“İklim İçin” kampanyası “Yüzler Meclisi” öncülüğünde ilk imzacıları ile bugün 13.30’da İstanbul Tatavla Sahne’de başladı.
Geçen sene eylül ayında New York’ta 400 bin kişi, tüm dünyada milyonlarca insan iklim değişikliği konusunda devletlere “artık gezegen için harekete geçin” demek amacıyla sokağa çıktı.
Bu yıl aralık ayında dünya hükümetleri yeni bir iklim anlaşması için Paris’te toplanıyor. Anlaşma öncesi dünya halkları da iklim için sahnede olacak.
Geçtiğimiz aylarda ilk kez ortaya çıkan hortumlar ve yaşanan kuraklığın da gösterdiği üzere; Türkiye’nin iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler arasında olması bekleniyor.
Geçen sene eylül ayında New York’ta 400 bin kişi, tüm dünyada milyonlarca insan iklim değişikliği konusunda devletlere “artık gezegen için harekete geçin” demek amacıyla sokağa çıktı.
Bu yıl sonunda Paris’te yapılacak İklim Zirvesi’nde 2020 sonrası için yeni hedefler ilan edilecek. Yani Kyoto’nun ardından yeni bir iklim rejimi kurulacak. Türkiye’nin bu zirvede nasıl bir pozisyon alacağı ise merak konusu.
Araştırmalara göre, medeniyetin kıyılarında gizlenmiş hastalıkların, küresel ısınma ile patlayışa geçmesi çok olası.
Yağış profilinin değişmesi ve sıcaklıkların mevsim normallerinden sapması nedeniyle, kuzgunlar, kemirgenler ve çıngıraklı yılanlar da kendilerine yaşamak için yeni yerler seçmeye başladı. Yer değiştiren bu hayvanlarla birlikte onlarla yaşayan, hastalık yapıcı bakterilerve parazitler de yer değiştirecek. Bu durum hastalıkların türler arası yeni bir yayılım göstermesi riskini de beraberinde getiriyor.
Konak canlı ve onun paraziti arasındaki ilişki, ortamlarda ciddi değişiklik yaratabilecek düzeydedir. Bu ilişkiyi anlamak, olası hastalıkları tahmin etmek ve önlem almak yoluyla, yaşanacak sağlık sorunları ve ekonomik kayıplar engellenebilir.
Toronto Üniversitesi‘nden emekli bir profesör olan Daniel Brooks konuyla ilgili; “Parazitlerin yayılımlarını izlersek, ekolojik sistemlerde, türler arasındaki ilişkileri de gözlemlemiş oluruz” dedi ve ekledi; “Yeni bir tür enfekte olduğunda, ekosistemde büyük çaplı bir şeylerin olmakta olduğunu anlarız”.
Philosophical Transactions of the Royal Society B dergisinde bu hafta yayınlanan makalelerinde, Brooks ve Amerikan Tarım Departmanı’nda hayvanbilimci olan Eric Hoberg, parazitlerle alakalı geleneksel bilgeliği ve iklim değişikliğinin hastalık yayılımına etkilerini göz önüne serdiler.
Uzun zamandır süregelen anlayış, parazit ve hastalık yapıcı canlıların, belli bir konak canlıyı etkilemek için gelişim gösterdikleri ve evrildikleri, bir süre sonra hedef canlının da bu parazitlere karşı direnç kazandığı ve artık parazitlerin bu canlıda çok da etkili olamadıkları yönündeydi. Bu yönden bakıldığında, kargaları etkileyen ve sivrisinekle yayılan bir virüs kuzgunlarda etkili olmamalıdır.
Nitekim, Kuzey Buz Denizi’nde inceleme yapan Hoberg ve tropik bölgelerde inceleme yapan Brooks, bu anlayışın gerçeği yansıtmadığını buldu.
Parazitler birden fazla sayıda türde etkili olabiliyorlar
Brooks konu hakkında; “Yüksek sayıda vakada, parazitlere rastlamayı beklediğimiz canlılarda değil de diğer türlerde rastladık. Parazitler, birlikte evrim açısından baktığımızda beklenilmeyecek hızda, o canlı türünden bu canlı türüne atlıyor” şeklinde konuştu.
Doğal seyir hakkında daha fazla inceleme yaptıklarında ise araştırmacılar, parazitlerin milyonlarca yıldır birden fazla canlıyı aynı anda hasta edebilme özelliği gösterdiklerini farketti. Hoberg bu davranış biçiminin başlangıcının, Buzul Çağı’na kadar gittiğini belirtti.
Gezegenin ortalama sıcaklığı arttıkça ve insanlar doğanın içerisine bir hışımla daldıkça, hastalık yapıcı canlılar ve onların konakladıkları türler, yeni yaşam alanları bulmak için ilerledikçe, gittikleri yerlerdeki, o hastalıkla daha önce karşılaşmamış yerel türlerin hastalığı kapma riski de artıyor.
Hoberg, bu durumun özellikle Victoria Gölü’nde yayılım gösteren misk geyiği ve ren geyiği üzerinde gözlemlendiğini belirtiyor. İklim değişikliği bu canlıların parazitlerin de ciddi bir değişime sebep olmuş.
Hoberg, bu durumun özellikle Victoria Gölü’nde yayılım gösteren misk geyiği ve ren geyiği üzerinde gözlemlendiğini belirtiyor. İklim değişikliği bu canlıların parazitlerinde ciddi bir değişime sebep olmuş.
Sonuç olarak daha fazla hayvan hastalık kapmış ve bu durum toplu ölümlerin oluşmasına sebebiyet vermiş.
Batı Nil virüsünü ele aldığımızda, karşımıza yine çok ciddi bir salgın çıkıyor. 1999 yılında Kuzey Amerika’da ortaya çıkan ve kuşlarla sivrisinekler arasında dolaşan virüs, insanları da etkilemişti. Ortaya çıkışından sonra bütün Amerika’ya yayılmıştı ve geçen sene Kaliforniya’da rekor sayıda kişiyi etkiledi.
Hareket eden hedefler
Hastalıklar yıldan yıla alçalıp yükselen bir yapıda olsalar da, Batı Nil virüsü kendisine karşı yürütülen yok etme çalışmalarına karşı tehlikesini korumaya devam etmektedir. Bilim insanları iklim değişikliklerinden yola çıkarak, virüsün gelecekteki patlamalarını hesaplamaya çalışıyor.
Nebraska Eyalet Üniversitesiparazitoloji başkanı Scott Gardner, Latin Amerika’daki parazitleri ve onların konak canlılarını araştırmaktadır. Bulguları, parazitin belli bir bölgeye sabitlenmiş olduğu yönünde, konak canlı bölgenin dışına çıksa da parazit varlığını belli bölgede sınırlıyor. Gardner; “ Latin Amerika hayvanlarında bulduğumuz pek çok parazit And Dağları’nın belli bölgelerinde sınırlıydı” şeklinde durumu özetliyor. Bulguları yapabilmek için Gardner ve ekibinin bölgedeki çokça sayıda memeli hayvanı tek tek incelemesi gerekmiş. 15 yıl boyunca pek çok memeli hayvanı toplayıp inceleyen Gardner, bunun kendileri için çok zahmetli olduğunu belirtiyor.
Dünyanın diğer bölgelerindeki bilim insanlarının da hastalıkların geleceği ve özellikleri ile bulgulara erişebilmesi için, benzer bir yol izlemesi gerekmekte. 2013 yılında araştırmacılar Malezya maymunların da kızıl hastalığına sebep olan virüsün yeni bir kolunu keşfetti ve bu virüse uygun yeni tanımlama testleri üretmek durumunda kaldılar.
Fakat iklim değiştikçe, ortaya belli bir veritabanı koymak ve onun üzerinden gitmek zorlaşıyor; çünkü yeni şartlara uyum sağlayan parazitler, eski bilgileri hızla yetersiz bırakıyor. Brooks son olarak; “Uzun vadede, bir salgın çıktıktan sonra onunla başetmek pek de sürdürülebilir bir yöntem olmayacak. Salgın hastalıklara karşı savaşımızda şu an galip gelemiyoruz, bu sebeple yeni ve farklı şeyler denemeliyiz” şeklinde görüşlerini belirtti.
“Zulüm gören kadınlara…” diye başlar Reha Çamuroğlu, korkakların hikâyesi ”Nazar”ın ilk sayfasında. Evvel zaman içinde, içsel güçlerinin farkındalığında cesur kadınlardan korkan o erkeklerin bir karanlık Avrupası varmış. Başka diyarlarda, “Hemşirelik yapanınızı, ebelik edeninizi, aşçılık gibi; şifalı bitkiler, karışımlar ve sıvılar ile uğraşanınızı yakarız” devri hüküm sürerken doğaya dokunan, dokunduğuyla yaşatan, güç bela da yaşamaya çalışan kadınlar tarihteki ataerkiden nasibini almışlarmış.
Toplumdaki ahlaki normların çiğnenmesi bir kadının lanetlenmesi için yeterli değil midir? Babadan oğula tatlıcılardaki bıyıklı adam resminin altında yazarcasına; Orta Çağ’dan milenyuma. Kadınların evlilik dışı birliktelikleri, dul yaşantıları yahut “elde edilmeyişleri” cadı olmaları için olmazsa olmaz kriterler tabii ki. İthamcılar çetesi cinsiyetçi tahammülsüzlüklerinden ne yapacaklarını şaşırmış olacaklar ki “cadı avı” utancı gerçeğinden haberdarız.
Cadı avlarının ilk olarak 15’nci yüzyılda Fransa’nın güneyinde, Almanya’da, İsviçre ve İtalya’da başladığı kabul edilir. Avrupa köylülerinin en çok güçlendiği ve kadınların “şifacılık, ebelik” altında tıpta ve bilimde adımlar atmaya başladığı dönemde varlığını gösteren cadı avları; devletin, soyluların ve bu yükselişin ürküttüğü erkeklerin giderek artan saldırgan tutumunun meyvesidir.
Kelime dağarcıklarımız sıfırlansın, tüm ön bilgilerimiz, imgelerimiz silinsin. “Kadın” ve “doğa” ikilisinden güzellikten başka ne doğabilir? Hadi buna cadı diyelim.“Üst tarafları kadındır onların ama alt tarafları hayvandır; bellerinden yukarısı tanrılarındır ama aşağısı şeytanın malıdır… Cehennem, zulmet, kükürt kuyuları, alev alev ateşler, kaynar sular, pis kokular hep, hep oradadır…”cümleleri ile betimlenen bu cadılar! Üstelik Shakespeare’in Kral Lear adlı oyunundan. Otların sesini duyan, sancılar ile kıvranan kadınların tesellisi olan, doğumun o satenli silik rengini var eden, pişiren, doyuran, şifa veren kadınlardan bu denli kine bulanmış sözler ile bahsetmek elbette ki nankörlükte kavrulmuş erilliğe aittir.
Dünya ile olan kutsal bağ, kadın vücuduna yüklenmiş iken bu bilge kadınlar, bir gün geliyor ve yakalatılmak için verilen emirlere nesne oluyor.
Cadıların geçmişi, insanlığın karşılaştığı felaketlerle ve hastalıklarla ilgilenmeye ilk başladığı zamanlara dayanır. Bazı araştırmalara göre cadı kavramı eski “tanrıça kültüründen” gelmiştir. Tarih boyunca dünyanın her yerinde kadınlara tapılırken, Ortadoğu’da en güçlü ayinler kadınlar tarafından yapılmıştı. Onlar, tanrıçalara hizmet eden kadınlarken, ilahi gücü paylaşmak istemeyen erkek cadıların kutsal varoluşlarına leke sürmekle yetinmeyip sonlarını da hazırlamıştır.
İşte, dünya ile olan kutsal bağ, kadın vücuduna yüklenmiş iken bu bilge kadınlar, bir gün geliyor ve yakalatılmak için verilen emirlere nesne oluyor.
Cadı avlarında 40 bin ile 60 bin arası (bazı kaynaklarda söz konusu rakamı iki yüz bine kadar çıkabilmekte) kişinin cadılık suçlamasıyla yakıldığı tahmin ediliyor.
1486’da cadıların belirlenmesi ve yok edilmesi görevinde cadı avcılarına yardımcı olması amacı ile “Mallevs Maleficarvm (Cadı Baltası)” adlı bir kitap çıkarıldı. Almanya’daki Dominikan mezhebinden Jacop Sprenger ve Heinrich Kramer iki keşişin yazdığı kadın katli rehberine göre kadınlar cinsel açıdan zayıflıklara sahipti ve şeytanın onu kandırması kolay oluyordu. “Bütün cadılar, kadınların içerisinde bulunduğu cinsel doyumsuzluğa ve arzuya sahiptir” cümlesi Mallevs Maleficarvm’da yer alır. Jacob Sprenger ve Heinrich Kramer bu kitapla, büyü ve kadın bedeni arasında kurduğu zayıf, mantık dışı ve tamamen kendi şehvetinden kaynaklanan ilişki ile bir ilk olmuşlardır. İncil’den sonra en çok okunması ise yatıştırılmış gibi duran, ama asla yatışmayan erkek şiddeti için bir cevher olduğunu kanıtlar nitelikte.
”Tek işiniz savaşmak! Erkeklerimizi her türlü savaşınızda ateşe odun olmak üzere bizden almak! Kocaları ve oğulları.Kalan kadınlara da eziyet etmek. Erkeklerin yücelik dedikleri şey de bu. Sizi savaşa koşan Tanrınız da erkek. Ama evet onda bile iyi bir yan var doğru, çünkü o da bir kadının oğlu. Elinizden gelse onun doğrulmuş olduğunu inkar edersiniz ya. Çok uğraşmadınız mı böyle bir inkar için.” Nazar/153
Kaynağını derin bir korku ve nefretten alan engizisyonun vahşice süren soruşturmasında, cadılık ile suçlanan (cadı olduğuna dair hiç bir kanıt gerekmeksizin, sadece suçlama ile) kadın çırılçıplak soyuluyor, tüm vücudu dokunularak inceleniyor, bakire olup olmadığı öğrenilmek için ise tecavüze uğruyordu. Kadının vücudundaki herhangi ben veya doğum lekesi onu şeytanın hizmetkarı ilan etmek için yeterliydi. Uygulanan işkencelerden kesinlikle bahsetmek istemiyorum; fakat üç aşama sonunda (sağ kurtulabilirse), daha fazla acı çekmemek için tüm suçlamaları kabul etmek zorunda kalıyorlardı cadılar.
20. yy’ın ortalarında modern büyücülük ”wicca” diniyle yeniden doğdu. Eski köklerden can bulan modern cadılar, ayinlerinde şifalı otlar, kristaller ve tütsüler kullanarak doğanın güçlerini aktif hale getirirler.
Cadı avını sadece büyücülükle bağlantılı kalmayan, kadınlara yönelik bir katliam olarak ele almamız yanlış olmaz. Hristiyanlıkta ilk günahın sahibi lanetli kadın, bunun kefaretini hep ödemek zorundadır. Tarihe şahitliğimizi yaptıktan sonra açıkça görüyoruz ki, kadın bu günahından ne zaman sıyrılacak veya başka bir sıfatla anılacak olsa, zedelenen şişkin erkek egolarınca can bulan korkunç vahşetlere kurban oluyor.
Günümüzde cadı avlarına halen Sahra altı Afrika toplumlarında, Hindistan’da ve Papua Yeni Gine’de rastlanır.
Kent meydanlarındaki o kocaman ateşten çıkan erkek günahının tüm şehri saran dumanı, göğe yükselen binlerce kadın ruhuyla örtülemeyecek kadar çoktu işte o zamanlar. Ya şimdi? Tatmadık mı bilmem kaçıncı kez erkek şiddetini, daha az önce, şehrin bir köşesinde? Hissetmedik mi 1976’da küçük bir Alman köyünde, fakir ve hiç evlenmemiş yaşlı bir kadın olan Elizabeth Hanh’ın komşuları tarafından evinde köpek kılığındaki şeytanları beslemekle suçlanması üzerine, dövülerek öldürülmesindeki acıyı? Yanmadık mı daha dün Özgecan ile?
Orta Çağ’dan ileriye, kaç adım atmış erkek? Düşündürücü.
Bir de!
“Bazen çocuklu kadınların kocalarına, erkekler çocuklarını öldürmesin diye katlanıp, hizmet edip, türlü cilve yaptıklarını düşünüyorum. Üstelik buna kocaları da dahil. Yani katil adaylarına.” -Nazar/5
Bir de “Nazar” var. Yazının başında bahsi geçen etkileyici kitap. Onu samimice önermeliyim herkese! Nazar, kendini ”Tanrı baba” yerine, ”Doğa Ana”ya adayan şifalı şifacı, ebe ve dul Margarita’nın, kilise tarafından canice yargılanışını ve tanıklığımızdan utanacağımız Orta Çağ Avrupasını anlatmakta. Bedia Ceylan Güzelce’nin kaleminden, cadı olmakla suçlanan ve diri diri yakılan bir kadının “ilahi adalet” ile son bulan hikâyesi.
“-…Ruhunu ne zaman ona teslim ettin? Bunların en büyüğü ne? Adını da söyleyeyim, Satan’ın dinine ne zaman geçtin?
Sizin dininiz beni ve benim gibileri terk ettiğinde. Benim gibi yoksul ve yalnız kadınlar üzerinde tepinmeye başladığınızda. Dünyayı acı vererek yönetmeye başladığınızda.”
Seferihisar Belediyesi’nin 2011 yılından beri yürüttüğü Tohum Takas Bayramı yarın gerçekleşiyor. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in yaptığı açıklamaya göre; Can Yücel Tohum Merkezi’nde çoğaltılan 5 çeşit 3 bin yerli tohum şenlikte ücretsiz olarak dağıtılacak.
Genetiğiyle oynanmış GDO’lu ürünlerin soframızdan eksik olmadığı şu günlerde Seferihisar Belediyesi, doğal beslenmemizin tek şartı “yerli tohum” için 2011 yılından beri büyük bir mücadele veriyor. 2006 yılında yerli tohumun satışının yasaklanmasını öngören yasaya karşı yerli tohumu korumaya karar veren belediye, 2011 yılında Tohum Takas Bayramı ve Can Yücel Tohum Merkezi projesini geliştirdi. Proje kapsamında Seferihisar ilçesinin çevre köylerini gezen belediye personelleri, çiftçi ve köylülerimizi yerel üretim hakkında bilinçlendirerek, geri vermek şartıyla yerli tohum topladı.
Can Yücel Tohum Merkezi’nde yetişen doğal sebzelerden elde edilen ürünler
Duyarlı köylülerimizin bağışlarıyla toplanan tohumların Can Yücel Tohum Merkezi’nde doğal yollarla çoğaltılmasıyla elde edilen yerli tohumlar, Tohum Takas Bayramı’nda üretici ve tüketiciyle buluştu. Hiçbir ücretin talep edilmediği şenlikte, yerli tohuma ulaşmak isteyen veya bu tohuma sahip üretici ile tüketiciler 2011 yılından beri bir araya gelerek yerli tohumun yaygınlaşmasına ve yerel besinlerin üretilmesine katkıda bulunuyor.
Bu yıl, 28 Şubat Cumartesi saat 10.00’da Belediye Kapalı Pazaryeri ve Kültür Sarayı’nda gerçekleşecek Tohum Takas Bayramı‘nda, Can Yücel Tohum Merkezi’nde üretilen 5 çeşit 3 bin paket yerli tohum, arzu eden vatandaşlarla ücretsiz olarak paylaşılacak. Tek kullanımlık hibrit tohumların yaygınlaşmasıyla tarımda sürekliliğin sağlanamadığı ülkemizde, yerli tohum bilincini tüm Türkiye’de yaymayı ve yerli tohum ile yapılan üretimin desteklenmesini sağlamayı amaçlayan Seferihisar Belediyesi, bu şenlikle 2011 yılından beri onlarca çeşit, binlerce yerli tohum ve fidenin yaygınlaşması için çaba harcıyor.
Can Yücel Tohum Merkezi Çimlendirme Serası
Konu ile ilgili açıklama yapan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, 2014 yılı yaz sezonunda 50bin sebze fidesinin dağıtımının yapıldığını belirterek sözlerine şöyle devam etti; “Can Yücel Tohum Merkezi’mizde çimlendirme serası ve uygulama bahçesinde yapılan üretimin yanı sıra, ‘Seferihisar Yerel Tohum Ağı Üreticileri Birliği’ adı altında bölge köylülerimiz ve üreticilerimiz ile ortak çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalar her yıl daha fazla insana ulaşmamızı sağlıyor. İstanbul’dan Mersin’e, Ordu’dan Afyonkarahisar’a kargo yoluyla binlerce tohum yolladık. Bu yolla on iki ay yaşayan takas yöntemini gerçekleştirmiş oluyoruz. Gerek fide gerekse dağıtılan tohumların tamamını merkezimizde üretiyoruz. Kendi üretmediğimiz tohumun dağıtımını yapmıyoruz.”
Soyer, “Tohum Bankası Topraktır” sloganıyla yola çıktıklarını vurgulayarak, “Tohumu, gizli bölmelerde saklayarak ya da onların karakterleri ile oynayarak değil; daha fazla tüketiciye ulaşmayı ilke edinerek çoğaltıyoruz. Hiçbir bedel beklemeden gerçekleşen bu hizmetin maliyetini Seferihisar Belediyesi olarak karşılıyoruz. Böylelikle tohumları yok etmeye yönelik tohum yasasına karşı; yerel tohumun yaşaması, çoğalması ve gelecek nesillere aktarılması için büyük bir mücadele veriyoruz. Tohumların yok olmaması, daha fazla üretilmesi için mücadelemiz sürecek. Bu vesileyle 28 Şubat Cumartesi günü gerçekleştireceğimiz Tohum Takas Bayramı ve birbirinden değerli konuşmacıların yer alacağı Tohum Çalıştayı’na tüm duyarlı vatandaşlarımızı davet ediyorum. Gelin hep birlikte atalarımızdan kalan yerli tohumları gelecek kuşaklara aktarmak için omuz omuza olalım” dedi.
(Belediye Başkanı Soyer ile köylülerimiz tohumları için mücadele birlikte ediyor)
Diğer şenliklerden farklı olarak bu yıl düzenlenecek Tohum Takas Bayramı’nda Köy Enstitüleri’nin 75. Kuruluş Yıldönümü ve Hasan Ali Yücel’in aramızdan ayrılışının 53. yılının anısına Tohum Çalıştayı gerçekleştirilecek. Konusunda uzman akademisyenlerin, gazeteci ve siyasetçilerin de katılacağı Tohum Çalıştayı’ında konferanslar, belgesel gösterimi ve küçük konser yer alacak.
Dağıttıkları yerli tohumla, ayrıca üretim de gerçekleştiren Can Yücel Tohum Merkezi’nin doğal ürünlerine Seferi Pazar adresinden ulaşabilirsiniz.
260 türden 3 milyon kuşu ağırlayan Manyas Kuş Cenneti‘nde, kuşları, ekolojiyi ve halkı tehlikeye sokacak büyük bir sanayi tesisi kurulmasına Bakanlıktan onay geldi!
Marmara’nın ekolojik dengesini bozacağı gerekçesiyle eleştirilerin hedefindeki Çevre Düzeni Planı‘nın, her yıl 260 türden 3 milyon kuşu ağırlayan Manyas Kuş Cenneti’ni tehlikeye sokacak çok sayıda sanayi tesisinin kurulmasını içerdiği ortaya çıktı.
Manyas Kuş Cenneti’ni “sanayi cehennemi”ne çevirecek proje, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı.
Balıkesir-Çanakkale Planlama Bölgesi1/100 bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı’yla birlikte, Manyas’a kuş uçuşu 8 kilometre uzaklıktaki bölgenin 1. derece tarım arazilerine çok sayıda sanayi tesisi kurulmasının önü açıldı. Çevre Mühendisleri Odası başkanı projenin; kuş türlerinden balıkların yaşamına, ekolojik düzenden halk sağlığına kadar pek çok noktada hayatı tehlikeye atacağını söyledi.
“Artık kuşlarla problemli olduklarını düşüneceğim”
Milliyet‘ten Evin Demirtaş‘ın haberine göre, Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, planı mahkemeye taşıyacaklarını belirterek, “Manyas Kuş Cenneti’nin nesli tükenmekte olan kuşları, büyük risk altında. Kuş göç yolu üzerinde bulunan bu bölge, sanayiye açılamaz. Kurulacak sanayi tesislerinin atık suları arıtılsa bile Marmara Denizi, kirlenecek. Ekolojik krize sürükleniyoruz” diye konuştu. Nerede ender bulunan bir kuş popülasyonu varsa oraya proje yapıldığını belirten Bozoğlu, “Artık kuşlarla problemli olduklarını düşüneceğim. Buraya nasıl bir sanayinin yapılacağı alt ölçekli planda belli olacak. Demir-çelik fabrikası, kimyevi tesis, termik santral, doğalgaz çevrim santrali, hatta gizliden nükleer tesis de planlanıyor olabilir” dedi.
“Göç başlayacak nüfus artacak”
Balıkesir-Çanakkale Bölge Planı’nın Marmara için tehlikelerine dikkat çeken Bozoğlu, “İster istemez denizin kenarına liman yapacaklar. Oysa Marmara Denizi zaten çok hassas. Bazı yerlerinde 30-50 metrenin altında hayat yok. Balıkların yaşam alanında ciddi değişiklik olacak. Bölge, sanayiye açılınca göç başlayacak ve nüfus artacak. Yeşil alanlar, yapılaşmaya açılacak. Bölgeye ilişkin TÜBİTAK Havza Eylem Planı ve Marmara Denizi Mastır Planı birbiriyle uyumlu değil” dedi.
Manyas Gölü, Fotoğraf: Cüneyt Oğuztüzün
“Bölgede Kanser patlaması”
Bozoğlu sözlerine şöyle devam etti: “Bölgede olabilecek etkiyi baştan analiz etmek için mutlaka Stratejik Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) hazırlanmalı. Stratejik ÇED, Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik taahhütlerimiz arasında, ama bakanlık, 10 yıldır yönetmelik taslağı olarak bekletiyor. Bölge sanayiye açıldıktan sonra Stratejik ÇED’i hazırlasanız bile iş işten geçer. Bu plan ile Kocaeli Dilovası’ndan daha büyük bir sanayi bölgesi kurmak istiyorlar. Bu, bölgede kanser patlaması anlamına gelir.“
Kaynak: Milliyet Başlık Görseli: Eğitim Bilişim Ağı
Vücudumuzun ne kadar güçsüz ya da hassas olduğunu düşünsek de işleyişine baktığımızda, akıllara durgunluk veren bir mekanizmaya şahit oluyoruz. Günlük yaşantımıza yoğunlaşıp, esas benliğimizde ne olup bittiğini görmezden geliyoruz. İşte vücudumuzla ilgili şaşırtıcı gerçekler!
1. Beynimiz, 10 Watt’lık bir ampulün kullandığı miktarla eş değer bir güçle çalışıyor.
İnsan beyni günlük 200 kilokalori kullanır. Yani, beynimiz uyurken bile küçük bir ampülün ürettiği kadar enerji üretir.
2. Vücudumuz her yedi yılda bir kendini yeniler.
Siz bu cümleyi okurken 25 milyon tane hücreniz öldü. Bu bir sorun değil çünkü vücudunuz bugün 300 milyar yeni hücre üretti bile. Hücre ölümleri ve yeni hücre üretimi o kadar sık meydana gelir ki, yedi yılda bir vücudumuz yenilenmiş olur. Fakat, kemik, kalp ve beyin hücreleri çok sık yenilenmediği için onlara iyi bakmakta fayda var.
3. Vücudumuzda, bir galaksideki yıldız sayısından daha fazla hücre vardır.
İnsan vücudundan 75 trilyon hücre bulunur. Bu hücrelerin her biri, bizi hayatta ve biliçli tutmak için birbirleriyle etkileşim halinde olan binlerce molekülden oluşmuş küçük şehirlere benzerler. Bu durumu, galaksimizde bulunan 400 milyar yıldızla kıyaslarsak, varlığımızın ne denli büyüleyici olduğunu anlarız. Bir dahaki sefere, kendinizi değersiz hissettiğinizde hatırlayın: vücudunuzda 75.000.000.000.000 hücre var ve bu durum “önemsiz” olmaktan çok çok uzakta.
4. Vücudunuzdaki hücreler düşüncelerinize tepki veriyorlar.
Frank Outlaw der ki: “Düşüncelerinize dikkat edin; kelimelere dönüşürler. Kelimelerinize dikkat edin; davranışlara dönüşürler.” Beynimiz tüm vücudumuzu kontrol eden güçlü bir makine gibidir. Fakat iyi haber şu ki, düşüncelerinizi kontrol etmek sizin elinizde! Örneğin; pozitif düşünceler bağışıklık sisteminizi güçlü tutarken; negatif düşünceler sisteme zarar verir.
5. Yıldız tozundan meydana geldik!
Carl Sagan’ın söylediği gibi: “Hepimiz yıldız tozuyuz.” Dünya’daki neredeyse her element, bir yıldızda oluştu. Vücudumuzdaki karbon, nitrojen, oksijen atomları, diğer elementlerdeki atomlar da dahil, 4.5 milyar yıl önce bir önceki yıldız jenerasyonunda var oldu.
TIME Dergisi’nden bir okuyucu, gök fizikçisi Dr. Neil DeGrasse Tyson‘a, “Evrenle ilgili bizimle paylaşabileceğiniz en hayret verici gerçek nedir?” diye sormuş. İşte Tyson’un yanıtı:
Yaşam yerlerimizi doğaya uyumlu inşa edebiliriz. Doğa ile barışık yaşamak hem geleceğimiz hem de şimdimiz için sonsuz güzellikler ve huzur sunacaktır bizlere. Doğanın parçası gibi yapılan ahşap evlerin görünümü ne kadar güzel olsa da lüzumsuz ağaç kesimini de göz ardı etmemek gerekiyor elbette.
Kaliforniya Mill Vadisi yakınlarındaki küçük iki ahşap evin tasarımdan sorumlu Feldman Mimarlık ise ahşap evleri yoga alanı ve sanat stüdyosu amaçlı tasarlamış. Misafirler ve ev sahipleri için özel alan olması adına bu sevimli kabin ikilisi inşa edilmiş.
Doğaya uygun inşa edilen ahşap evler, ağaçların arasına sığacak şekilde konumlandırılmış. Dikkat çeken doğal görünümleri, yeşil yamaca yerleştirilmemiş de onun bir parçasıymış gibi bir etki yaratıyor. Kabinler birbirine yakın inşa edilerek gür yeşilliklerle çevrilmiş.
Ahşap evlere ulaşan taş yollar, arazinin parçasıymış gibi bir hava katıyor. Tasarımcılar bu şekilde, ahşap evleri doğanın bir parçasıymış gibi tasarlayarak aynı zamanda çevreye zarar vermemek için çabalamışlar.
Mersin Çevre ve Doğa Derneği, Akkuyu Nükleer Santrali’nin dolgu alanı üzerine kurulacağını iddia etti. İddia doğruysa, bu durum 25 milyon balık yumurtasının haşlanmasına neden olacak.
Mersin Çevre ve Doğa Derneği Başkanı Sabahat Aslan, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ÇED raporunda, “gösterilen referansın aslında referans olmadığını” söyledi. ÇED raporunda Rus VVER 1200 model santral kurulacağı bilgisinin yer aldığını, güvenlik önlemleri için referans olarak ise VVER 1000 model santralin gösterildiğini belirten Aslan, “Aslında referans gösterdikleri santral referans değil” şeklinde konuştu. Santralin dolgu alanı üzerinde kurulacak ilk santral olacağını iddia eden Aslan, “Soğutma suyu kullanımı nedeniyle günde 25 milyon balık yumurtasının haşlanacağını tahmin ediyoruz” dedi.
Santralin dolgu alanı üzerinde kurulacak ilk santral olacağını iddia eden Aslan, “Soğutma suyu kullanımı nedeniyle günde 25 milyon balık yumurtasının haşlanacağını tahmin ediyoruz” dedi. (Görsel: İlke Haber Ajansı)
ÇED sürecinde bazı hukuksuzluklar yaşandığını, 1 yıl önce bu konu hakkında dava açtıklarını söyleyen dernek yöneticisi Avukat Semra Kabasakal, “Davayı açalı 1 yıl oldu ama davanın hangi mahkemede görüleceği bile hâlâ belirlenemedi. Dosyamız Ankara ile Mersin arasında top gibi gidip geliyor” dedi.
Dernek Başkanı Sabahat Aslan da, nükleer santralin ÇED raporunun “teknik ve hukuki olarak ciddi problemler taşıdığını” belirterek, “Uluslararası hukuk kurallarına göre, ÇED raporunun onaylanması için yöre halkının rızası gerekiyor. Nükleer santralin ÇED sürecindeki halk bilgilendirme toplantısı yapılamamıştı. Bu nedenle aslında projenin hukuken sona ermesi lazım ama hükümet ısrarla projeyi sürdürdü” dedi.
“Akkuyu 4 ciddi fay hattına çok yakın”
Dernek başkanı Aslan, “1970’li yıllarda Akkuyu için ‘uygun’ görüşü belirten Prof. Dr. Ahmet Ercan, daha sonraki yıllarda yaptığı araştırmalar sonucunda, Akkuyu’nun santral için uygun olmadığı yönünde görüş belirtti. Ercan’a göre 4 ciddi fay hattı, Akkuyu’ya çok yakın. Santralin büyük kısmı dolgu alanına yapılacak” dedi. Dünyada bunun bir örneği olmadığını vurgulayan Aslan, “Devirdaim pompaları yani soğutma üniteleri dolgu alanına yapılıyor. Bugüne kadar dünya 4 büyük nükleer kaza gördü. Bunlardan üçü soğutma sistemlerindeki arızalar nedeniyle yaşandı. Uzmanlar, deprem sırasında dolgu alanlarının 4 kat fazla sallanacağını söylüyor. Bu çok büyük bir risk. Dolgu alanında ayrıca atık da depolanacak ancak ÇED raporunda bu atıklar hakkında bilgi verilmiyor” dedi.
“Referans olmayan referans”
“ÇED raporunda Akkuyu’ya VVER 1200 tipi santral kurulacağı belirtiliyor ama bu santralin dünyada örneği yok. Rusya’da inşa halinde olan santralin ise teknik ve ekonomik özellikleri Mersin’de kurulacak olan santralden farklı. Referans gösterdikleri santral aslında referans değil” diyen Aslan, raporda santralin tasarımının bitmediğinin söylendiğini ama güvenlik sistemleri hakkında bilimsel olmayan bilgi verildiğini belirtti. Aslan, “Uygulanmak istenen sistem VVER 1200 ama raporda VVER 1000’in güvenlik sistemleri kopyala yapıştır yöntemiyle yer almış” şeklide eleştiride bulundu.
Akkuyu’ya inşa edilmesi planlanan nükleer santralın proje planı.
“Günde 25 milyon balık yumurtası haşlanacak”
Aslan deniz suyu sıcaklığının artışının da çok büyük problemler yaratacağını şu sözlerle açıkladı: “Raporda Akdeniz’de denizsuyu sıcaklığının 28 derece olarak hesaplandığı, en fazla 2 derece artış olacağı belirtiliyor ama bağımsız üniversiteler denizsuyunun 31 derece olduğunu söylüyor. Eğer 3 derece daha ısınırsa yörede deniz ekosistemi yok olur. Raporda deşarj suyunun 35 derece olacağı söyleniyor ama başka nükleer santrallerden bunun 38 ila 50 derece arasında olduğunu biliyoruz. Santralin soğutma sistemleri için günde 25 milyar ton su kullanırsa günde 25 milyon balık yumurtasının haşlanacağını tahmin ediyoruz.“
‘Üretim için değil, atık depolamak için yapılıyor’
“ÇED raporunda atıkların Rusya’ya nasıl taşınacağına dair hareket planının olması gerekiyor ama planda atıkların nasıl taşınacağına dair bilgi yok” diyen Aslan; rapora göre, santral sökülene kadar atıkların Akkuyu’da kalacağını, yani Akkuyu enerji üretimden ziyade atık depolanması için kullanılacağını da belirtti.
NASA’nın Dawn uzay aracından yeni gönderilen fotoğraflarda Ceres’in yüzeyinde parlak bir nokta daha keşfedildi.
Cüce gezegen Ceres, NASA’nın Dawn isimli uzay aracı gezegenin yörüngesine oturmak için yaklaştıkça, bilim insanlarını şaşırtmaya devam ediyor. Dawn’dan alınan son fotoğraflar Ceres’e 46 bin km uzaklıktan çekildi. Bu fotoğraflar Ceres’in yüzeyinde bulunan parlak noktanın yanındaki başka bir parlak alana arkadaşlık ettiğini gösterdi.
Ceres’in parlak noktasının yanında daha az parlak bir nokta daha olduğunu ve bu iki noktanın aynı havzanın içinde olduğunu söyleyen Dawngörevinin baş araştırmacısı, UCLA’dan Chris Russell, bu noktaların kaynağının volkan benzeri bazı aktivitelerden olabileceğini fakat bu tarz coğrafik yorumlar yapmadan önce daha iyi çözünürlüklü fotoğrafların beklenmesi gerektiğini belirtti.
NASA’nın Dawn uzay aracından yeni gönderilen fotoğraflarda Ceres’in yüzeyinde parlak bir nokta daha keşfedildi. (Görsel Kaynağı: NASA)
Dawn, Mart’ın 6’sında iyon itim sistemini kullanarak Ceres’in yörüngesine yerleşecek. Bilim insanları, Ceres’in 16 ay boyunca sürecek görevi boyunca daha iyi görüntüler aldıkça, yüzeyi hakkında yapılacak çalışmalarla cüce gezegenin evrimi ve kökenini daha iyi anlamayı umuyorlar. Çalışmalar cüce gezegenin merak uyandıran parlak noktaları ve diger enteresan özelliklerine öncelikli olarak odaklanacak.
Daha parlak olan noktanın gizeminin çözülmek için daha çok küçük olduğunu; fakat boyutuna rağmen Ceres’teki diğer her şeyden daha parlak olduğunu söyleyen görüntü kamera takımının baş araştırmacısı, Max Planck Enstitüsü’nden Andreas Nathues, parlak noktanın görüntülenmesinin beklenmedik ve hala gizemli bir durum olduğunu belirtti.
Dawn, 2011 ve 2012 yılları arasında Vesta isimli astroidi ziyaret etti ve bu süreç boyunca 30 bin’den fazla fotoğraf gönderdi. Bununla birlikte bir çok ölçüm yaptı ve Vesta’coğrafik yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağladı. Vesta’nın çapı 525 kilometreyken; Ceres’in çapı yaklaşık olarak 950 kilometredir. Vesta ve Ceres, Mars ve Jupiter arasındaki astreoid kuşağındaki en büyük iki gök cismi.
Dawn’ın Ceres’in yörüngesine yerleşmesiyle, parlak noktalar başta olmak üzere; açıklığa kavuşacağı umulan diğer tüm gizemler bütün gökbilim severleri heyecanlandırıyor.
Değişen Dünya atmosferinin okyanuslarda yarattığı, okyanus türlerinin hızla yok olmasına neden olan okyanus asitlenmesini takip etmek artık daha kolay olacak. Avrupalı, Amerikalı ve Hindistanlı bilim insanlarının ortaklaşa yürüttükleri çalışmalar sonucu geliştirdikleri yöntem, ilk defa okyanus asitlenmesinin küresel çapta ve gerçek zamanlı izlenilmesine olanak sağlayacak.
Bulguları Environmental Science and Technology (Çevre Bilimi ve Teknolojisi) dergisinde iki hafta önce yayınlanan ekip, tuzlanmayı ölçen uydulardan alınan verileri ve başka okyanus koşullarını göz önünde bulundurarak, okyanus asitlenmesini takip etmeyi mümkün kılan yeni bir yöntem geliştirdiler. Bu yöntemin öncesinde, okyanus asitlenmesini ölçebilmek için gemilere ve laboratuvar testlerine ihtiyaç duymaktaydılar ve bunun oldukça zahmetli olmasına ek olarak, bunlar tam olarak bilgilendirici de olamıyordu.
Okyanuslar, sera gazı salımları sebebiyle oluşan ısının yüzde 90’ını emmektedir. Ayrıca atmosferdeki artan karbondioksitin bir kısmı da okyanuslara karışmaktadır. Avrupa Uzay Ajansı’nın (Europe Space Agency) belirttiğine göre, insan yapımı karbondioksit salımlarının çeyreği okyanuslar tarafından tutulmaktadır.
Avrupa Uzay Ajansı’nın (Europe Space Agency) belirttiğine göre, insan yapımı karbondioksit salımlarının çeyreği okyanuslar tarafından tutulmaktadır.
Gerçekleşen bir dizi kimyasal tepkime sonucu, karbondioksit okyanuslara karbonik asit olarak girmektedir. Okyanuslarda artan karbonik asit ise; midye, mercan ve deniz tarağı gibi büyümek veya kabuk oluşturmak için kalsiyum kullanan pek çok canlının, artan asit miktarı sebebiyle bunu başaramamalarına sebep olmaktadır. Sebebi de, her kimyasal tepkimenin belli bir pH aralığında gerçekleşmesidir. Kabuk oluşturmak için gerçekleşen tepkimeler asidi artan ortamda gerçekleşememektedir. Okyanusların şu anki asitlik değeri 300 milyon yıldır görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır.
Yakın zamanda yapılan bir araştırma, 2100 yılında okyanus asitlenmesinin varacağı noktanın, yıllık 1 trilyon dolar ekonomik kayba sebep olacak düzeye geleceğini ortaya koydu. Bazı araştırmacılar, genetik açıdan tasarlanmış mercanlar ve diğer canlılar yaratarak durumu iyileştirmenin mümkün olduğunu düşünseler de gelişecek okyanus şartlarına dayanabilecek canlıların hangileri olabileceğini bulmak için daha çok çalışılması gerekiyor.
Geliştirilen yeni izleme yöntemi, Bengal Koyu, Arktik Okyanusu ve Karayipler gibi okyanus asitlenmesinden en çok etkilenen; fakat en az araştırılan sıcak noktaların (sıcak nokta barındırdığı çeşitlilik ve yerel tür açısından değerli bölgeler için kullanılan bir terimdir) durumlarını takip etmekte yardımcı olabilecek.
Geliştirilen yeni izleme yöntemi, Bengal Koyu, Arktik Okyanusu ve Karayipler gibi okyanus asitlenmesinden en çok etkilenen; fakat en az araştırılan sıcak noktaların (sıcak nokta barındırdığı çeşitlilik ve yerel tür açısından değerli bölgeler için kullanılan bir terimdir) durumlarını takip etmekte yardımcı olabilecek. (Fotoğraf: Arktik Okyanusu)
Geliştirilen yeni yöntem özellikle gelecek aylarda çok işe yarayabilir. Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi(NOAA)’nin ilettiği bilgilere göre, Mayıs ayında, Pasifik ve Hint Okyanuslarında, daha önceden 1998 ve 2010 yıllarında yaşanan çok ciddi mercan solmalarıyla yarışabilecek derecede kritik bir mercan solması yaşanma riski bulunuyor. Pasifik dönencesinde bulunan Kiribati, Nauru ve Solomon Adaları’nda yaşayan yerel halk, beklenilen mercan solmasının ilk ipuçlarına rastlamaya başladıklarını bildiriyorlar.
Mercanlar için rekor derecede artış gösteren okyanus sıcaklıkları çok daha ciddi bir sorun; fakat asitlenme durumu da ek olarak solma olayını hızlandırıyor.
Okyanus asitlenmesinin ölçülmesinde kullanılabilecek başka yeni yöntemler de var. Yakınlarda yapılmış başka bir araştırma, mercanları dinlemenin de onları korumak konusunda yardımcı olabileceğini ortaya koydu. Masraflı bir yöntem olduğu halde mercanların sağlık durumlarını takip etmek konusunda etkili olduğu söyleniyor. Bazı bilim insanları da kabuk oluşturmada kullanılan minerallerin konsantrasyonlarını hesaplamanın yerel düzeyde iyi bir yöntem olduğunu açıkladı.
Sonuç olarak, okyanus asitlenmesini takip etmek ve gereken önlemleri almak için bu yeni yöntemlerin hepsine ve eskilerine de ihtiyaç duyabiliriz.