Okuma süresi: 5 dakika

Çeviri: Alisa Candan Karsu

Kabil asıllı yazar Taqi Akhlaqi, Taliban’ın işgali esnasında ülke dışındaydı. Kendisi içini kemirip durmakta olan suçluluk duygusuna ve ilerleyen süreçte neler yapılabileceğine dair bir yazı yayımladı:

Her hikayenin bir sonunun olduğu elbette kaçınılmaz bir gerçektir; ne var ki Afganistan‘ı beklemekte olan sonun bu kadar trajik, yıkıcı, şoke edici olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Eğer bütün bu yaşamakta olduklarımız bir anlatıdan ibaret olsaydı senaryoyu baştan sona dikkatlice inceleyebilmek adına gereğinden fazla zaman ayırır; yazarın bizlere aktardığı her ufak ayrıntı karşısında adeta büyülenirdim. Büyük bir ihtimalle yazarın Franz Kafka, Edgar Allan Poe ve Stephen King’den esinlenmiş olabileceği kanısına varırdım.

Sorun şu ki söz konusu senaryo anlatı olmaktan çok uzakta. Gözlerimizin önünden akıp gitmekte olan bir gerçeküstü gerçekliğin tam ortasındayız. Üstelik gözlerimizi ne kadar kapatacak olursak olalım; mevcut durum değişmeyecek.

28 gün önce, ailece Delhi’ye doğru yola çıktığımız gün, Kabil’de her şey yolundaydı. Kentin yakın gelecekte değişikliğe uğrayacağına dair herhangi bir bulgu söz konusu değildi. Bizler, yakın zamanda Afganistan’a döneceğimizi göz önünde bulundurarak eşyalarımızı, evimizi olduğu gibi geride bırakmıştık. Gelmiş olduğumuz noktadaysa adeta önümüzü göremez bir haldeyiz. İlk etapta, gelişmeleri bulunduğumuz noktadan takip ettiğimiz sürecin başında, alabildiğine iç karartıcı bir hikayenin içerisinden ara ara umudu da mutluluğu da seçebiliyorduk; fakat günümüzde siyah dışında herhangi bir şey göremez ve seçemez olduk.  

Geceleri yalnızca birkaç saat uyuyor, sürekli olarak haberleri takip ediyor; bunun dışındaysa Kabil’de yaşamakta olan anneme, babama, kız ve erkek kardeşlerime, arkadaşlarıma ulaşmaya çabalıyorum. Haber akışını her fırsatta yeniliyor, olumlu bir gelişmeye denk gelmek umuduyla telefonun ekranını aşağıya doğru kaydırıp duruyorum. Güzel haberler alabilmek neredeyse imkansız; aksine, internette ne kadar uzun süre gezinirsem o kadar çok olumsuzluk beni buluyor.  İnsanlar çaresiz, öfkeli, korku dolu, şaşkın, hayal kırıklığına uğramış vaziyette. Bense burada ayrı bir panik yaşamaktayım; nihayetinde arkadaşlarım her an yanlış bir harekette bulunabilirler (örn. kendilerini hava alanında pistte koşarken bulabilir; uçakların üzerine tırmanabilirler). İnsanın kolaylıkla bilincini yitirebileceği, karar alma yetilerinden uzaklaşabileceği bir ortam söz konusu. Bu yüzden arkadaşlarımla iletişim halinde kalmam, onları sakin kalmaya ikna etmem, durumun gidişatına dair değerlendirmelerde bulunmam büyük önem taşıyor.

Kabil Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bir arkadaşım bir kadın öğrencisinin geçenlerde kendisine son derece acı, inanılması güç bir soru yöneltmiş olduğundan bahsetmişti: “Taliban üyeleri bizleri evlerimizden almak için kapılarımıza dayandıklarında, bizlere tecavüz ettiklerinde veya seks kölesi olarak kullanmaya kalkıştıklarında intihar etmek bir seçenek olarak görülebilir mi? Allah böyle bir günahı işlememiz halinde bizi affeder mi?”

Afganistan’ın batısında yer alan Herat kentinde hayatını sürdürmekte olan bir başka genç kadın ise blog’u aracılığıyla ailesiyle yaşadığı bir tartışma anını aktarmış: “Benim babam muhafazakar bir birey. Taliban’ın evimizi basmasından; annemi ve beni alıp götürmesinden çok korkuyor. Böyle bir durumun oluşması halinde bizleri kendi elleriyle öldüreceğinden bahsedip duruyor. Onun gözünde hepimiz için en iyisi bu. Çekmecesinde bir süredir silah bulundurmakta.” Pek çok internet sayfasında benzer hikayelere rastlamak mümkün.  

Kabil’de yaşamakta olan biri 13 diğeriyse 16 yaşında iki kız kardeşim var. Bu hikayelerden birkaçını okumuş olmalılar ki geçenlerde aralarından bir tanesi bana şunu yazdı: “Burada yaşadığımız sürece bizler için herhangi bir gelecek söz konusu değil. Neyse ki sen kendini kurtardın.” Bu cümleleri Taliban’ın Kabil’e girdiği gece göndermişti. Mesaj sonrası telefonda kardeşimle uzun bir konuşma gerçekleştirmiş; azıcık kalan umudunu olabildiğince körüklemeye çabalamıştım. Annem, babam ve erkek kardeşlerimin durumu da kız kardeşleriminkinden pek farklı sayılmaz. Gözlerine uyku girmiyor, perişan haldeler. Afganlar son günlerde Taliban’ın beyaz bayrakları, evlerini terk etmek ve dışarda kamp kurmak durumunda kalmış aileler, boş sokaklar ve hava alanına doğru akın etmekte olan insan sürüleri dışında herhangi bir şey görmez oldular.

Ben Delhi’de köşeme çekilmiş rahat rahat bunları yazarken elbette kendime yönelttiğim kimi sorular da mevcut: “Delhi’de ne işin var? Ülken batmakta, ülkendeki insanlar acı çekmekte; sen ise halen burada oturmuş yazı mı yazıyorsun?” Evet, yazıyorum ve tam da şu anda ülkem ve insanları bana ihtiyaç duyarken orada bulunamamanın utancını yaşıyorum. Duyduğum utanç aynı zamanda güvenli bir bölgede bulunmamdan kaynaklı. Aklımda “Titanik” filminin sahnesi canlanıyor: Gemi bir taraftan batarken diğer taraftan yolcular kendilerini suya atarak canlarını kurtarmaya çabalıyorlar. Tam da o anda kemancı kemanını çıkarıp «Nearer My God to You» şarkısını çalmaya başlıyor. Acaba Afganistan battı da ben burada yalnız başıma, tıpkı o kemancının yaptığı gibi, yalnızca kelimelerle mi oynuyorum? Peki bunun dışında neler yapabilirim? Sanırsam görmüş olduğum onca fotoğraf ve yaşadığım stresten kaynaklı artık sağlıklı düşünemiyor, durum değerlendirmesinde bulunamıyorum.

 “Düşmek” kelimesi ve insan üzerinde yarattığı etki

Son iki haftadır sıklıkla duyduğum, her yerde okuduğum, çokça kullandığım ve beni derinden yaralayan (üstelik beş duyumla hissettiğim) bir adet kelime mevcut: “Düşmek”. Yüzlerce bölge ve otuzun üzerinde il art arda düşmüş vaziyette; bulunduğum odada sürekli olarak “düşmek” kelimesi yankılanıyor. Bir yerden sonra “Artık duymak istemiyorum!” diye yalvardığımı hatırlıyorum. Yalvarmam işe yaramamıştı tabii; ülke öyle büyük bir hızla düşüyordu ki durdurmak mümkün değildi. Kabil’in düştüğü gazeteciler tarafından aktarıldığında adeta yıkıldığımı hissetmiştim. Birkaç dakika boyunca öylece hareketsiz kalakalmıştım.

Dedikodular ve komplo teorileri öylesine yayılmış durumda ki gerçeği yalandan ayırt etmek gitgide daha da zor bir hal alıyor. Bölgelerin teker teker düşüyor olduğunu duydukları anda askerlerin görev yerlerini terk ettiklerine dair söylemler mevcut. Kimi insanlar Eşref Gani’nin planlı bir biçimde barışçıl yollarla yönetimi Taliban’a devrettiği kanısında. Başkalarının bakış açısı ise Gani’nin müttefikleri tarafından yönlendirildiği yönünde. Bana kalırsa tek gerçek var: Daha fazla, daha derine “düşmeyi” göze alamayız ve eğer Amerikan uçaklarına tutunabileceğimize inanır, onlara güvenirsek şüphesiz ki düşmeye devam edeceğiz.

En umutsuz anımızda bile adımlarımızı sıklaştırmalı, yolumuza devam etmeliyiz. Kim bilir; belki de tünelin ucunda bizleri beklemekte olan bir ışık vardır. Mevcut durum bana “Yüzüklerin Efendisi – Kralın Dönüşü”nü anımsatıyor; Frodo’nun son dakikada yüzüğü yok edişi ve dünyayı kurtarışı gözlerimin önünden gitmiyor.  Acaba bizler de yüzüğü lavların arasına fırlatabilir; günümüzde yaşanmakta olan bu trajediden mutlu bir son yaratabilir miyiz?

Afganistan İslam Emirliği geçmişte yozlaşma ve yolsuzlukla dolu bir lağım çukurunun içine düşmüş, sonrasındaysa kendisini kurtaramamış; aksine hızla batmaya devam etmişti. Uzun yıllardan beri çeşitli bölgelerde “hayalet öğretmenler”in varlığından haberdardık; fakat zaman içerisinde adım adım hayalet öğrencileri, okulları, hastaneleri, doktorları, hastaları ve – en tehlikelisi – hayalet askerleri keşfeder olmuştuk. Acaba gerçekten de 350.000 civarı askerimiz olduğu doğru muydu? Bunlardan kaçı hayattaydı, kaçının ismi mevcut listede yer almaktaydı?  Bu koskoca hayalet orduyu finanse edenler kimlerdi? Ordunun zamanla yozlaşmış olan her bir mensubunun tek derdi maddiyattı; bu yüzden de ceplerini her daim parayla doldurmak noktasında son derece başarılıydılar. Zamanla bu tavırları güvenlik sektöründe yer alan başka bireylere de sıçramıştı. Ceplerini parayla doldurmaya doyamayan bu bireyler zamanla yalnızca Afgan halkını rehin almakla kalmamış; aynı zamanda dört bir yandan gelen uluslararası desteği de kötüye kullanmaya başlamışlardı – destekte bulunan ülkeler her ne kadar her şeyin farkında olsalar da günün birinde etkili bir reform gerçekleştirecekleri umuduyla bu duruma göz yummakta karar kılmışlardı. Her geçen gün biraz daha çıkmaza doğru sürüklenmekte olduğumuz su götürmez bir gerçekti. Bunca yolsuzluk… Her ne kadar sabrımızın bir sınırı olsa da açgözlünün gözü doymak bilmiyordu. Afganistan İslam Emirliği‘nin o dönem kağıttan bir evden farksız olduğunun ayırdına yeni yeni varmış bulunmaktayız. Oysa o zamanlar daha ilk fırtınada yerle bir olmuşlardı.

Güçlü bir altyapının getirisi

Elbette anlattıklarımdan çok sayıda ders çıkarılabilir; fakat öncelikli olarak yapmamız gereken, izleyeceğimiz yola yönelik karar almak. Karar almak oldukça zor. Saat işliyor, zaman daralıyor. Afganistan için yepyeni bir dönem başlıyor; tarih kitaplarına bu yeni bölümü ekliyor olduğumuz şu esnada ortaya güzel bir bölüm çıkarabilmek adına en güzel kelimeleri hep birlikte seçmek de bizim elimizde. Bana kalırsa henüz Afganistan’ı kaybetmiş değiliz; çabalarımızın ve yatırımlarımızın hiçbirisi boşa değildi. Seneler boyu güzel bir altyapı oluşturduk ve mevcut altyapı savaşla yerle bir edilemedi. Üstelik elimizde evlerden, köprülerden ve yollardan çok daha değerlisi var: Bizlere özgürlüğümüzü, haklarımızı savunmayı öğreten bir neslin evlatları olmak.

Olumlu bir gelişme üzerine

Nüfusun yarısından fazlası 11 Eylül öncesi varolan Taliban rejimini anımsamıyor; internet sitelerine ve sosyal medyaya da erişimleri var. Ben, genç bir Afgan yazar olarak, sizlere her daim minnettarlık duyacağım. Sayenizde Kabil’de seneler boyu kendimi geri çekebileceğim; sakince kitap okuyup yazabileceğim bir alana sahip olma fırsatına eriştim. Bunu asla unutmayacağım, sizleri asla unutmayacağız.

Taliban’ın dünya genelinden bağımsız bir politika izlemek istemediğine dair pek çok bulgu mevcut. Bu son derece olumlu bir haber. Taliban diğer ülkelerle nasıl bir ilişki içerisinde olmak istediğini her fırsatta açıkça belirtmekte. Bu noktada söz konusu ülkelerin birlik olması Afganistan‘da azınlık haklarının, kadın haklarının ve insan haklarının onayı açısından büyük önem taşıyor. Siyasi açıdan yenilikçi, kapsayıcı, şeffaf, işe yarar bir sistem oturtulabilmesi adına ülke üzerinde diplomatik baskı uygulanması şart. Ancak bu şekilde barış ve refah üzerine kurulu bir ortam oluşturulabilir ve bu ortam Afganistan’dan başlayarak dünyanın tamamına yayılabilir.

Afganlar da yüzyüze ve sosyal medya üzerinden son umut kapısı olarak genellikle bu çıkış yolunu tartışmaktalar. Kabil’de yaşamakta olan ve hayatlarından endişe duymakta olduğum ailem ve arkadaşlarımla paylaştığım düşüncelerim de bu yönde. Bahsini etmiş olduğumuz bu çıkış yolu, Afganların mevcut korkularını aza indirger nitelikte; bir çıkış yolunun varolduğunu bilmek onları bir miktar rahatlatıyor. Eğer birlik olursak Frodo’ya destek olabilir, yüzüğün yok olmasını sağlayabilir, iyilerin kazanmasına vesile olabiliriz. Ne dersiniz?

Kaynak: https://www.bernerzeitung.ch/afghanistan-ist-noch-nicht-verloren-oder-146458878725

İngilizce’den Almanca’ya çeviren: Fritz Göttler

(Bu metnin Türkçe çevirisi Gazete Solfasol adına gerçekleştirilmiştir.)