Son zamanlarda diye söze başlamak isterdim; ancak kadın çalışmaları ile ilgilenmeye başladığımdan bugüne, algıda seçicilik diyebilirsiniz ya da hassasiyet, kadın ve kadınlık hakkında o kadar olumsuz haber ve içerikle karşılaştım ki, aklıma hep şu soru takıldı: “Neden evrimimizi bir türlü tamamlayamıyoruz? Sadece tek bir cins üzerinden bu argümanı geliştirmiyorum, toplum olarak binlerce yıl önce, kültürel belleğimize kazınmış olan, o arkaik düşüncelerden nasıl oluyor da arınamıyoruz?” O zaman o dönemlerin, gelişmiş kültürlerinden birine şöyle bir bakalım.

Antik Yunan’ın kadından filozof olmayacağı propagandasındaki ve Orta Çağ’ın fanatik katolizminin kafasındaki kadın imgesinin muhafazakâr olduğunu biliyoruz. Kadın, ortalıkta pek dolanmayan, erkeğin işine karışmayan yani kendisinden söz ettirmeyecek kadar “erdemli” olan olarak tanımlanıyor. Kadın erkek eşitliğinin hiçbir biçimde hayal dahil edilemediği bu demokraside; varlıklı ve soylu kadın, tam anlamıyla haremde yaşamını sürüyor. Dahası görünmez olmak, yalnız erkeklerin memnuniyetinin altını çizmiyor; aynı zamanda bunu başarabilmek bir erdem olarak değerlendiriliyor. Diğer bir taraftan, yine Antik dönemde daha pragmatik bir yaklaşım benimsenerek, kadına ve erkeğe farklı görevler ve bu görevlere bağlı olarak farklı roller biçilmiş; antikitenin savaşları ve gündelik yaşantısında kadınların erkeklerle yan yana yer aldığı bilinmekle birlikte, kadının toplumsal rollerinde coğrafyanın etkili olduğunu da unutmamak gerekir. Hoş bu günümüzde bile böyle değil midir? Tüm bu ikileme rağmen; Matematikçi Hypatia, Miletli Aspasia, Rahibe Clea, Öğretmen Sosipatra, Genç Macrina Antik dönemin bilinen kadın vizyonerlerinden birkaçıdır; ya da hakkında bilgiye ulaşabildiğimiz kadından birkaçıdır. Bir de bilemediklerimizi, işetemediklerimizi ya da takma isimleriyle hep saklı kalanları düşününce. Nasıl bir haksızlık! Hem de kendi kendimize yaptığımız büyük bir haksızlık! Konuya devam ediyorum.

Neyse ki Antik Yunan’ın bazı filozofları, bu kadınlar gibi, daha pek çoklarının toplumlarına sağlayacağı faydayı göz ardı etmemiştir; ama yine de çok iyimser bir tablo çizemeyiz. Sokrates ile Glaukon arasında geçen diyaloglarda bilindiği kadarıyla, bu faydaya dikkat çekerek, kadın ile erkek arasında görülen farkların yapılacak olan işleri etkileyip etkilemeyeceği üzerine konuşmaların geçtiği bilinmektedir. Sokrates ve Glaukon, herkesin yaradılışı farklı olduğu için yapacakları işlerin de farklılık göstereceğine ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, kişinin yeteneklerine göre bir ayrımın yapılmasından bahsetmişlerdir.

“Böyle olunca, erkek cinsi kadın cinsinden şu veya bu sanata, işe yatkınlık bakımından ayrılırsa, şunu erkekler yapsın, bunu da kadınlar, diyeceğiz. Ama görürsek ki, aralarındaki ayrılık sadece kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir, üstünde durduğumuz konuda kadın ve erkeğin ayrılığını hesaba katmayacağız. Bekçilerimizin karılarıyla birlikte aynı işi görmeleri gerektiğini ileri süreceğiz.’’

 “Haklısın.”

Platon ise fikirlerini doğa ve insan arasında benzerlik kurarak, yarattığı ideal devlet düzeninde, kadın ve erkeğin farklı yaradılışlara sahip olmasının aynı işleri yapmalarında bir sakınca yaratmadığını belirtirken, erkeğin kadından fiziksel olarak daha güçlü olduğunun da altını çizmiştir. Platon’a göre aklını kullanan erkek, duygularının kontrolünde olan kadına göre her zaman daha üstün olacaktır. Antik Yunan’da kadına biçilmiş olan toplumsal roller üzerinden, Platon’un kadını erkeğe göre daha aşağı bir konumda bulduğuna dair düşünceleri, özel alan ve kamusal alan ayrımını açıkça göstermektedir. Aristoteles’e göre ise erkekler kadınlara nazaran yönetmeye daha elverişli bir doğaya sahiptir. Kadınların yönetme yetisini kullanmayı beceremeyeceklerini öne süren Aristoteles, kadınların yönetme yetisini iyi yönde kullanamayacaklarının kötü sonuçlara yol açacağını ve bu nedenle de erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümlerinin süreklilik arz etmesi gerektiğine inanmaktadır. Nasılsa bu inanç öyle benimsenmiş ki, halen geçerliliğini korumakta(?). Antik Çağ’ın kadın ve kadınların konumu hakkındaki görüşleri genel olarak paralellik gösterdiğinden, topluma hizmet ve yönetimsel şemalarda erkek ile bir tutulmamış ve daha alt bir tür olarak değerlendirildiğinden erkeğin, üst türün himayesi altında olması gerektiğine inanılmıştır. Orta Çağ boyunca da din ve siyasi güç unsurları başta olmak üzere, kadını ikincil bir tür olarak değerlendirme fikrini güçlendirmiş ve her türlü gelişim/iyileşme gösterenlerin görünmez kılınmasına ya da yok edilmesine ortam hazırlamıştır. Kadın, pek çok hak ve özgürlüğünden feragat etmek zorunda kalarak örgütlenmenin önemini anlayacağı devrimler çağına değin mücadelesinde çoğu kez yalnız kalacaktır veya bırakılacaktır. Öte yandan aydınlanmaya giden yolda tüm bu zorluk ve karanlığa mahkum bırakılan kadınlara ışık olan, tarih sahnesinde adını çok kez işittiğimiz isimler de vardır. Fakat bu isimler kadınlığından çok “erkeksi” duruşları ve “erkekler gibi” yapabilmenin, gücü elinde tutabilmenin altını doldurmuşlardır.

Aydınlanma yıllarının başlarında kadın, ailesi ya da eşi tarafından desteklenmemiş ise “ben çok zayıf ve değersiz bir kadınım. (…) Nasıl ki bir kalem kendisini yönlendiren ele bir şey yapamıyorsa, ben de kendi başıma bir şey yapamam,” demektedir.  

O dönemlerde pek çok kadına ışık olan I. Elizabeth de, yine aynı mantaliteden yetişmiş bir kadın olarak, gücünü erkeksiliğinde görmektedir. Eğitimli bir İngiltere kraliçesinin anıları birçok kadının belleğinde yer etmiştir. Akademisyen Roger Ascham’la çalışan Elizabeth, Latince, Yunanca ve Fransızca’yı çok iyi derecede öğrenmiştir. Kendisini yetiştirmesine karşın; ancak, diğer kadınları destekler nitelikte değildir. Tilbury’de askeri birliklere yaptığı konuşmasında kadın ve hükümdar arasındaki farkın altını çok net kelimelerle çizmiştir: “Zayıf ve güçsüz bir kadının bedenine sahip olduğumu biliyorum, ama ben bir kralın yüreğine ve cesaretine sahibim, hem de İngiltere kralının.” Elizabeth’in bu sözleri bir lider olarak kadının, kendi kadınlığından adeta utanarak, erkeğe ait bir güce bağladığı değerini ön plana çıkarma çabası, halen pek çok maskülen duruşlu kadın liderin profilini çizer niteliktedir. Bir kadın olarak halkına bir gelecek sunmak, halkın kültürel kodlarına uygun değilse, bir lider için bu durum bir dezavantaj olarak empoze edilmiştir. Kadın ve aynı zamanda lider olmanın yaratmış olduğu engelleri aşmak, bazen sadece bir erkek gibi davranmanın çözüm olduğu bir dönem için, akılcı bir açıklama ile halkının saygısını kazanmak niyetiyle bir söylemde bulunmuş olsa da, geri planda o dönemin genel algısındaki, kadın olmanın “lider” olmak için “uygunsuzluğunu” dile getirmiştir.

İngiltere’nin en güçlü bakiresi olarak addedilen I. Elizabeth’in yanında, Bizans’ın taht oyunları arasında iktidara gelmeyi başarabilen ve 1055 yılında tahta çıkan Teodora da, cinsiyetini bir kenara bırakıp, siyasi değerini ispat etmek adına hiç evlenmemiştir. Teodora, her şeye rağmen sağ kalmak ve iktidarı kadınca entrikalardan soyutlamak için etrafında hadım edilmiş danışmanlarla çalışmıştır. Yönetim süreleri boyunca dindar, yardımsever ve “dokunulmamış” olarak nitelendirilerek dönemin en güçlü kadın sembollerinden biri olmuştur. Kadınların “temiz” olma durumu yönetime gelmesini ve halkları tarafından saygı duyulmasını sağlayan önemli bir kriter olarak belirlenmiştir. Aydınlanma süresince de kadınların “lekesiz”liği özellikle erkek düşünürlerin ana konularından biri olarak “aşağı sınıf” değerlendirmesiyle çoğu zaman perçinlenmeye çalışılmıştır. İktidarda kalabilmek için doğasını kabullenmeyip bir “erkek” gibi olması gerektiğine inanan kadın figürler de aydınlama öncesi döneminin bu tartışmalarını desteklemektedir. Kadın, erki yönetmek adına yine fedakarlık yapmak zorunda olan taraf olurken, diğer krallar ve imparatorlar istedikleri kadın veya kadınlarla, hatta kendi tercihleri olan yönelimleriyle, hem hayatlarını hem de gücünü istediği yönde “en üstün” olma niteliğini sürdürebilir kılarak, yine kadın liderlerden farklı bir kulvarda varlık göstermişlerdir. Kadın olarak lider, danışmanlarını ise özellikle erkeklerden seçerek, yine topluma karşı “kabul edilebilirliği” artırma çabasında olmuştur.

Tarihin  tekerrür etmesi elbette kaçınılmazdır; 15.yüzyılda halkını sefaletten kurtarmak için orduya katılarak Fransız askerlerini yüreklendiren ve imkansız gibi görünen zaferlere ordunun en ön safhalarında savaşarak adını tarihe kazıyan genç bir kadın olan Jeanne d’Arc efsanesi de, kadın liderlerin belki de akıllarına takılan bir soru işaretidir. Asker (erkek) gibi giyinerek ülkesini kurtarmış olan d’Arc, bunun için yargılanmış ve yakılarak Kilise’nin gücüne karşı “kutsal bakire” imajı çizdiği gerekçesiyle idam edilmiştir. Kadınlar tarihin hangi döneminde olursa olsun, özellikle lider konumuna geçtiği zaman erkek hegemonyası tarafından iğdiş edilmiş ve yaptığı/yapacağı katkılar hesaba katılmaksızın “ibret” verici bir ders olarak topluluk önünde değersizleştirilmiş ya da şeytani/kötü/satanik sıfatlarla nefret söylemlerine maruz bırakılmış ve de nihai son olan idam kararına çarptırılmışlardır.

Bu yazının devamında ise Orta Çağ’dan günümüze minik bir bakış üzerinde duracağım ki, şu döneme kadar, arkaik yıllardan karanlığa uzanan bu yolculuğun, ya da düzenin, siz nasıl demek isterseniz deyin, sonuç olarak güncelliğini koruyor olması hayretler için de bırakıp, yanı başımızda olan daha da kan donduran olaylara sözlerimiz kifayetsiz, elimiz kolumuz bağlı kalmıyor mu? Peki sizce ne zaman? Nasıl bu evrimi tamamlayıp, tüm insanlığın uyanmasını sağlayabileceğiz? Buna ne kadar inancımız var?