Ana Sayfa Blog Sayfa 709

Küresel ısınma Rusya’nın soğuk bölgelerine daha hızlı etki edebilir

Tanınmış bilim insanı Prof. Oleg Anisimov, dünyanın geri kalanına göre Rusya’nın en soğuk bölgesi Yakutistan’da, küresel ısınma sonucu olarak sıcaklıkların dört kat daha hızlı yükseleceğini tahmin ediyor.

Gelecek yüzyılda yaklaşık 7°C genel artışı öngördüğünü dile getiren Prof. Anisimov, “Eğer küresel sıcaklıklar yüzyıl içinde 0.85 derece artarsa, Yakutistan’da kış sıcaklıkları 3.5 derece yükselecek” dedi.

Ayrıca, Prof. Anisimov “Bu, küresel ısınmanın burada dört kat daha hızlı olduğunu gösterir. Tahmin raporumuza göre; kuzey sıcaklıkları 2100’lerde, 6/7 derece artacak. Kuzey Kutbu’ndaki iklim değişikliği, birçok nedenden dolayı diğer bölgelere göre daha şiddetli ve daha hızlı. Koruyucu bir işleve sahip kar ve buz örtüsünde azalma var. Son bir yılda ortalama minimum deniz buzu alanı 5.4’ten 5.3 milyon km2’ye düştü. Son 10 yılda, Kuzey Kutbu deniz buzu azalması yüzde 13.7 oranında” şeklinde ifade etti.

Oleg Anisimov, Sibirya, Rusya, Küresel Isınma, Yakutia
Profesör Oleg Anisimov, Fotoğraf: Gazeta Yakutia

Bu nedenle, yüzyılın ortasına geldiğimizde, Kuzey Okyanusu tamamen buzsuz olabilir.

Prof. Anisimov, Yakutistan’da küresel ısınma ile ilgili bir dizi konferans gerçekleştirdi. 2007 yılında, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panel çerçevesinde; etkileri üzerine araştırmaları için Nobel Barış Ödülü‘ne layık görüldü ve konuyla ilgili dünyanın en saygı duyulan uzmanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Prof. Anisimov, sıcaklık artışlarının kışların daha rahat geçmesini ve enerji maliyetlerinin düşmesini sağlarken, çevreye zararlı olabileceğini de belirterek; “Tarımdaki potansiyel problemleri de göz önünde bulundurmalıyız. Kışın oluşan donun hayvanlara nasıl zorluklar oluşturabieceğini düşünmeyliz, çünkü hayvanlar karın içerisinde besini bulabilir ama donun altındaki besine ulaşamayabilirler. Ayrıca kürsel ısınma, yeni türlerin daha önceden bulunmadıkları coğrafyalara yayılmalarıan sebep olabilir. Bunların hepsini göz önünde bulundurmalıyız” diye ekledi.

Rusya kıtasının üçte ikisi, permafrost (kutuplarda bulunan donmuş kara parçaları) bölge içinde kalıyor fakat potansiyel alt yapı problemlerine neden olabilecek erime ile ilgili endişeler var.

Sibirya, aşınma hızı, Rusya, harita
Harita, Kuzey Kutbu kıyısı hattı boyunca aşınma hızını gösteriyor. Fotoğraf: Hugues Lantuit/Alfred-Wegener-Institut, Oleg Anisimov
harita, Rusya, Sibirya
Harita, Doğu Sibirya sahil şeridi tahrip değişimini gösteriyor. Fotoğraf: Hugues Lantuit/Alfred-Wegener-Institut, Oleg Anisimov

Son 20 yılda yükselen sıcaklıklar, binalara ve köprülere de hasar veriyor. Prof. Anisimov, “Permafrost’taki öngürülen değişiklikler, Rusya ekonomisini ciddi tehdit ediyor” dedi.

Yakutia, harika,
Fotoğraf: Oleg Anisimov

Yakustin olarak da bilinen Yakutistan’nın 1884 yılından bir haritası dünden bugüne ciddi şekilde farklılaşmış. Birçok Kuzey Kutbu adası yükselen deniz suyu altında kalmış.

kentleşme, küresel ısınma, sibirya
Bir askeri birim binası, donmuş kısımlarının erimesi nedeniyle çok kötü hasara uğramış. Fotoğraf: Oleg Anisimov
Yakursk, küresel ısınma, Sibirya
1999 yılında Yakursk merkezinde bulunan binanın çöken köşesi / Fotoğraf: Oleg Anisimov
Chersky, küresel ısınma, Sibirya
Chersky’de bulunan bir binanın sürekli donmuş bölümünün erimesi nedeniyle çökmesi / Fotoğraf: Oleg Anisimov

Diğer bilim insanları, Yamal bölgesi boyunca görülen açıklanamayan krater serilerinin bir kısmının küresel ısınmadan kaynaklı olduğunu tahmin ediyor.

Bilim insanları, ısınan havanın eriyen kalın permafrostları biriktirdiğine ve uçucu “ateş buz” (fire ice) gazını meydana getirdiğine neden olduğunu; daha sonra dev hunilerin oluşması için patladığını varsayıyorlar.

Kuzey Sibirya’da bulunan Yamal’daki genel sıcaklıklar 14 yıl içinde en az 2C derece arttı. Meteorolojistlerin tahminlerine göre, devam eden herhangi artış, Sibirya’nın diğer kısımlarında ve buzlu bölgede oluşacak daha fazla kratere sebep olabilir.

Kaynak: Siberian Times

Elektronik aletleri geri dönüştürmemenin etkileri

0

Elektronik cihazlar hayatımızı kolaylaştırırlar, bu yüzden de vazgeçilmezlerimiz arasında yer alırlar. Bizi Dünya’nın geri kalanına bağlar, bilgilerle donatır, yön bulmamızı sağlar ve sıkıldığımızda eğlendirirler.

Elektronik cihazların en büyük olumsuz yanı ise öylece çöpe attığımız takdirde, içerdikleri doğa düşmanı maddelerin çevreye verdiği zararlardır. Cihazları en ideal kullanma şekli, hasar gördüklerinde onarmak, parçalarını başka yerlerde kullanarak yeni cihazlar oluşturmak ve en son artık daha fazla işe yaramayacakları an geldiğinde, her sorumluluk sahibi insan gibi onları geri dönüşüme kazandırmaktır. Maalesef istatistikler, gerçeklerin ideallerle çok da örtüşmediğini ortaya koyuyor.

Elektronik atiklar 1

2014 yılında, akıllı telefon satışları yüzde 23 oranında bir artış gösterdi; fakat Çevre Koruma Ajansı‘nın (EPA) ortaya koyduğu veriler, elektronik cihazların yıllık sadece yüzde 27’sinin geri dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor. Bu da demek oluyor ki akıllı telefon ve diğer cihazları tüketme oranımız gittikçe artarken, eskiyenler çöplüklerde yerini alıyor. 2010 yılında 2.44 milyon tonluk elektronik atığın, sadece 649,000 tonu geri dönüşüme sokuldu. (Bunlar Amerika’ya ait istatistiklerdir.)

EPA 5. Bölge sorumlusu Mary A. Gade, Scientific American’a yaptığı açıklamada durumu, “Elektronik cihazları geri dönüşüme vermek, kağıt veya plastikleri vermekten daha zahmetlidir, öylece çöpe atmak ise kolaydır; fakat bu durumun yarattığı çevresel etkiler azımsanamayacak kadar ciddidir. Üstelik çöpe atılan cihazların yarısı da hala kullanılabilir halde olmasına rağmen atılmaktadır” şeklinde özetledi.

Elektronik aletlerin geri dönüşümü
Elektronik ürünlerin geri dönüşüm için ayrıldığı, geri dönüşüm merkezinden bir görüntü. (Çin)

Eğer bütün Amerikalılar üzerine düşeni yapsaydı ve bir yılda çöpe atılan 130 milyon cep telefonunu geri dönüşüme katsaydı, sonucunda tasarruf edilen enerji ile 24,000 eve enerji sağlanabilirdi. Eğer ki her yıl çöpe atılan bir milyon dizüstü bilgisayarı geri dönüştürmüş olsalardı, 3,657 eve yetecek enerjiyi korumuş olurlardı.

Elektronik atıkların geri dönüştürülmesi, sadece enerji korunumu açısından yarar sağlamakla kalmazdı. Cihazların içerisinde bulunan metalin geri dönüştürülmesi, madenlerden yenilerinin çıkartılması esnasında yaşanacak su kirliliğini de azaltmış olurdu. Bir milyon cep telefonunu geri dönüştürdüğümüzde, 16 bin kilo bakır, 350 kilo gümüş, 34 kilo altın ve 15 kilo paladyum elde edebilmekteyiz. Elektronik cihazlarda kullanılan metallerin çoğu, miktarca dünyada ender bulunan metallerdir.

Kaynak: Tree Hugger

Kamboçya’daki eski savaş alanlarında umut yeşerecek

Yer Battambang, çiftçi kadın Prak Chrin, elindeki fasulye tanelerini yerdeki çok da derin olmayan çukurlara atarak yavaşça araziyi adımlıyor. Yanı başında ise oğlu, elindeki çapa ile Kamboçya’nın kuzeydoğusunda yer alan tarlalarına yeni küçük çukurlar açıyor.

Kamboçya maden

Ormanlarla kaplı bir tepenin kenarına sıkışmış, bir zamanlar mayınlarla döşeli bir fundalık olan arazi, şimdi yeni sürülmüş haliyle hayat taşıyor. Eskisine kıyasla burası 50 yaşındaki yaşlı kadın ve üç oğlu için bir gelecek vadediyor. 2012 yılının haziran ayında mayın ve diğer patlayıcılardan temizlenen toprakta pirinç, mısır ve fasulyeler yan yana büyüyor.

Yaşlı çiftçi 20 yılı aşkın bir süredir Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’in 400 kilometre kuzeybatısında yer alan Battambang ilinin, O Tatiek köyünde yaşıyor. 1800’lü yıllardan beri, ilk önce Fransız Kolonisi olan, daha sonra Japon İmparatorluğu tarafından işgal edilen, o da yetmezmiş gibi sonrasında Kızıl Kmerler tarafından, en son da Vietnam tarafından işgal edilen Kamboçya’da yıllarca oluk oluk kan dökülmüş ve akla hayale nasıl geldiği belli olmayan “Çin işkenceleri” belki de en çok bu bölge halkına uygulanmıştır. Köyün etrafındaki arazi, ülkenin en çok mayın barındıran arazilerinden sayılıyor. UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Planı) ve diğer uluslararası toplulukların desteğiyle, yıllar süren mayınsızlaştırma çalışmaları işe yaramış ve sonunda topraklarda tarım yapılmaya başlanılmıştır. Yeşeren bu umut, yüzyıllarca ezilmiş bölge halkına biraz da olsa nefes aldırmıştır.

Kamboçya Savaş
1800’lü yıllardan beri, ilk önce Fransız Kolonisi olan, daha sonra Japon İmparatorluğu tarafından işgal edilen, o da yetmezmiş gibi sonrasında Kızıl Kmerler tarafından, en son da Vietnam tarafından işgal edilen Kamboçya’da yıllarca oluk oluk kan dökülmüş ve akla hayale nasıl geldiği belli olmayan “Çin işkenceleri” belki de en çok bu bölge halkına uygulanmıştır. (Fotoğraf: Will Baxter)

2006 yılında başlayan ve Avustralya, Avusturya, İsviçre ve Kanada gibi ülkelerin de desteklediği UNDP mayınsızlaştırma projesi, Kamboçya’da 83 kilometrekare kadar bir alanın mayından temizlenmesine katkıda bulunmuştur. Temizlenen alanların yüzde 76’sı tarım arazisine dönüştürülmüştür. Artık köylüler, kendi topraklarında korkmadan yürüyebilmektedir.

UNDP ayrıca Ulusal Mayın Harekatı Stratejisi’nin (National Mine Action Strategy) oluşturulmasında Kamboçya hükümetiyle birlikte çalışmıştır. Çabalar sonucu mayın ve diğer savaş kalıntılarından kaynaklanan yaralanma ve ölümler 1996’da 4 bin 300 iken 2013’te 111’e kadar düşüş göstermiştir. 700 kilometrekarelik bir alanda çeşitli kuruluşlar tarafından temizlenmiş ve okul, yol ve tarlaya dönüştürülmek üzere köylülere teslim edilmiştir. Bölgenin mayınlardan temizlenmesinin yarısı kadın, bin tanesi de engelli olmak üzere 76 bin 198 kişiye faydası dokunmuştur.

Kamboçya Tarım 2

Çalışmaların devam etmesinin, Kamboçya’da günlük 1 doların altında bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışan 4 milyon insanın hayatını kolaylaştırması bekleniyor. Bu insanların hayatı tarım arazilerinin varlığına bağlı ve bunu göz önünde bulunduran Kamboçya hükümeti, mayın temizleme çalışmalarını Milenyum Kalkınma Hedefleri arasında önemli bir yere koydu. 2019 yılına kadar Kamboçya’da 645 kilometrekarelik alanın daha mayınlardan temizlenmesi planlandı.

UNDP’nin Kamboçya’daki mayın danışmanı Keita Sugimoto durumu, “Çalışmaların en az 10-15 yıl daha devam ettirilmesi gerekiyor ki, köylüler çocuklarını kendi topraklarına korkmadan oyun oynamaları için yollayabilsin” şeklinde açıklıyor.

Kaynak: UNDP

Özgürlüğe pedallayan kadınlar!

Kadın sorunları, cinayetler, şiddet, çocuk gelinler, taciz, çevre sorunları, doğa katli… Kadınlar dur demeye geliyor!

Aysun Buran, Canan Gülçiçek, Emine Apaydın ve Seval Peköz, ”Daha fazla sessiz kalamayacağız” diyor ve ”8 Mart Dünya Kadınlar Günü İçin Pedallıyoruz” etkinliğini başlatıyorlar. Bitmeyen erkek zulmü ve yitip giden gencecik kadınlar için atladılar bisikletlerine, ”özgürlüğe” pedal çeviriyorlar. Dört kadın uçsuz bucaksız sorunların sesi olmak için yola çıkıyor. 26 Şubat günü başlayacak bisiklet turları, Muğla’dan İzmir istikametine doğru olacak. 8 Mart günü son bulacak şekilde pedallayacak kadınlar, geçtikleri şehirlerde yerel halk ile iletişimde olacaklar.

10931209_1568932246684214_5150240261139738032_o
26 Şubat günü başlayacak bisiklet turları, Muğla’dan İzmir istikametine doğru olacak. 8 Mart günü son bulacak şekilde pedallayacak kadınlar, geçtikleri şehirlerde yerel halk ile iletişimde olacaklar.

Küresel ısınmanın ve eril kişilerin himayesi altına giren doğamızın özgürlüğü için mücadele etmekteler aynı zamanda. Yolculuklarıyla, ulaşım araçlarının en yeşili bisikletin kullanımını artırmayı da hedefliyorlar.

“Kadın cinayetlerinin ne kadarını biliyoruz, durdurabiliyoruz ya da cinayetlerin son bulması için gerekli ceza-i işlem uygulanıyor? Peki ya küçük gelinler, onların haklarını ne kadar koruyabiliyoruz? Kim bilir daha nice kadın ne sorunlar yaşıyor da çevresine, en yakınına anlatamıyor” diyor Aysun Buran Birgün röportajında ve ekliyor, ”Ülkemiz yeraltı ve yer üstü birçok zengiliğe sahipken bu güzellikleri korumuyor bilakis katlediyoruz. Bu dünyada sadece insanların yaşam hakkı olduğuna kendimizi o kadar inandırmışız ki ne doğaya ne de hayvanlara yaşamları için izin veriyoruz. Biz yine de tüm bunlara rağmen yaşam hakkının bir bütün olduğuna inanıyoruz.”
8 Mart Dünya Kadınlar Günü İçin Pedallıyoruz
Yollarınız en açığından olsun güzel kadınlar! Özgür kadın, özgür doğa dileklerimiz sizinle.

Avustralya’nın ilk karbon pozitif prefabrik evi

Avustralya’lı mimarlık şirketi ArchiBlox, geçtiğimiz günlerde Avustralya’nın doğa dostu özelliklerle dolu ilk karbon pozitif prefabrik evini kamuoyuna duyurdu.

Modern, sıcak ve ışık dolu bu taşınabilir ev, hava geçirmez 800 m²’lik yapısı içine serin havayı hapseder ve Avustralya’nın sıcak havasını dışarıda tutar.

Zeminden tavana çift camlı cephesiyle, kendi kendine yeten karbon pozitif ev, pasif tasarım stratejilerini kullanarak güneşten en yüksek kazancı sağlayacak şekilde tasarlanmış. Mekanik ısıtma ve soğutmaya ihtiyaç duymayan doğal havalandırmalı bu ev, güney kanadından serin havayı çekmek için yer altı tünellerini kullanıyor. Aynı zamanda binaya, yalıtım için yeşil çatı  da eklenmiş.

Avustralya'nın ilk karbon pozitif prefabrike evi

Kuzeye bakan ev iki ana bölüme ayrılmış. Güneş alan tarafı önde kalırken, ana yaşam alanı ise arkada yer almakta. Yapının genişliği kadar olan güneş alan taraf tampon bölge olarak tasarlanmış. Bu kompakt tasarım, açık planlı bir yemek alanı ve bir ucunda mutfak, diğer ucunda banyo ve yatak odası olacak şekilde bölünmüş. Özel alan ise ortak alandan modüler kabin duvarı ile ayrılmış. Aydınlık ve havadar ahşap panelli iç kısım, sürdürülebilir kaynaklardan ve toksik madde içermeyen malzemelerden yapılmış. Evin enerji tasarruflu aletleri, yağmur suyu geri dönüşümünden yararlanıyor.

Karbon negatif nedir?

Karbon negatif yapılar, atmosferdeki karbon miktarını arttırır. Sıfır karbon yapıların, atmosferdeki karbon miktarına etkisi bulunmaz. Karbon pozitif yapılar ise dolaylı veya doğrudan olarak atmosferdeki karbon miktarını azaltır. Ağaç dikmek, atmosfer karbon oranını doğrudan azaltırken; temiz enerji kullanmak, aynı enerjinin üretilmesi için yakılacak fosil yakıtların kullanımını engellediği için atmosferdeki karbonu dolaylı yoldan azaltır.

Kaynak: Inhabitat

Emma Goldman’ın düşlerindeki özgür dünya

0

“Erkekler Toprak Ana’nın rahminden çıktılar fakat bilemediler; hayatlarını borçlu oldukları bu kadını tanımadılar. Bencilliklerine kapılmış bir halde kendilerini sonu gelmezliğin içinde tanımladılar” diyen Goldman, erkeklerin kendilerini Dünya’dan, doğadan kopuk bir halde bencilleştirdiğini ve bu bencilliklerini de hem doğaya hem de kadına dayatarak “resmileştirdiklerini” savunuyordu. Ona göre devlet, şiddetin ve yaptırımın bir temsilcisi olarak, “düşlerindeki özgür dünya”nın baltalayıcısıydı.

Emma, 1896’dan 1940’a kadar geçen süreye koskoca bir hayat; liberter düşüncenin peşinde, hak mücadelelerinin yanında geçen yıllar sığdırdı. Bu yılları yeni bir düzen yaratmaya adayan Goldman, toplumun politik ve ekonomik düzeninin temelinde haksızlığın olduğuna inanıyordu. Bu yüzden; anarşiyi benimseyip, onun sunduğu özgürlük, uyum ve sosyal düzeni kucakladı. Yorgunluk ya da bezginlik nedir bilmeden, yıllar boyunca eşitsizlik, baskı ve sömürüye karşı mücadele etti.

“Aşırı derecede tehlikeli” olarak tanındığı Amerika’da, çoğu insanın duymadığı veya düşünmediği hakların ve özgürlüklerin destekleyicisi ve öğreticisi oldu. İfade özgürlüğü, cinsel özgürlük, doğum kontrolü, kadınlar için eşitlik ve bağımısızlık, radikal eğitim ve işçi hakları, savaşırcasına savunduğu ideallerdi.

Emma Goldman 11

Genel algının aksine Goldman, siyasi eylemin öncelikli aracı olarak şiddeti değil, eğitimi savunuyordu. Politik düzene meydan okumanın ‘kelimeler’le gerçekleşeceğine inanıyordu. Bazen şiddetin kaçınılmaz olduğu durumların varolduğunu düşünse de, Czolgosz gibi duyarlılıklarını şiddete dönüştüren gruplara karşı asla sempati duymuyordu. Zaten, popüler kültürde resmedilenin aksine, anarşizm asla kaosu ya da kargaşayı savunmaz. İnsan doğasının aslında iyiye yöneltici” olduğuna vurgu yapar ve en adil ve üretken sistemin, doğal olarak, özgür insanlar tarafından kurulacağını savunur.

Emma’nın “çocukluğumun kabusu” olarak tanımladığı babası aileye tiranlığını sergilerken, annesi ise sık sık depresyonda olduğundan dolayı çocuklarından duygusal olarak uzaklaşmış. Çocukken Rus halkçı ve nihilistlerinin eserlerini su gibi içen Emma, bu kitaplardan haksızlığının düzeltilmesi gerektiği inancını bayağı beslemiş olsa gerek. Fakat, babası bir Yahudi kızının yapması gereken tek şeyin yemek yapmak ve çocuk doğurmak olduğunu dayatıp onu okuldan almış ve bir fabrikaya çalışması için verip, evlenmesi için de baskı yapmaya başlamış.

“Eşit bir dünya” hayallerini ceplerine koyarak Rusya’dan Amerika’ya kaçmış Emma ve kız kardeşi. Emma vardıklarında şöyle demiş: “Özgür ülke… Tüm topraklardan gelen ezilenlerin sığınağı…Biz de Amerika’nın cömert kalbinde bir yer buluruz, elbet.” Lakin, çok kısa bir süre sonra içşi sınıfının kasvetli gerçekliğinin içine düştüğünde, buranın hiç de umut ettiği gibi olmadığını anlıyor Goldman.

Emma Goldman 21

Bir dizi hayret veren olaya şahit olduktan sonra politik uyanışı başlıyor. Mayıs 1886’da polisin işçi grevine uyguladığı baskıyı protesto eden aktivistlerin katılığı Chicago Haymarket Square‘deki ayaklanmada, patlayan bir bombanın suçu anarşistlere atılıyor. Eldeki kanıtlara rağmen, sekiz anarşistten yedisinin ölüm cezasına çarptırılması üzerine, bu insanların tamamen suçsuz olduklarına inanan Emma, olaydan sonra anarşizm hakkında bulduğu her şeyi okumaya başlıyor.

Kısa sürede bu okuduklarından fazlasıyla etkilenmeye başlıyor. 1889’da eşinden ayrılıp kendini politik toplantılara, işçi eylemlerine ve entelektüel tartışmalara veriyor. Anarşizmi şöyle tanımlıyor Goldman: “İnsan yapımı yasalarla kısıtlanmamış, özgürlük üzerine kurulu bir yeni toplumsal düzen felsefesidir; bütün yönetim biçimlerinin şiddete dayandığını ve bu yüzden yanlış, zararlı ve gereksiz olduğunu savunan teoridir.”

Goldman, kariyeri boyunca kadınlar için ekonomik, sosyal ve cinsel özgürlüğün gerekliliğini anlatmaya çalıştı. Ona göre; ataerkil aile, cinsel baskı ve ekonomik zorluklar kadının ikincilleştirilmesine katkıda bulunur. Çocuk sahibi olmanın mecburi olarak görülmesinin, kadın otonomisini yerle bir ettiğini savunduğu için, doğum kontrol alanındaki mücadelenin öne çıkan bir figürüdür. Ona göre; “Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir obje değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur.”

Avustralya memelileri yok oluşun kıyısında

0

Yapılan yeni bir araştırma, Avustralya’nın yerel memeli hayvanlarının, daha önce düşünüldüğünden daha da büyük tehlike altında olduğunu ortaya koydu. En çok da, kıtanın keseli memelileri hızlı bir yok oluş yaşıyor.

Avrupalıların kıtaya gelişinden itibaren, kıtanın 273 kara memelisi türünün yüzde 11’i çoktan tükendi, yüzde 21’i ise tükenme tehlikesi altında. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan makalelerinde, Charles Darwin Üniversitesi’nden Profesör John Woinarski ve arkadaşları, 500 yılda Kuzey Amerika’da türü tükenen yerel memeli türünün sadece bir tane olduğunu, buna karşılık, Avustralya’da 1500 yılından beri, yerel memelilerin üçte birinin tükendiğini belirlediler.

Avustralya’daki hayvanların yaşadığı sorun, ada hayvanlarına özgü bir sorun olarak değerlendiriliyor. İzole yapıları sebebiyle, adalar kendilerine özgü ve sık değişmeyen ekolojik özellikler gösterirler. Ada canlıları da bu sık değişmeyen ortam şartlarına göre gelişirler. Adaya dışarıdan avcı hayvanlar getirildiği zaman, ada hayvanları bu duruma uyum sağlamak konusunda başarılı olamadıkları gibi, ada içerisinde hapsolmuş vaziyette olduklarından, yaşam alanlarını da değiştiremezler.

Woinarski ve arkadaşlarının makalesi, “Avustralya memelileri”nin yaşadığı tükenmeyi tam da bu sebebe bağlıyor. Kıtaya göç eden Avrupalılar yanlarında getirdikleri yaban kedileri ve Avrupa kızıl tilkisini ortama edindirdiler. Daha sonrasında, besin zincirinde kendilerine yer edinen bu iki tür, adanın yerel dengesinde şu an tür tükenmesi olarak gözlemlediğimiz dalgalanmayı yarattı.

Daha öncesinde yayınladığımız Çağan Şekercioğlu makalesi de benzer bir durumu ortaya koymaktaydı. Avustralya’da olduğu gibi, Çağan Şekercioğlu’nun makalesinde de, insan etkisi ile artan hayvan popülasyonlarının, diğer popülasyonlara verdiği zarar söz konusudur; fakat Avustralya örneğinde, daha da ileri bir taşıyıcılık söz konusudur. Burada bahsedilen, daha önce kıtada hiç bulunmayan türlerin, kıta ekosistemine katılmasıdır. Bu davranış biçimi ekosistemlere zararlı olabildiği için, pek çok ülkeden dışarıya hayvan ve bitki çıkartmak veya ülkenin içerisine yabancı türleri sokmak yasaktır.

Koala

Avustralya memelileri, kıtanın yerel kimliğinin unsurlarındandır ve her yıl turizm yoluyla milyarlarca doların ekonomiye katılmasına sebep olmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, türlerinin tükenmesi hiç bir kayda değer azalma göstermemektedir. 2009’da, kalan en son Pipistrellus murrayi de ölmüştür ve Melomys rubicola türünün de 2006 ve 2014 yılları arasında tükenmiş olduğuna inanılmaktadır.

Ekolojik kayıplar, rakamlarla ifade edilenden de daha büyüktür; çünkü kaybolan türlerden bazıları oldukça farklı ve özel türlerdir. Buna en iyi örnek olarak Tazmanya canavarını (Thylacinus cynocephalus) verebiliriz. Bu hayvan ait olduğu familyanın yaşayan tek türü olmasıyla oldukça değerliydi. Tazmanya canavarının yok olmasıyla, ait olduğu familya, dünya üzerinden tamamen silinmiş oldu.

Yabani kedi türleri ortama katıldığında, onların yarattığı etkilerle baş etmek, habitat kaybıyla baş etmekten bile daha zordur. Çalışmanın yazarları, bu durumu yaratan etkenlerin başına insanların ihmalkarlığını da koymayı unutmamamız gerektiğini söylüyor ve ekliyorlar; “ Ünlü Tazmanya canavarının yok oluşunu saymazsak, Avustralya yerleşimcileri, etraflarında gerçekleşen yok oluşa karşı kayıtsız kaldılar. Yok olan türlerin çoğu, küçük, gece dolaşan ve gündüzleri saklanan çekingen hayvanlardı ve insan yerleşim alanlarından uzakta yaşıyorlardı.”

Pipistrellus Murrayi
Pipistrellus murrayi (Ada Yarasası)

Koalaların gerçekleşen düşüşü ve ornitorenklerin geleceğiyle ilgili belirsizlikler, insanların kayıtsızlarını belki değiştirebilir. Yine de, eskiden çok kalabalık ve her yere yayılmış olan türler şimdi tükenme tehditi altındalar ve kurtarılmaları için gereken çaba, küçük bir aydınlanmayla ateşlenecek seviyede değil.

Her şeye rağmen, araştırmacılar hepten umutsuz değiller. Kıtadan tamamen yok olmuş bazı türlerin, Avustralya’nın adalarında hala yaşayan bireyleri bulunmakta. Onlardan bir kısmını, kıtaya getirme yoluyla tekrar çoğaltmak mümkün olabilir. Bunu mümkün kılabilmek için koruma kapsamında, bazı adaların etrafı, avcı türlerin girişini engellemek için çitlerle çevrildi. Umarım kurtarılabilecek en fazla sayıda hayvan türü kurtarılır, yoksa bu gidişle, evrimde milyonlarca yıl katedip şimdiki hallerine gelmiş pek çok Avustralya hayvanı, sadece kitaplarda anı olarak kalır.

Kaynak: IFL Science

Dersim’in doğası hakkında sevindirici gelişme: Munzur koruma altında

Munzur Vadisi milli park sınırları içine herhangi bir HES yapılması söz konusu değil, Munzur koruma altında!

Tunceli Üniversitesi senatosu Munzur Vadisi’nin UNESCO dünya mirası listesine başvuruda bulunmayı oy birliğiyle kabul etti. İtiraz hakkı bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığı, başvuruyu Unesco’ya iletecek ve başvurunun kabulünün ardından Munzur Vadisi’ne bir çivi çakmak için bile 195 ülkenin imzası gerekecek.

Geçtiğimiz günlerde paylaştığımız Munzur Vadisi’ne HES yapılacağı bilgisinin doğru olmadığını öğrendik. Gazetemize gönderilen mailler doğrultusunda Dersim’e HES inşası hakkında hazır projelerin var olduğunu; fakat şuan için herhangi bir HES projesinin yürürlükte olmadığını öğrendik.  Tunceli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne yazdığı ve cevap olarak aldığı dilekçeleri de tarafımıza ulaştıran insanlara teşekkür ediyoruz.

Valiliğin cevap dilekçelerinde, bahsedilen bölgede söz konusu HES projelerinin gerçeği yansıtmadığı; fakat maden ayrıştırma çalışmalarında siyanür kullanıldığı belirtiliyor.

Şimdilik Dersim’e bir HES inşasının var olmadığını öğrenmek içimizi rahatlattı; fakat maden ayrıştırma çalışmalarında siyanür kullanılıyor olması oldukça üzücü. Yanlış bilgilendirmeden dolayı üzgün, ancak duyarlı yurttaşların varlığıyla da mutlu olduğumuzu belirtir; sevgi dolu, sağlıklı ve doğal günler dileriz.

Kivi kuşlarının sayıları artıyor

0

Başlatılan koruma programıyla, hayatta kalma oranı yüzde 5’e düşen ve nesli ciddi derecede tükenme tehlikesinde olan kivi kuşlarının sayıları artıyor.

Yeni Zelanda’ya özgü uçamayan kuş türlerinden kivilerin sayıları, vahşi doğada ciddi oranda azalmış durumda. Şimdi ise koruma programları sayesinde doğal yaşam alanları olan Yeni Zelanda’nın Okarito ormanında yeniden çoğalmaya başladılar.

Kiwi-Bird-Wallpaper-1024x640

Devletin başlattığı ”Operation Nest Egg” programıyla, doğadan toplanan yumurtalar güvenli bir bölgeye taşındıktan sonra yumurtadan çıkan yeni yavrular yüzlerce kilometre ötedeki bir merkezde büyütülüyor. Kiviler, kendilerini koruyabilecek erişkinliğe ulaştıklarında doğal yaşam alanlarına bırakılıyor.

Programdan önce kiviler yılda sadece 80 yumurta bırakabiliyorken, bu yumurtalardan yalnızca 40 tanesinden yavru çıkabiliyordu. Doğan yavrulardan altı ay içinde av olmadan hayatta kalabilen kivi sayısı sadece dört olurken, yetişkinliğe ise sadece iki tanesi ulaşabiliyordu. Koruma programı ile 2014 yılının Ekim ayında 50 yeni kivi bırakıldığı belirtildi.

Yeni Zelanda’nın simgelerinden olan kiviler, üremeye başladıkları dört yaşına erişinceye kadar bacaklarına yerleştirilen alıcılarla takip edilecek. Takip edilmeleri, vahşi doğaya bırakılacak yumurtaların toplanmasını da kolaylaştıracak. Kivilerin sayıları 1997 yılında 200’ün altına düşmüştü fakat Operation Nest Egg programı sayesinde 2012 ortalarında 375’e kadar çıktı. Yetkililerin 2018’de kivi popülasyonunun 600’e ulaşacağı yönünde tahminlerde bulunuyorlar.

Kaynak: Al Jazeera
Başlık Görseli: New Zealand Birds Online

“Doğa Seni Çağırıyor” sergisi tüm renkliliği ile devam ediyor

17 Şubat’ta Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi‘nde başlayan ”Doğa Seni Çağırıyor” sergisi tüm renkliliği ile devam ediyor. WWF-Türkiye (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) öncülüğünde açılan sergi ile Türkiye’den 52 sanatçı bir araya geldi.

8 Mart 2015’e kadar ziyarete açık olacak sergide, küresel iklim değişikliği, enerji kaynaklarının kullanımı, düzensiz kentleşme, su kaynaklarının kullanımı ve kirlenmesinin yanı sıra doğal yaşam da işleniyor. Modern insanın doğa ile ilişkisini sorgulayan sanatçılar, doğal hayatın olumlu bir yansımasını sunuyor.

Garanti Bankası, Zorlu Performans Sanatları Merkezi ve Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi’nin desteğiyle düzenlenen sergi, anlatım tarzı dışında sanatsal özellikleri ve farklılıkları ile dikkat çekiyor.

Şifa Girinci – Dönüşüm
resul_aytemur___peyzaj_60x80cm_tuyb_2012_2
Resul Aytemür