Sınırlı dünyanın sınırlı kaynakları sınırsız insan iştahının sürdürülemez baskısı altında hiç olmadığı bir hâle dönüşmek üzere. Ancak henüz kılıçlar çekilmedi. Sınırsız büyüme ve tüketme davranışına yabancı olan doğal sistem, kapasitesinin sınırlılığını bize göstererek aslında bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Tükeniyoruz!

Sınırlı doğanın sınırlı kaynakları sınırsız tüketim davranışının baskısıyla adeta boğazlaşıyor. Bir yandan kaynakları kullanırken, diğer yandan bu kaynakların işlenmesi ve dönüştürülmesi aşamasında ve sonrasında ortaya çıkan artık ürünler ve ürünlerin kendisiyle doğayı baskılıyoruz. Bu amaçla ülkelerin sahip oldukları biyokapasiteleri ile ekolojik ayak izleri arasındaki ilişkiyi incelemekte fayda var. Çünkü bu ilişki bize aynı zamanda doğanın gözetilmesi hassasiyeti hakkında da fikir verebilir.

Biyokapasite vs Ekolojik Ayak izi
Ülkelere ve bölgelere göre biyokapasite ile ekolojik ayak izi ilişkisi

Ülkelere ve bölgelere göre biyokapasite ile ekolojik ayak izi ilişkisi

Bu ilişkiyi yansıtan grafik incelendiğinde iki şey dikkati çekiyor. İlki Guyana’nın yeri ve petrol üçlüsü ülkeler olan Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve ABD’nin yerleri. Guyana’yı biyokapasite bakımından zirveye taşıyan şey sahip olduğu ormanlar. Ülke topraklarının yüzde 80’i ormanlık alanlardan oluşuyor. Bu durum Guyana’ya muazzam bir biyoçeşitlilik sağlıyor ve bu biyoçeşitliliğin neredeyse yüzde 70’ine el değmemiş. Ekolojik ayak izi ise 2,3 ve bu da dünya ortalamasının altında. Aslında bu daha düşük olabilir ancak madencilik faaliyetleri ve petrol endüstrisi orada da bu değeri yükseltiyor.

Diğer ilginç durumu yani petrol üçlüsünü ise bu kadar kötü duruma sokan şey, sahip oldukları petrol yatakları ve ekosistemleri. Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerinin çöl ekosistemi ile yine ABD’nin tarumar edilmiş ekosistemi düşünüldüğünde bu ülkelerin biyokapasitelerinin düşüklüğü anlam kazanıyor. Ekolojik ayak izlerinin yüksekliği ise adı üstünde petrol ülkesi olmalarından kaynaklanıyor. Ayrıca tüketim alışkanlıkları bu 3 ülkede de aşırı derecede kontrolsüz.

Ortalama bir Amerikalının iştahı hepimizi yemeye yetecek düzeyde. Bu durum diğer iki ülke için de geçerli. Paranın ve gücün hakimiyetini fazlasıyla hissettirdiği bu 3 ülkede tüketim skalası hepimizin tahayyülünün çok çok üstünde.

Örneğin ABD’de her 1000 insandan 809’u araba sahibi. Bu değer Kuveyt’te 527, Birleşik Arap Emirlikleri’nde de 313. Dünya ortalaması ise 219. Bu örneği zenginlikle de açıklamak mümkün ancak benim üzerinde durmak istediğim nokta bu arabaların ortalama motor gücü. Çünkü motor gücü aynı zamanda tüketilen fosil yakıt hakkında da bilgi veriyor. Ortalama bir Amerikalının yıllık benzin tüketiminin 1600 litre olduğu düşünüldüğünde durumun vahameti ortaya çıkıyor.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak ben başka bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. O da grafiğin biyokapasiteyi sıfır olarak gösteren çizgi üzerinde olan ülkeler. O ülkelerin büyük çoğunluğu yoksul Afrika ülkeleri. Teknolojinin az, “modern” hayatın zayıf ve yaşam koşullarının “zorlu” olduğu bu ülkelerde hem ekolojik ayak izi düşük hem de biyokapasite. Yani sömürü gibi durumları düşünmeden baktığımızda gayet makul ve olması gerek bir çizgide gibi duruyorlar. Ancak öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Zimbabwe Diamonds
(Fotoğraf: AP Photo)

Ekolojik ayak izlerinin düşüklüğü yaşam tarzlarının mütevazılığından değil, sömürü, besin kıtlığı ve savaşlardan ileri geliyor. Özellikle elmas madenleriyle ünlü Bostwana, Zimbabve, Angola, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sierra Lione ve Liberya gibi ülkeler incelendiğinde bu durum daha açık ortaya çıkıyor. Sadece bu beş ülkenin ekolojik ayak izi ortalaması 1,5. Evet, dünya ortalamasının yarısı. Ancak bu ülkelerin elmasları için, bu ülkeleri kalbura çeviren Kanada, Hollanda, Belçika, İngiltere gibi ülkeler ise dünya ortalamasının neredeyse iki katı ayak izine sahip.

Diğer bir dikkate değer konu ise insani gelişmişlik indeksi ile biyokapasite arasındaki ilişki. Yani insani gelişmişlik indeksi artmasına karşılık, küresel ölçekte tüketimimiz hızla arttığı için biyokapasite azalmaya devam ediyor. Bu durum da, insani olarak gelişmenin, doğa açısından pek bir pozitif anlam taşımadığını ortaya koyuyor. Biz ne kadar indeks bazında “refaha” kavuşursak kavuşalım, doğa tükenmeye devam ediyor.

İnsani gelişmişlik indeksi ile biyokapasite arasındaki ilişki

İnsani Gelişmişlik İndeksi vs Biyokapasite
İnsani gelişmişlik indeksi ile biyokapasite arasındaki ilişki.

Doğa tükenmeye devam ederken bu duruma karşı herhangi bir önlem alınmıyor mu? Elbette alınıyor. Ancak küresel ölçekte paranın bu kadar önemli ve zenginleşmenin bir iyilik ile kalkınma göstergesi olduğu gerçeği bu önlemlerin anlamsızlaşmasına neden oluyor.

Son olarak şunu diyebilirim ki; önlem alınsa bile bu tahribat trendi henüz pozitife çevrilebilmiş değil. Nitekim bir yandan ozon tabakası deliği tamamen kapanırken ve insanların çevre bilinci artarken, diğer yandan habitat kaybı, ormansızlaşma ve karbon salımını hızla artan bir seyir izliyor. 20 yılda yaklaşık 2 milyon kilometrekare ormanlık alanın ortadan kalktığı düşündüğünde (bu da 3 Türkiye büyüklüğüne eşdeğer) gerçekten yapacak çok işimiz var. Hızla tüketiyoruz: İnsanı, doğayı ve hatta evreni.