Bu yıl 66’ıncısı gerçekleştirilen ve 11 gün süren Berlin Film Festivali bir önceki pazar akşamı son kez perdelerini açtı ve kapattı. Sinemaya adanmış bir görkemli mabed havasında gecen festivalin bu yılki teması ise özel olarak göçmen ve sığınmacı sorunları idi. Festivalin en büyük ödülü yani “Altın Ayı Ödülü” ise İtalyan yapımı Fuocoammare yani Denizdeki Yangın isimli bir sığınmacı belgeseline gitti.

Belgesel sık sık okuldan kaçan ve kendini Akdeniz kıyı hattına atan 12 yaşındaki İtalyan bir çocuğun gözünden, günümüzde yaşanan insanlık ayıbına ışık tutuyor. Akdeniz’in ortasında küçük bir ada olan Lampedusa, mülteciler için hem ümidin hem de ölümlerin simgesi olmuş durumda.

Festival yönetimi de çeşitli kereler festivalin başladığı İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarında Avrupa’da büyük bir sığınmacı sorunu yaşandığını hatırlatarak sığınmacı sorununun acilen çözülmesi gerektiğine dikkat çekti.

Festivalde etkili Amerikan izi

Jüri başkanlığını Meryl Streep’in yaptığı festivalin açılış filmi ise yine Hollywood’dan tanıdık bir isim; Coen Kardeşler’den geldi. Barton Fink, Big Lebowski, Fargo, True Grit gibi alternatif filmleri ile tanıdığımız kardeşler bu kez kendilerini Hollywood’un “altın dönemi” yani 1950’li yıllarda yapılan büyük bütçeli filmlerinin bir parodisine vermişler ve Hail Ceasar adlı filmde başrol oyuncusu kaçırılan bir prodüksiyon şirketi etrafında bir dönem filmi yapmışlar.

Hollywood’un bir süredir fikri altyapısı da görüntüleri kadar sağlam olan filmlerle Avrupalılara kur yapmakta olduğu düşünülürse Amerikan sinemasını Avrupa sinemasına karşılıklı ısındırma çabalarının Berlin’de de tüm hızıyla sürdüğü söylenebilir. Hatta yaşamboyu onur ödülü alan Alman asıllı görüntü yönetmeni Michael Ballhaus’u bile belki bu okuma çerçevesinde değerlendirebiliriz.

Fuocoammare
Fuocoammare

Sanatçı bir aileden gelen Ballhaus Alman sinemasında adını iyice duyurduktan sonra yani Rainer Werner Fassbinder gibi isimlerle çalıştıktan sonra vizyonunu, 25 yıldır Hollywood sinemasında paylaşıyor. Kendine ait bir tarz yaratan Ballahus birçok beğenilen filmin altına imzasını atmış.

Sinemanın önemli teknik kuramlarını ortaya atan ve sinemanın sanatlaşmasına önayak olan Fransız “Cahiers du Cinema” ekolünün de temelinin Amerikan sineması olduğu düşünülürse iki kıtanın bu ilginç uzun vadeli beraberliğinden bu kez nasıl bir sonuç çıkacak bekleyelim, görelim…

Berlin Film Festivali’nin göçmen ve sığınmacı sorunlarına adanmasının önemi ve ödül kazanan filmin anlamı

337 bin biletli seyirci bulan film festivali, bu yüksek ilgi gören haliyle sinema otoriteleri tarafından hâlâ dünyanın en önemli film festivallerinden biri olarak gösteriliyor. Halen günümüzde yüzlerce filmin on binlerce seyirciyle buluşmasında doğrudan aracı olmanın ötesinde film yapımcıları ile film yatırımcılarını da bir araya getiren festival filmlerin pazarlanmasında, yeni yatırımcılar bulmasında da etken rol oynuyor. Çünkü festival yarışma içi ve harici film gösterilerinin, panoramaların ve basın toplantılarının dışında, Avrupa’nın en önemli film marketlerinden birini EFM’yi yani European Film Market’i bünyesinde bulunduruyor. Yani bu şu demek, yüzlerce, binlerce büyük, küçük bütçeli film yatırımcısı 11 günlük festival süresince Berlin’e akıyor ve filmlerine yatırımcı arayan film yapımcıları ile buluşuyor, Berlin bu dönem boyunca dünya sinemacılarının merkezi haline geliyor.

Rauf
Rauf

Pazar olarak da önemli

Dolayısı ile profili çok yüksek bir etkinlik bu. Festivalin kendisini mülteci sorunlarına adadığı kadar en buyuk ödülü de bu konuda bir belgesele vermesi basını ister istemez mülteci sorunlarına daha da eğilmeye sürüklüyor.

Peki ama nedir bu film festivali? Biraz tarihini falan anlatsaydınız

İlk olarak, Soğuk Savaş yıllarında ortasına duvar örülerek bölünmüş Berlin’in yani ideoloji savaşlarının canlı bir cephesi olan kentin bati yakasının bir propaganda aleti olarak kurulmuş Berlin festivali. Yani duvarın kenarına Türk yerleşimcileri getirerek ve onları çeşitli vergi indirimleri ile orada kalmalarını sağlayarak popülasyonu sağlayan Bati Alman Hükûmeti’nin karşı cepheye “Bakin, biz ne kadar özgürüz, dünyanın her yerinden filmler geliyor ve biz de neşe içinde izliyoruz” demesinin bir yöntemi aslında.

Hatta bu yüzden, Berlin Film Festivali’ne tarihinde “Ein Schaufenster Des Kapitalismus” yani “kapitalizmin penceresi” dendiği de olmuş. Doğu blokundan film izlemeye gelenlere indirimli biletler sunulmuş. Şehrin önemli alışveriş merkezlerinden birisinin de tüketim özgürlüğünü göstermek üzere duvarın yakınlarına konuşlandığı düşünülürse fena fikir de değil hani.

Genç Pehlivanlar
Genç Pehlivanlar

Bir yandan filmlerle özendir, bir yandan görsel imgelerle tüketimi arttır ve bir yandan bunu yapamamasını karşı tarafın özgürlüksüzlüğüne bir kanıt olarak sun. Sinema da elbet, kitle rızası insanının kazanılmasında en önemli yollardan birisini oluşturuyor.

Sinemanın tarihi zaten hep bir şekilde propaganda ile anılmış. Amerikalıların ilk dönem serbest çalışmalarına Rusların Lukeshenko’nun montaj teorisi ve beraberinde Eisenstein’in görkemli Potemkin Zırhlısı ile yanıt vermesinin ardından yine Almanlar, Nazi Almanyası Propaganda Bakanı Goebbels’in direkt direktifleri ile kendini film çalışmaları içinde buluyorlar. Yahudi karşıtlığının altını besleyen ve milliyetçi kahramanlık içeren filmler piyasada giderek daha çok is buluyor. Bugün Berlin yakınlarında bulunan ve başarılı film okulu ile bilinen Potsdam bölgesi, yeteneği tartışılmaz, milliyetçilik makinasının usta ismi Leni Riefenstahl’i kaç kez ağırlamıştır kim bilir, kaç kez filmlerine plato sağlamıştır.

“Dolayısı ile filmleri kültür savaşlarının bir parçası yapmak yeni bir şey değil” fikrinden yola çıkan Alman yönetimi, ABD’li ülke komiseri-generali Oscar Martay’in da önerisine uyarak 1950 yılında film festivalini başlatıyor.

Mavi Bisiklet
Mavi Bisiklet

Ancak tarihin ilginç akışı ve ülke içinde ülke, şehir içinde şehir olan Berlin’in özel durumu ile birleşince bu yandaş film festivali muhalif bir kimlik kazanıyor. Dönemin siyasi rüzgârlarının da etkisinde 1970 yılında, Amerikan Hükûmeti’ni Vietnam Savaşı sırasındaki insanlık dışı tutumlarından ötürü eleştiren bir film (O.K. Paul Verhoeven) ortaya çıkınca ortalık karışıyor.

Filmin gösterilemeyeceğini söyleyen jüri üyelerine karşı bütün film yapımcıları bunun sansur olduğunu belirterek karşı çıkınca jüri birçok tartışmalar ardından istifa etmek zorunda kalıyor. Ardından gelen yönetim boşluğunda ilerici kanat yönetimi ele geçirince festivalin de yapısı değişiyor, festival Uzak Asya ve doğu blokundan da gelen filmlere de ilk defa yer veriyor.

Festival, kendini yıllar içerisinde LGBTİ hakları konusunda da geliştirmiş ve bu sene 30’uncu yılını kutladığı Teddy Ödülleri çerçevesinde farklı cinsel yönelimleri de destekliyor.

Toz Bezi
Toz Bezi

Benzeri bir durumun ülkemizde de 2014 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşandığı düşünülürse, yani Reyan Tuvi’nin Gezi Parkı ayaklanmasını anlatan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek belgeselinin herhangi bir sebep gösterilmeden yarışma programından çıkarılmasına karşı bunun bir sansür uygulaması olduğu gerekçesi festivalden çeken film yapımcıları ile ayın kültür ikliminden olduğumuz akılda tutulursa belki de elbette zor zamanlar yasayan ülkemizde umutsuz olmak için fazla güzel sebebimiz var bile diyebiliriz.

Festivalde ayrıca forum bölümünde gösterilen, Ahu Özturk’un yazıp yönettiği Kürt kökenli bir gündelikçi-temizlikçi kadının zorluklar içerisinde ayakta durmaya çalıştığı hayat kavgası kesitini veren ve gözdolduran Toz Bezinin yanısıra genç yetenekler bölümünde Ümit Köreken’in yönettiği Mavi Bisiklet, Mete Gümürhan’ın Genç Pehlivanlar ve Barış Kaya ile Soner Caner’in Rauf filmleri de gösterime girdi.

Mete Gümürhan’ın Genç Pehlivanlar jüri özel ödülüne layık bulundu. Çekimleri Amasya’da gerçekleşen Genç Pehlivanlar belgeseli, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden gelip Güreş Eğitim Merkezi’ne yatılı olarak yerleşen çocukların başlarından geçenleri anlatıyor.

Fotoğraflar: Alex Altuğ İçilensu