivalinde prömiyerini yapacak. Uluslararası kategoride finalistsiniz. Tebrik ederim.  APP dijital dünyada geçerliliği olan bir yazılım markasının adı. Gerçekte kaybettiğimiz ne varsa yerine koyan; duygularımızı belirleyen; görünürde hayatımıza devam etmemizi sağlayan bir yazılım. APP nasıl ortaya çıktı? İlk fikir kafanızda nasıl oluştu?

Çok teşekkür ederim, Altın Koza, Türkiye’de en çok yarışmak istediğim festivallerden biriydi. Sarajevo Film Festivali’nde yaptığımız Dünya Prömiyeri sonrası Türkiye Prömiyerimizi Altın Koza’da yapacağımız için oldukça heyecanlıyız. Dördüncü filmim Siyah Bant’ı yeni çektiğim bir dönemde yeni bir senaryo yazmam için bir teklif geldi. O sıralar İstanbul’da yapımcı Emre Oskay’ın yanında staj yapıyordum ve henüz festival sürecini bile başlatmadığım yeni bir filmim olduğu için yepyeni bir film hiç aklımda yoktu. “Do You Trust This Computer” adlı Elon Musk’ın yapay zekanın ölümsüz bir diktatöre dönüşebileceğini anlattığı belgeseli ve Facebook Al Research tarafından üretilen AI yapay zeka bilgisayarlarının tıpkı insanlar gibi kendi dillerini geliştirmeleriyle fişlerinin çekilmesi, fırsat verilirse insanlar tarafından girilen senaryoların sapma eğilimini doğrulayarak tüm dünyada yankı uyandırmıştı. Uzun zamandır zihnimi meşgul eden teknolojinin yan etkileri, APP’in sinopsisini ortaya çıkardı. Bir yandan Siyah Bant’ın festival sürecini yönetirken bir yandan da APP’in yapım serüveni başladı. Ortaya çıkan bu sinopsisle Kısakes Film Festivali Pitching Platformu’ndan ödül kazandım ve APP’in senaryosunu yazma serüvenim başladı. Uzun bir senaryo yazma serüveni sonucunda senaryo da hazırdı ve bu senaryoyla da Kültür Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu’ndan Kısa Film Yapım Desteği kazandım. APP’i hayata geçirecek koşullar artık hazırdı.

-Kalp durmasıyla başlıyor film. Kopma, iletişimin bitmesi ve devam edilemeyen bir hayat. Anne ölümü yerine başka hiçbir şeyin konulamayacağı bir bitiş aslında bunca iletişim aracına rağmen. Hayatın durduğu bir zaman dilimine geçiyorsunuz aslında. Ve dijital ortam… Durdurulamaz bir hızla akıyor. Dijital ortamların, sanal yazılımların insan duygusuna bir katkısı var mı? Bu süreç nereye kadar gider sizce?

Teknoloji hayatlarımızı kolaylaştırdığı kadar hayatımızda yan etkilere yol açan, yarattığı simülatör evrenle insanları sanal bir gerçekliğin içerisine hapseden modern panaptikonlar aslında. APP’te referansı bulunduğu yazılım şirketinin henüz piyasaya sürülmemiş güvenlik aplikasyonunun deneme sürümünü kullanan, başlarda tüm teknolojik ürünler gibi uyuşturan ve keyif veren bir teknolojinin ilerleyen zamanlarda kendi iradesini ortaya koyarak insan üzerinde yaratabileceği psikolojik etkileri irdeliyoruz. Dijital ortamların ve sanal yazımların insan duygusuna büyük bir etkisi olduğu gerçeği kuşkusuz ki mevcut. Fakat etki çift ilüzyonlu bir kavram. Beraberinde yan etkiyi de getirebiliyor. Günümüzde şiirler, öyküler, senaryolar yazan, besteler yapan ve kısa filmler çeken yapay zekalar var. Gidebileceği yer uzay gibi büyük bir sonsuzluk.

-Dünyada da dijital platformların hayatımızı nasıl ele geçirdiğini anlatan çok sayıda film, dizi, animasyon yapılmaya başlandı. Dijital dünyayı hızından dolayı en iyi kısa filmlerle anlatabiliriz diyebilir misiniz?

Sonsuz evet! Ve özellikle distopyalar bunun için biçilmiş kaftan. Dijital bir dünyayı hızından dolayı bir kısa filmle anlatmak anlatı ve üslup arasında yönetmenin müthiş bir denge kurmasını sağlıyor. Uzun metraj kariyerlerinde bu anlatı formu için kısa metraj çeken pek çok yönetmen var. Çünkü modern hayatın ta kendisi.

-Yukarıdaki soruya istinaden dijital platformlar sinema sektörünü nereye götürür? Bu süreç zamanla nasıl ivme kazanır? Çünkü artık sanal dünyadaki herhangi bir gelişmenin en hızlı etkisini başta haberleşmede olmak üzere (telefon, bilgisayar, televizyon vb…) kültür sanat ortamında görmekteyiz. İletişimin en hızlı yolu olan sinemada, televizyonda görmekteyiz.

Lumiere kardeşlerin 28 Aralık 1895’teki ilk sinema gösteriminden günümüze kadar gelen sürece baktığımızda aslında sinemanın büyük bir evrilme içerisinde olduğunu görüyoruz. Dijital platformlarla birlikte seyirci alışkınları değişti. Çağın hızlanması ve ekranların da büyümesiyle birlikte evde film izlemek daha konforlu hale gelmeye başladı. Ancak sinema aynı zamanda bir sosyalleşme aracı olduğu için salonlar sayısı azalsa da her zaman seyirciyi çekmeye devam edecektir. Netflix gibi dijital platformlar olan yeni medya kanalları ve transmedya sinema için umut verici alternatifler. Özellikle festival sürecini tamamlayan filmler için Netflix ve Blu TV vizyona girme şansı bulamayan kısa filmlerin daha çok seyirciyle buluşması adına görünür olma platformları. Bu platformlarla kurulan ilişkilerde kısa film yönetmenlerinin haklarının koruması ve “telif” alabilmesi oldukça önemli bir konu. Sinema ve dijital platformların nasıl bir etkiyle devam edeceğini yaşayıp hep birlikte göreceğiz.

-APP kastına gelmek istiyorum. Çok sağlam bir kastı var çünkü. Tilbe Saran, Janset, Ekin Koç, Tülin Özen, Doğu Demirkol. Oyuncuların her birine ayrı ayrı bayılmaktayım  Nasıl oluşturdunuz bu kastı? APP’yi nasıl anlattınız onlara?

Yaşasın! APP’e ilk dahil olan isim Siyah Bant’tan beri inanılmaz derecede çalışmak istediğim, oyunculuğuna ve enerjisine bayıldığım Janset oldu. Filmdeki başrole en uygun oyuncu olduğunu düşündüğüm için daha ortada senaryo yokken filmin sinopsisiyle ona başrolü sundum. Janset, projenin en başından sinopsisten itibaren filmin içerisindeydi. Birlikte bir yıl sürecek bir senaryo ve karakter yaratım süreci yaşadık. Senaryoya ve oynayacağı karaktere muhteşem katkıları oldu. Cast çok titizlendiğim bir konuydu ve Janset’le de her zaman cast üzerine fikir alışverişinde bulunduk. Anne karakteri için Tilbe Saran çok özel ve biçilmiş kaftandı. Aplikasyonun erkek hologramı için ise uzun bir cast çalışması sonucunda Ekin Koç’un bu karakter için harika bir karar olacağına karar verdik. Ekin, aynı zamanda filmin yapımcısı. O yüzden Ekin’in muhteşem yapımcılığına da bir alt başlık açmak istiyorum. Ekin’le birlikte filmin en iyi şekilde hayata geçmesi için müthiş bir mücadele verdik. APP’e dair en sevdiğim şey, bu filmdeki hiç kimsenin tek bir sıfata sahip olmaması. APP, muazzam bir ekip çalışması sonucu ortaya çıktı. Tülin Özen ve Doğu Demirkol’un sahnelerini ise onlardan başka kimse oynayamazdı. Filmin en renkli ve en eğlendiğim karakterleri oldular. APP’in senaryosunu onlarla paylaştıktan sonra her biriyle özel olarak karakterleri üzerine çalıştık. Bu karakter ne giyer, nasıl kelimeler kullanır, nasıl bir tonlamayla konuşur? Karakterleri üzerine karşılıklı fikir alışverişinde bulunarak en doğru karakter temsillerini yarattık.

-APP’nin bir dram olduğunu düşünürsek Janset’i mesela bir dram filmi içinde görmek hem şaşırtıcı hem de çok güzeldi. Konu, anlatım ve oyunculuk olarak kısa film deyip geçemeyeceğimiz bir film olmuş APP. Altın Koza Festivali’nden ödülle dönmesini canı gönülden isterim bu kapsamda. Bunun dışında katılacağı başka festivaller de olacak mı APP’nin?

Ne mutlu! Çok teşekkür ederim. Bu rolü Janset’e sunmamdaki sebeplerden birisi tam da buydu. APP’te seyircinin alışkın olmadığı, ezber bozan, alışılmışın dışında bir Janset’le buluşacak seyirci. Elbette! APP’in Türkiye ve yurtdışı festival sürecini yeni başlattık. Bizleri iki yıllık uzun bir festival süreci bekliyor. Festivaller dışında gösterim ve söyleşilerle de APP’i seyirciyle buluşturma planlarımız var. Altın Koza sonrası 18 Ekim’de İzmir’de bir gösterimimiz var. Film sonrası Janset ve Ekin Koç’la birlikte bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

-Bu soruyu sormadan bitirmeyeceğim: Uzun metraj projeniz veya projeleriniz var mı? Bu anlamda uzun metraj ile ilgili düşüncelerinizi de sormak isterim. Sizce kısa metraj ile arasındaki farklar neler? Daha doğrusu uzun metraj film çekme isteğiniz var mı?

EVET! Bitirme tezim olarak yazdığım bir uzun metraj var. APP’e başlarken onu hep kariyer yolculuğumun beşinci ve uzun metraj öncesi son kısa filmi olarak tahayyül ettim. Özellikle APP uzun metraj konusunda bana çok cesaret verdi, kendimi güçlü ve hazır hissediyorum. Ancak yolculuğuma uzun metrajla devam ederken asla kısa filmi tamamen bırakmak gibi bir niyetim yok. Tıpkı Lanthimos’un Nimic’i gibi uzun metraj sonrası kısa film de çekmek istiyorum. İyi bir kısa filmi uzun metrajdan ayıran en temel özellik, sonsuz bir özgürlük formunda sahip olduğu zeka yoğunluğudur.

-Genç bir yönetmen olarak Türkiye’de sinema sektörü gelişiyor mu yoksa gelişmekte olan bir ülke miyiz? Bu soruyu salt sinema sektörünü düşünerek değil; seyirciler kapsamında da yanıtlamanızı isterim. 90 dakikalık diziler çekiyoruz çünkü bu isteniyor; sürekli komedi tarafından seyirciyi sinema salonuna çekmeye çalışıyoruz çünkü halkın buna ihtiyacı var gibi söylemleri nasıl buluyorsunuz?

Türkiye sineması gelişiyor, son yıllarda özellikle arthouse alanında son derece heyecan verici yapımlar çekildi. Bağımsız sinema adına çok umutluyum. Ana akımda ise elbette işler çok daha farklı. Vizyon filmlerinin seyirci sayısı kaygısı yapımcıların seyircinin isteklerine ve en çok tercih ettiklerine göre sipariş filmler yapmasına yol açabiliyor. Arthouse ya da ana akım ne tarz film yapılırsa yapılsın “iyi film” yapılmasından yanayım. Halkın ihtiyacı var denilerek seyircinin gişede sürekli kötü komediye maruz bırakılmasını gerçekçi ve rasyonel bulmuyorum. Kara mizah için inanılmaz malzemeye sahip bir ülkede yaşıyoruz. Değerlendirileceği günleri heyecanla bekliyorum.

-APP’ye Altın Koza’da başarılar diliyorum. Umarım uzun metraj filmleriniz de olur Hatice Hanım. Bir kadın olarak yaptığınız her işi çok değerli buluyorum. Söyleşi imkanı verdiğiniz için; emeğiniz ve yaptığınız işler adına sinemayı çok seven biri olarak çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. 🙂