18. yüzyıl, yani Aydınlanma Çağı’nın radikal feminist yazar ve düşünürü Mary Wollstonecraft, 1759 Londra’sında dünyaya geldi ve çağının kadını gibi erkek egemen dayatmalarla karşı karşıyaydı.

Mary’nin babası oldukça kötü bir örnekti, annesine karşı kötü davranışları zaman zaman onu annesinin odasının kapısında nöbet tutmaya bile zorlamıştı. Zaten zekiliği sayesinde resmi bir eğitim almadan kendi çabaları ile eğitimini ilerletmiş ve kadınlık, evlilik gibi kavramları sorgulamaya başlamıştı bile.

Kendi yaşamını kazanmak için 19 yaşında evden ayrıldı ve mürebbiyelik yaptı. Bu sayede kız çocuklarının eğitimi hakkında bilgiler ediniyor, kendini geliştiriyordu ama bu mesleği kendine çok da uygun bulmuyordu. Bu süreçte ailevi zorluklar yine yakasını bırakmamıştı, bu sefer de kız kardeşi Eliza’nın kötü giden evliliğini bırakmasında bir rol oynayarak birçok eleştiriye maruz kaldı. Bunun için ise “Biliyorum, ben bir kadının eşini terk etmesinde çirkin bir şekilde sebep oldum” diyor. Ama aslında kadınların fakirlik içinde ölmemek adına eşlerinden ayrılamadığı bir dönemde, o tabii ki hâlâ kadınların rasyonellik çerçevesinde eğitim görmesi ve meslek sahibi olması gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünceleri 1787 yılında yayınlayacağı Thoughts on the Education of Daughters’da görülecekti.

1784’de Eliza ve arkadaşı Fanny ile bir okul kurdular fakat Fanny’nin giderek kötüleşen sağlığı onlara bir engeldi ve okulu istedikleri gibi devam ettiremediler. Fanny’nin ölümünden sonra 1786’da Mary: A fiction isimli ilk romanını yazdı ve 1788’de yayınlandı. Bu romanında evliliği ataerkil bir kurum olarak görerek eleştiriyor ve romanın kahramanını sevgisiz bir evlilik içinde yaşamak zorunda kaldığını, sevgi ve şefkat ihtiyacını romantik bir arkadaşlık ihtiyacında olduğunu anlatıyordu, belki de burada Fanny ile kendini anlatıyordu. Bundan sonra mürebbiye olarak gittiği İrlanda’da 1788 yılında basılacak olan ilk çocuk kitabı Original Stories From Real Life’ı yazdı ve çocuklara hayatın masal masaldan ibaret olmadığını anlattı.

John Opie’nin Mary Wollstonecraft portresi

Hayatı eğitimle ilgilenerek geçtiğinden ve bu depresif döneminde mutsuzluğunun aslında ne ailesinden ne de Tanrı’dan geldiğini, yalnızca imtiyazlı ve eğitimli erkeklerin, kadınların eğitimini ve özyönetimini reddettiğinden kaynaklandığını fark etti. Zamanla kendi gücünün farkına varan Mary, evlenmemiş olmasından kaynaklı sosyal damgadan mutsuz olmasına rağmen evli ve düşünemeyen kadınlardan kendini üstün görmeye başladı.

1787’de Londra’ya giderek Joseph Johnson’ın Analytical Review dergisinde çalışmaya başladı ve burada sanatçıların bulunduğu toplantılara katılarak daha sonradan evleneceği anarşist felsefeci ve yazar William Godwin ile tanıştı. 1790 yılında Edmund Burke’ün nostaljik ve tutucu bir tavırla Fransız İhtilali’nin değiştirilmemesi gereken cinsel iş bölümünü yok saydığını iddia etmesi ve açıkça yermesine karşın A Vindication of the Rights of Men’i yazdı ancak bu dönemdeki başarısı Henry Fuseli’yle olan yasak aşkı nedeniyle gölgeleniyordu.

1792’de Olympe Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni yazarken, Mary de cinsiyetler arası eşitliği savunduğu en ünlü eseri (A Vindication of the Rights of Women) Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesini yazdı ve Olympe gibi o da Fransiz Devrimi’nin yalnızca erkeklere eşitlik ve demokrasi getirdiğini savundu. Bu dönemde temel olarak Olympe kadınların siyasal rolleri ve Mary ise kadınların sosyal varoluşu üzerine çalışmalarıyla dikkat çekiyordu, ona göre bu durum erkeklerin insanlığın tek gerçek temsilcisi, kadınların ise rasyonelliğin tam tersi olarak görülmelerinden kaynaklanıyordu.

Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’nde Mary, kadınların inanılmaz şekilde bastırılmasını, sadece görünüşlerine dikkat eden bireyler olarak yetiştirilmelerini eleştiriyor ve erkeklerin kadınlara yönelik “sığ” ya da “aptal” gibi görüşler bildirdikleri halde bunun asıl sebeplerinin onlar olduğunu söylüyordu. Haklıydı da.

Feminizmin annesi!

Hatta öyle ki, dönemin düşünürlerinden Jean-Jacque Roussoe’nun görüşlerine karşı oldukça açık şekilde eleştirel bir tavır takınmıştı bu eserinde Mary. Roussoe, kadınların erkeklere göre duygusal olduğunu ve aynı şekilde eğitilemeyeceklerini bu yüzden de “domestik” olmaları gerektiğini düşünüyordu. Açıkça kadınlar yalnızca erkek cinselliği için bir arzu objesi idiler, özellikle yüksek öğrenim almaları imkânsızdı. Ama Mary bunun kendisi için geçerli olmadığını dönemin kadınlarından beklenmeyecek bir radikallikte gösterdi.

Fransız Devrimi’ni daha yakından takip etmek için gittiği Paris’te yalnızca Jakoben siyaseti ile değil aynı zamanda kendi cinselliğiyle de tanıştı. Burada Amerikalı tüccar Gilbert Imley ile yaşadığı tutkulu birliktelikten adını Fanny koyduğu bir kız çocuğu dünyaya getirmişti ama ardından Imley İskandinavya’ya kaçtı ve Mary bu acı karşısında iki kez intihara meyletti.

Zor zamanlarının ardından Londra’ya dönüşüyle birlikte Godwin’le yeniden görüşmeye başlayan Mary, Joseph Johson’la çalışmaya da devam etmişti. Godwin, 1796’da yayınladığı Letters Written during a Short Residence in Sweden, Denmark and Norway adlı kitabını okumuş ve “eğer bir adamı yazarına âşık etmek üzere yazılmış bir kitap varsa, o kitap bu olmalı” demiştir. Bu aşkın sonucunda hamileliğini gizleyerek evlendiği Godwin’den hepimizin bildiği Frankenstein kitabının yazarı olacak kızı Mary Shelley doğdu. Ancak kızını sadece 10 gün sevebildikten sonra Mary Wollstonecraft, “kadınların doğum yüzünden ölmeyecekleri bir dünya olacak, biliyorum” diyerek gözlerini kapamış ve hayatıyla “Feminizmin Annesi” lakabını hak etmiştir.

Mary Wollstonecraft
Mary Wollstınecraft
1759-1797
Yazar, öğretmen ve kadın hakları savunucusu

Kaynak: Feminist Atölye