Yaratıcılık ve zihinsel hastalıklar arasındaki ilişki, uzun zamandır biliniyor. Aslında tarih boyunca en iyi yapıtlar, belirli zihinsel hastalıklardan muzdarip kişiler tarafından ortaya konulmuştur. Aslında bu konuda sorulması gereken, “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” sorusuna benzer bir soru daha vardır: Deha, yaratıcılık ve yetenek mi zihinsel hastalıktan kaynaklanır; zihinsel hastalık mı deha, yaratıcılık ve yetenekten kaynaklanır?

Birazdan okuyacağınız kişiler, artık hayatta olmasalar bile, sahip oldukları inanılmaz yetenekler ile günümüzde ünlerini ve saygınlıklarını korumaktadırlar. Hayatları boyunca çeşitli rahatsızlıklar ile mücadele etmiş olsalar bile…

1) Jack Kerouac

İnsanlara kendi kafa karışıklığımdan başka verecek bir şeyim yoktu.”

1950’li ve 60’lı yılların öne çıkan yazarlarından ve Beat kuşağı şairlerden olan Kerouac, arkadaşlarıyla birlikte güzel zamanlar geçirmek için tüm Amerika’yı baştan sona gezdi. Gezintileri sırasında Jack ve arkadaşları, gittikleri her yerde ufak haylazlıklar yaptılar. Güzel zamanlarını, sadece alkol ve uyuşturucu ilaçlar ile geçirmiş olan bu arkadaşlara bu haylazlıklar da yeterli gelmedi. Zaten alkolik olan Jack, Firing Line With William F.Buckley adlı televizyon programına bile sarhoş çıktı. En sonunda bu bağımlılık onun hayatını kararttı. Ama hayatını karartan başka bir şey daha oldu: Jack Kerouac 2. Dünya Savaşı’nda deniz kuvvetlerine katıldı. 10 ay boyunca hizmet etmiş olduğu donanmadan, doktorunun ona koyduğu şizofreni teşhisi yüzünden atıldı.

2) Van Gogh

“Kalbimi ve ruhumu işime adadım ve işimi yaparken aklımı kaybettim.”

Tarihin en ünlü ressamlarından Van Gogh, 1800’li yılların Hollandalı ressamıdır. En çok bilinen eserleri; “Yıldızlı Gece”, “Ayçiçekleri Serisi” ve kendi portresidir. Tarzı, post-empresyonist ve neo-empresyonist olarak tanımlanabilir.

Van Gogh’un daima zihinsel rahatsızlığa maruz kalmış olduğu bilinmiyordu. 1886’da, daha sonraki zamanlarda oda arkadaşı olarak hayatında yer alacak olan Paul Gauguin’in de aralarında bulunduğu diğer birçok ressamla tanıştığı Paris’e taşındı. Gauguin ile tanıştıktan sonra, rahatsızlığı ortaya çıktı. Rahatsızlığı, günümüzde hala daha bu adla bilinmekte olan, bipolar bozukluktu. Bunu öğrendikten sonra sol kulağını kesip, sokaktaki bir kadına verdi. Bu olay, sonun başlangıcıydı. Birkaç yıl sonra, yaşadığı şiddetli bir depresyon yüzünden, göğsüne ateş etti ve birkaç gün içinde öldü.

Van Gogh, hayatı boyunca bir eserini sattı. Bu bir çılgınlık olarak görüldü fakat tarih onu, şimdiye kadar yaşamış olan en önemli sanatçılardan biri olarak sayfalara yazdı.

3) Ernest Hemingway

“Zeki insanların mutlu olma durumu, rastladığım nadir şeylerden biri.”

Ernest Hemingway, gelmiş geçmiş en iyi Amerikalı yazarlardan biri olarak bilinir. 1954’te “Yaşlı Adam ve Deniz” adlı kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu eseri, hayatı boyunca kaleme almış olduğu birçok eserinden yalnızca biriydi. Çok gezerdi;  Nobel Ödülü kazanan kitabını bile gezmek için gittiği Küba’da yazmıştı. Koyu bir alkolik olmanın yanı sıra biraz da narsist olan Hemingway, travmatik bir beyin hasarı dâhil, birçok rahatsızlık ile uğraştı. Ölümüne yol açan unsurlar arasında, genelde bipolar bozukluğu olarak bilinen mizaç bozukluğu da vardı.

Onu ölüme sürükleyen sebep, alkol probleminin ve zihinsel bozukluklarının bir arada olmasıydı. Duygusal sorunlarının üstesinden gelebilmek adına alkol kullandığını söylüyordu. Aslında bu ona daha fazla zarar veriyordu. 1961 yılında, 61 yaşındayken İdiho/Ketchum’da intihar etti. Hemingway dünyadan uçup gitmiş olmasına rağmen hem kendisi hem eserleri hem de eserlerinin dünyada bıraktığı izler sayesinde, insanların kalbinde yer edinmeyi sürdürmekte olan bir isim.

4) Camille Claudel

“En büyük zevki herkesten yararlanmak olan kurnaz şeytan ve yanlış insan tarafından kandırılacak bir ruh halim yok artık.”

Claudel’in, Van Gogh kadar tanınmamasının sebebi, eserlerinin 19. yy ve 20. yy başlarında ortaya konmuş olması olabilir. O zamanlar kadınlar sanat dünyasında; hatta neredeyse dünyanın herhangi bir yerinde hoş karşılanmıyordu. Bu süre boyunca, kadınlar asla erkekler kadar önemli olmamışlar ve nadiren saygı görmüşlerdi. Camille Claudel en çok, heykelleri ile tanınır. Sonrasında âşık olacağı Rodin adlı adamın yanında çıraklık yapmıştı. Ustası Rodin, uzun süredir ilişkisi olan bir kadın için Camille’den ayrıldıktan sonra, Camille’nin hayatı daha trajik hale gelmişti. Kısa bir süre sonra, kendisiyle oyun oynamış olduğunu söyleyerek Rodin’i suçlamaya başlamıştı. 1913 yılında paranoid şizofreni olduğu söylenerek annesi tarafından akıl hastanesine gönderilmişti. Akıl hastanesine tıkılıp kalmasını gerektirecek hiçbir kanıt bulunmamasına rağmen, 1943’e kadar yani ölene dek orada kalmıştı.

5) Abraham Lincoln

“İpin ucuna geldiğinizde, bir düğüm atın ve kendinizi asın.”

Her Amerikalı, “Calvin Cooledge kim?” diye sorduğunuzda bilemeyebilir fakat dünyanın neresinde olursanız olun, Abraham Lincoln’u bilmeyen yoktur. Bilemedikleri bir tek şey olabilir; o da Honest Abe’nin, yani Abraham Lincoln’un, yaşamı boyunca büyük sıkıntılar çekmiş olduğudur. Belki de bu yüzden böylesine nazik, böylesine duyarlı bir insan olmanın yanı sıra, Amerika tarihinin de en önemli başkanıydı. Abe Lincoln ilk sıkıntısını, çiftlik hayvanlarında olan ve onları tüketince insanlara geçen bir hastalık yüzünden kaybettiği biricik aşkı Ann’den sonra yaşamıştı. Ayrıca çok küçük yaşta annesini kaybetmiş, alkolik babası ve kız kardeşi ile birlikte kötü şartlarda yaşamak zorunda kalmıştı.

1842’de Marry Todd ile zorla evlendirilmiş olduğundan dolayı sıkıntıları ikiye katlandı. Todd zaten şizofreniydi. Lincoln hayatının tamamını, evli olsalar bile, sürekli ondan kaçmakla geçirdi. “Avukatlık yapıyorum.” diyerek başka kasabalara gitti ve haftalarca aylarca eve dönmedi. Todd’un onu bir başkan olarak görme arzusu Lincoln için hiçbir şey ifade etmiyordu; fakat ülke tarihinde silinmez bir değişiklik yapan, asaleti ve gücüyle böylesi bir lider, Amerika’nın geneli için çok sey ifade etti.

6) Charles Darwin

“Düşüncelerimizi kontrol etmeyi öğrendiğimiz zaman ahlaki kültürde bir aşama kaydetmiş olacağız.”

Dünyadaki en önemli bilim insanlarından biri, hepimizin evrim teorisiyle tanıdığı Charles Darwin’dir. 1830’lu yıllarda zamanını Galapagos adalarında geçirdiği esnada, birkaç hayvan arasında tür farklılıkları olduğunu gözlemledi. Bunlardan biri, diğer yerlerdeki türdeşlerinden farklı özellikler taşıyan kaplumbağalardı. Bu gözlemi ona, canlıların yaşadıkları çevreye göre bir adaptasyon sürecine girdiklerini öğretmişti.

Başarılı teorilerinin yanında Darwin’in bilmediğimiz bir tarafı vardı. Agorafobi ve panik atak olarak bilinen zihinsel hastalıklara sahipti. Bunların belirtilerini 16 yaşındayken göstermeye başlamıştı. 30 yaşına geldiğinde ise, tamamıyla bu hastalıkların pençesine takılmıştı. Darwin’in agorafobiden dolayı  yaşadığı semptomlardan biri de; kişinin kendi bedeninden ve ruhundan, yani kendi gerçekliğinden tamamen koptuğu “kişiliksizleşmeydi”. Darwin’in her ne kadar kalp yetmezliğinden öldüğü bilinse de Chagas hastalığı yüzünden öldüğüne yönelik söylentiler de bulunmaktadır. Yine de ölüm sebebine dair farklı söylentiler, onun dünyadaki en önemli bilim insanlarından biri olduğu gerçeğinin önüne geçememektedir.

7) Tennessee Williams

“Hepimiz hapsedilerek, kendi bedenlerimiz içinde yaşamaya mahkum edildik.”

III. Thomas Lanier William olarak da bilinen Tennesse Williams, 20. yüzyılın en önemli oyun yazarlarından biriydi. Dönemin tabuları olarak kabul edilen konulardaki açık tasvirlerinden ötürü medya tarafından acımasızca eleştirilen ve en çok bilinen oyunları “A Streetcar Named Desire” ve “The Glass Menagerie”’nin de aralarında bulunduğu eserlerini yazmak için yıllarını harcadı. Fakat bu eleştiriler onu yine de yazmaktan alıkoyamadı.

Hayatı boyunca yaşamış olduğu zorluklar, hem bir yazar hem de homoseksüel bir birey olarak yaşamış olduklarıyla sınırlı kalmadı. Sevgilisini kanserden kaybettiğinde kendisini daha da ağır depresyon içerisinde buldu. Üstesinden gelmek için alkole ve uyuşturuculara sarıldı; fakat herkesin bildiği üzere, bu bağımlılığı hiçbir işe yaramadı. 1969 yılında zihinsel hastalığından dolayı hastaneye yatırıldı, birkaç yıl sonra çıktı ve yazmaya devam etti. Bu esnada maalesef alkol ve uyuşturucu almaya devam etti. Williams, 1983 yılında boş alkol şişeleri ve uyuşturucularla dolu bir otel odasında ölü olarak bulundu.

Ardından arka kalan tek mirası, hâla Amerika tarihindeki en önemli oyunlardan birkaçı olarak bilinen oyunlarıydı.

8) Janis Joplin

“Sanırım çok fazla düşünüyorum, işte bu yüzden içiyorum!”

27 Kulubü (27 Club)’nün bir üyesi olan Janis Joplin, günümüzde hâlâ daha sevilen ve tanınan bir şarkıcıdır. Sanatçıların hiçbiri, ölümünden sonraki yarım yüzyıl içerisinde, kalbinden hissederek söylediği duygusal şarkı sözlerine ve eşsiz sesine dokunmamıştır.

Teksas’ta büyürken sergilediği mücadelelerden; eklektik, sanatsal unsurlara olan ilgisinden dolayı olduğu kadar ırkçılığa da karşı olduğu için, lisedeki diğer arkadaşları tarafından dışlandı. O zamanlarda, akranlarına sürekli alay konusu sebebi olan aşırı kilodan ve kötü bir cildin varlığından muzdaripti. Yeteneklerinde çok yönlüydü; blues ve jazzdan, beat şairlerden etkilenmişti. Yıldızının yükselmeye başladığı günlerde hâlâ genç olmasına, müziğine ve enerjisine rağmen pek çok kişi onu “yaşlı bir ruh” olarak nitelendiriyordu. Janis fazlasıyla seviliyor; fakat kendi açısından bunu yeterli görmüyordu. Yetişkinliğe erdiği dönemden itibaren Janis, hayatındaki boşluğu doldurabilecek birini aramaya koyuldu. Ne var ki bir kişiye yönelmek yerine, alkol ve uyuşturucuya yönelmeyi tercih etti. Fakat alkol ve uyuşturucu ile kurmuş olduğu bu arkadaşlık, 1970 yılında bir Hollywood otelinde aşırı dozdan kaynaklı erken bir ölümle son buldu.

Bu yazı Wisdom Pils’deki 8 Historical Geniuses Who Had Mental Illnesses başlıklı yazıdan Türkçeye Gaia Dergi için Ezgi Kaplan tarafından çevrilmiştir.