Lisa Campbell, 2015’te mülteci seli için sağlık yardımına Yunanistan’a geldiğinde sadece birkaç hafta kalmayı planlıyordu. Ama geçen hafta aniden kapanana kadar bir mülteci kampı yönetti. Altı torunu olan bir büyükanne neden ailesini ve işini, Yunanistan’daki mülteci krizi için bıraksın ki?

2015’te vücudu kıyıya vuran üç yaşındaki Alan Kurdi‘nin haberleri (Türkiye basınında Aylan Bebek olarak verildi.) verilene kadar Amerika’daki çoğu insan gibi benim de mülteci faciasından haberim yoktu.

Ama buraya gelip can yeleği yığınlarını ve kıyıya saplanmış botları gördüm ve olayın gerçekliği ancak o zaman farkına vardım.
İşten izin aldım, Yunanistan’da 45 gün kalmayı planlıyordum. Evi olan, doyurulmuş ve temel ihtiyaçları giderilen insanlar bulmayı varsayıyordum.

Midilli’deki o sabah, balkona çıktığımda Türkiye’den gelen dokuz botu görebiliyordum. Botların çok doldurulduğunu duymuşsunuzdur, ama 10 kişilik bottan 50 kişinin inmesi yıkıcıydı. İnsanların bottan inip kaç kez yeri öptüğünü anlatamam. Derinden etkiliyor.

Gördüklerimi kavramak çok zordu. Duyduğum hikayeler beni dehşete düşürmüştü. Ama bir yandan da yardım edebildiğim ve kuru giysiler giydirildiğinde oyuncak aramaya başlayan çocukları görebildiğim için mutluydum.

Günlerce kıyıda gelen botları beklerken deneyimlemediğim bir duygu yoktur muhtemelen. Böylece Yunanistan maceram başladı.

Atina’nın kuzeyindeki anakarada bulunan Oinofyta kampına vardığımda, çadır ve ordu yemeklerinden başka bir şey yoktu. Mülteci deneyimim yoktu, ama yardım edebilirdim. Katrina Kasırgası’ndan sonra, “Üzerine Düşeni Yap” isimli kar gütmeyen bir projenin başlamasına yardım ettim. Önceden facia alanlarında çalışmıştık, ama bu ilk mülteci faciamızdı. Daha yeni yeni bir şeyler yapmaya başlamıştım. Organize ettim, planladım ve uyguladım.

Yunanistan’da bir ayım dolduğunda, Amerika’dan bir bağışçı istediğim kadar kalabilmem için bana sponsor olabileceğini söyledi. Ben de kocamı arayıp “İşimden ayrılıp Yunanistan’da kalmak istiyorum” dedim.

Kısa bir süre sonra, geçen yıl Haziran’da, Oinofyta kampının müdürlüğünü devraldım. Başlama konusunda biraz korkuyordum, ama içimde bir yerlerde bunun doğru şey olduğunu biliyordum. Bu insanların kendilerine bakan, onlar için savaşan, onları savunan birine ihtiyacı vardı.

Bir ay önce Yunan hükümeti kapattığında 18 aydır bu kampı yürütüyordum.
Bence bu iş biraz annelik gibiydi. Dört çocuk ve birkaç evlatlık çocuk büyüttüm ve burada yaptığım iş inşa ve elektrik ekipmanı kurulumu gibi şeyleri içerse de, aslında daha çok annelik yapmaktı.

Evliya falan değilim. Sevginin bir seçim olduğunu öğrendim. Bazı dokunaklı anlar pek de sevmediğim insanlarla ilgiliydi. Kampın kapanacağını öğrendiklerinde, o insanlar bana geldi ve “Benim için bir anne gibiydin, sensiz ne yapacağımı bilmiyorum.” gibi şeyler söylediler. Ve o zaman onlarla ilgilenme ve sevildiklerini hissettirme amacıma ulaştığımı hissettim. Önemseniyorlardı, unutulmamışlardı.

Kamp kapatılıyorken, eşyalarımızı almak için zamanımızın olduğunu söylediler. Kampta çeyrek milyon euro ederinde mal vardı. Yunan hükümeti, 24 saatten daha az bir sürede hepsini almak için üç saatlik süre verdi.

Bu olduğunda, Facebook’ta şunu paylaştım: “Benden bu kadar. Onlar kazandı, herkes kaybetti.” O gece muhtemelen en kötü gecemdi. Böyle bir bürokrasiyle, hiçbir anlamı olmayan bir bürokrasiyle nasıl savaşırsınız?
Ertesi gün telefonumda “Ne yapabilirim? Yardıma geleceğim .” gibi bir sürü mesaj vardı. Ve “Tamam bunu yapabilirim. Birlikte bunu yapabiliriz.” diye düşündüm.

Eşyalarımızı almamıza izin verdiklerinde, ayrıca kampın tekrar açılma ihtimali olduğunu söylemişlerdi. Zamanını söylemediler, ve ne zaman sorsam “Diğer kamplarda yer kalmadığında.” cevabını alıyordum.

Tüm Yunan adalarının aşırı kalabalık olduğunu biliyorum. Üç-dört günde 500 kişiye hizmet edebilecek bir kampım var. Mülteciler neden burada değil?
Kampımızdakiler “mülteci” kelimesinin pis bir kelime olduğunu düşündü. Ama onlar hayattan senin, benim istediğim şeyleri istedikleri için mülteci. Mühendisler, avukatlar, öğretmenler, müzisyenler, sanatçılar, polisler- hayatın her kesiminden insanlar vardı. Aynı senin benim gibiler.

Mültecilerle birçok Yunanı tanıştırdım. Mülteci korkusunu aşmanın tek yolu bu. Güven vermedikleri için yardım edemeyen büyük şirketlerin kullandıkları yolları kullanarak insanlara yardım etmemi sağlayan muazzam ilişkiler kurdum.

Yunanlar birçok yönden kalplerini açtılar, ama hükümetleri ve büyük sivil toplum örgütleri öyle değildi. Geçen kış borular donduğu için su içemediğimiz bir dönem olmuştu. Bir Pazar günüydü. Sorumlu olması gerekenleri bilgilendirdim, bize biraz su temin edebilecekleri “en erken, en en kısa süre” Salı günüydü.

“İnsanları susuz 48 saat bekletmemi mi söylüyorsunuz? Ne yapmamızı bekliyorsunuz?” dedim.

Tanıdığım yerel bir lokantacıyı aradım ve suya ihtiyacımız olduğunu söyledim. İki saat içinde, bir kamyon gelmişti. Burada doğru için savaşmama yardım eden harika insanlarla tanıştım, bunlar sadece mülteciler değil, Yunanlar da.

Çoğumuz kendimizi sağlama alma isteğiyle doluyuzdur. Hayatın tüm gün herkesten emir almakla geçtiğinde, itibarını kaybedersin. Çadırların arta kalanlarıyla çanta yapma işine başlamak gibi çılgın bir fikrim vardı. Temin ederim ki, çalışanlar kamptaki en mutlu insanlardı, çünkü oturup sığınma hakkı mülakatını beklemekten başka yapacak bir işleri vardı.

Hala aynı amacı güdüyorlar. Bu günlerde 18 kişi işe alındı. Geçen ay, Oinofyta Eşyaları için yeni bir bina kiraladım, yakındaki Dilesi topluluğuna taşınacaklar. Şu an Amerika’da bunları toplu olarak almak isteyen şirketler ve alıcılar var. Bunu Yunan işi(ticari faaliyet anlamında) olarak kayıtlara geçmesinden bir toplantı uzaktayız, ve işin sahibi bu insanlar olacak.

Babam bir deniz subayıydı, ve kocam da Amerika Sahil Güvenlik’te çalışıyordu, yani iki yılda bir taşınıyorduk. Veda etmeyi öğrenmek yaşamımın bir parçası, ki bu da kamptaki en zor şeylerden biriydi. Gönüllüler ve yaşayanlar sürekli değişiyordu.

Vedaların en zoru dört yaşındaki Mustafa’ya veda etmekti. İsveç’teki babası ve büyük erkek kardeşine kavuşmak üzere annesi, kız ve erkek kardeşiyle bekliyorlardı. Onları 16 aydır tanıyordum, ve bu küçük beyefendiyi çok sevmiştim. Ofisimde oturur ikimizin de kamp müdürü olduğunu söylerdi. Küçücük bir vücutta kocaman bir karakter taşıyordu.

Aile olarak tekrar kavuştukları için aşırı mutluydum ama bir yandan da üzgündüm çünkü onlarla tekrar görüşebilme ihtimalim baya azdı.
Kendi çocuklarım “Anne ne zaman geleceksin?” diye sorup duruyorlar.
Bilmiyorum. Gönüllü vizem 22 Aralık’ta bitecek, belki de o zaman dönerim -çünkü Yunan hükümeti daha fazla kalmama izin vermez.

Umarım buradaki mirasım, tüm o iletişim kurduğum insanların -mülteci yada Yunan- onları umursadığımı her zaman hatırlamaları olur. Umarım özel ve önemli olduklarını hep hatırlarlar. Umarım bu ilgiye değdiklerini bilirler.
Kocam “Eve döndüğünde ne yapacaksın? Kamptan gelip geçen 2,000 insana annelik yaptın.” diyor.

Bir şahit olarak kalacağım. Burada olanları anlatacağım. İnsanlara hepimizin insan olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Kaynak: BBC