Mathangi’nin İngiltere’de büyümüş biri olarak nasıl ayrıcalıklı olduğunun hâlâ bu kadar altını çizmesi de insanı başka türlü güçlendiriyor. Belgeselinde kullandığı görüntülerin bir kısmı 25 yaşında Sri Lanka’ya, mülteci olarak göç ettikten sonra ilk kez dönüşünde kaydettiklerinden oluşuyor. Sinema öğrencisi olarak ailesinin hikayesini anlatma niyetiyle gittiği çocukluk evinde ailesinin ona “öteki” gibi davranması ve cilalı tırnakları, taranmış saçları ile ailesi o dışarı çıkarsa hükümet güçleri tarafından saldırıya uğramasından korkarken, o böyle bir belgeseli çekecek politik bilince sahip olmadığını fark ederek projeyi durduruyor. Uzun yıllar sonra, “MATHANGI/MAYA/MIA” belgeselinde bu görüntüleri, işte bu gerçeğin altını çizerek kullanıyor.

Almanya’ya göç eden ilk nesil Türkiyelileri araştırmaya başlıyorum. İngilizce Wikipedia’da “misafir olarak alınan işçiler geldi ve gitmedi” gibi bir şeyler yazıyor. Aklıma yatmıyor. Cem Karaca diyor ki “es wurden arbeiter gerufen doch es kamen menschen an”. Meğer sürgün Cem Karaca dememiş bunu, Max Frisch’in laflarıymış: “Biz işçi bekliyorduk, insanlar çıkıp geldi”! İşçi bekliyordunuz ve insanlar çıkageldi? Nasıl yani? Ben alt metni açıklamaya utanıyorum. “İşçi arılar bekliyorduk, sadece çalışsınlar ve biz sömürelim. Oysa insanlar çıkageldi ve biz iki nesildir onların dertleriyle uğraşmak zorunda kalıyoruz”!

“Borders” adlı şarkısı “mülteci krizi” üzerine Batı’yı acımasızca eleştirirken Batı’dan olmayanları güçlendirici sözler söylüyor:

“Özgürlüğün… yeni bir ritme ihtiyacı var / Onları (Batı’yı kastediyor) hayatın anahtarı yaptık / Haydi yenelim onları/ Sınırlar, politika, polis vurgunu, kimlikler, ayrıcalıklarınız, yenilmiş insanlar, tekne insanları (mülteciler) / Silahlar sistemin kapısında patlıyor / Yanlarında olmadığımızı söyleyerek onları mahvediyoruz

Biz sağlamız…

Bizler radyoda yayınlanmayan insanları temsil ediyoruz (the revolution will not be televised?)

Uykumuzda konuşsak da bir ağ üzerinden bizi dinliyorlar

Bir kapı önü verandasında oturuyoruz, kimsenin yayımlamadığı haberleri alırken

İşte bu şekilde sakin kalıyoruz.”

Aklımda yankılanıyor “sen hiç Türke benzemiyorsun”… Ne demek bu? Türk olmak ne demek? Sahi ben kimim? Ana dilim Türkçe ama ebeveynlerimden sadece bir tanesinin kökenini bir parça biliyorum, o da Türk değil. Geri kalanı kayıp. Asla daha fazla araştırma gereği duymadım, çünkü benim andım “Bir bebekten katil yaratan toplum”un aksine kürek çekmektir. Çünkü ben dünyanın ırkçılıktan arınmış üzgün yüzüyüm. Bana siyah hissettiriyorsunuz. Durduğum yer tenimin rengi ya da o sözüm ona her şeyi bilen Batılıların tanımladığı yer değildir! “Hiç Türke benzemiyorsun” dedikçe onlar, ben daha çok “Türk”e benzemek istiyorum. Aşağıladıkları insanlara ne isim veriyorlarsa artık, o olmak istiyorum! Ben olsam KUTUP AYISI derdim! Bana KUTUP AYISI der misiniz lütfen? Aaaaman aaaamaaaaaan, aaamaan ammmaaan GASTARBEITER!

Slumdog Millionere filmi için yaptığı “Paper Planes” (Kağıttan Uçaklar) şarkısında varoşlarda yaşayanların sesi oluyor ve “Biz dünya çapında açlık ve susuzlukla cebelleşiyoruz / Üçüncü dünya ülkeleri, ikinci ve birinci dünya bile / Kulağa nakarat gibi gelse de aslında bu bir plan / Robin Hood’unuzu tedavüle alın ve işlemesini sağlayın” diyerek zenginlere meydan okuyor. Hindistan kültüründen şarkılarında sıklıkla öğeler kullanan M.I.A. 2013’te yayınlanan ve albüm ile aynı ismi taşıyan “Mathangi” isimli şarkıda “Çok ses yapıyorlar ama aslında hiçbir şey söylemiyorlar / Evet sizin paranız var ve biz sadece kaçak içki satıyoruz / İş çirkinleşecekse sizden sayıca üstünüz” diyor. Şarkının müzik videosunun başlarında Bollywood danslarını kusursuzca sergilerken ilerleyen dakikalarda Bollywood’un sabun köpüğü aşk hikayelerindeki kurgulanmış kadınlıkla, daha doğrusu bunu kurgulayanlarla dalga geçiyor.

“Türkler (Türkiyeliler demek istiyorlar) Almanya’nın zencileri” imiş. Yaşayarak öğreniyorum. Bunlardan şikayet ettikçe “mutlu değilsen dön” deniyor. Herkesin birbirini gömdüğü bu dünyayı eleştirmek günahmış gibi, dön dedikleri yer daha matah bir yermiş gibi. Sahi, “Kral çıplak” demek kaç bin yıldır günah bu yeryüzünde? Ben sayamadım. Kuyruğu dik tutmaktır “bizim” kültürümüz. Şikayet etmektir, ama sadece Türkiye’den. Şanslı Alamancılar olarak asla yaşadığımız yeri eleştirmemeliyiz, çünkü “kutsanmış, aşırı gelişmiş, insan-üstü” Batıdayız! Sanki tüm o sömürüyü o “yüce Batı” yaratmamış gibi; sömürgecilik tarihini onlar yazmamış gibi!

Her çeşit otoriteyle olan çatışması Batı’nın ana akım medyasınca sıklıkla vurgulanan M.I.A. “P.O.W.A.” adlı şarkısında “Ben sizin düşmanınız değilim, FBI beni izliyor / Paramı tutuyor ama bu benim umurumda değil” derken ABD’de bir müzik şirketine sahip olmasına rağmen 2014 yılından itibaren iki yıl boyunca vize verilmemesine atıf yapıyor. The Guardian gazetesinin “Beyoncé ile bile kavgalı” başlığıyla yayımladığı haberde iğneleyici bir dille M.I.A.’nın ABD ve ABD’lilere dair iddiaları anlatılıyor. Söz konusu “kavga”nınsa “Beyoncé Müslümanların hayatı da önemlidir diyebilir mi” diye eleştirmesi olduğunu öğreniyoruz… 

Berlin Amerikan Akademisi’nde, yine bu kentte yerleşik sanatçı Ai Wei Wei ile bir söyleşiye katılıyorum. Çin devletine yaptığı eleştiriler nedeniyle ülkesini ON YILLAR önce terk etmek zorunda kalan, ardından da dünyaca ünlü çok sayıda sanat eserine hayat veren bu insancığa “Çin’de yaşamak nasıldı, ne gibi baskılara maruz kaldınız” minvalinde sorular soruluyor. İnternette ufak çaplı bir araştırma ile herkesin kolaylıkla ulaşacağı bu bilgiler, on yıllardır Çin’de yaşamayan ve artık o hatıraları çok geride bırakıp dünyanın dertlerini dert edinen bir sanatçıya soruluyor. Cevap veriyor elbette ama sesindeki bıkkınlığı hissedebiliyorsunuz. Söyleşinin sonuna kadar sabırla bekliyorum, belki Ai Wei Wei’nin güncel işleriyle ilgili daha detaylı bir soru sorarlar diye. Moderatörden umudu çoktan kesmişim. Berlin’in bu en zengin semtlerinden birinde kurulmuş, şaşalı binasıyla göz kamaştıran ve dünyanın her yerinden akademisyenleri, sanatçıları konuk eden Amerikan Akademisi’nin “elit” misafirlerinden “üst düzey sanat”a dair birkaç yorum ya da soru bekliyorum. En nihayetinde malum… “zavallı göçmen” Ai Wei Wei’nin bina büyüklüğündeki eserlerini sergilemek burjuvazinin yeni vitrini, ayıp olmasın diye iki kelam da sanat için gelir diye umuyorum. O soru bir türlü gelemiyor. Yalnız bir kadın, kanserden vefat eden sanatçı eşini anarak Berlin’de göçmen sanatçıların nasıl sömürüldüğünden, fazla mesai yaptırılıp yasalara rağmen mesai ücreti ödenmediğinden bahsederek Ai Wei Wei’nin bu konuda ne düşündüğünü soruyor. Ai Wei Wei “Ben Almanya’da hiç işçi olarak çalışmadığım için maalesef konu hakkında bir bilgim yok” diyor. Salonda bir ölüm sessizliği. Etkinlik, Çin’in vatandaşlarına karşı ne kadar acımasız olduğu ve Almanya’nın ne kadar özgür bir ülke olduğu ana fikriyle son buluyor.

Sri Lanka’da iç savaş 2009’da bitmiş olmasına rağmen halen dünyada en çok kaçırılma ve kayıp vakalarının yaşandığı bir ülke. Mathangi yani M.I.A., üçüncü dünyadan insanlara has kendi trajedisinin esprisini yaparak “sahne ismimin anlamı olan “görev sırasında kayboldu”nun gerçek hayatta karşılığını bulmasını istemiyorum, o yüzden Sri Lanka’ya gitmiyorum” diyor. Sivil insan başına iki askerin düştüğü memleketinde bir iyileşme olacağına dair umudunun ancak savaş suçlarına dair tek bir kişinin bile yargılanması halinde mümkün olacağını söylüyor. Ülkede yaşayan Tamil’ler için yakın gelecekte bir umudu olmasa da DİASPORADAKİ Tamillerin GÜNÜN BİRİNDE EVE DÖNMESİ HALİNDE HER ŞEYİN DAHA GÜZEL OLACAĞINI BELİRTİYOR… M.I.A. var olabilmek için yeni bir müzik/şarkı sözü türü icat ederek politikanın tıkandığı yerde olan biteni anlatmanın başka bir yolunu bulmak durumunda kaldığını belirtiyor. Dünyanın her yanındaki Tamillere mesajının ne olduğu sorulduğunda ise “yaratıcılığa yatırım yapılması, kimliklerini iç savaşın dışında da aramalarını” söylüyor. Küfrettiği için Sri Lanka hükümet güçlerince çocukken saçları kesilen M.I.A.’ya çocukluk travmalarının nasıl üstesinden geldiği sorulduğunda ise “Çektiğimiz belgesel tam da bununla ilgili. Eğer katliamdan kurtulabildiyseniz, o travmalardan her zaman güzel bir şeyler üretebilirsiniz. Ben kendimi yaratıcılıkla, sanatla iyileştirdim” diyor.

Sanırım sanatın en güzel yanı, baskı rejimleri altında yaşarken bile dışa vurmak istediğiniz isyanı dolaylı olarak yani güvenli şekilde aktarmanızı sağlaması.

Serinin ilk yazısı için tıklayın- Berlin gibi anlatmak – 1: M.I.A.