Ana Sayfa Blog

Doğa kendi evini inşa ediyor: Karbon negatif bir yapı bloğu olarak “Kenevir Betonu”

Gastronomi dünyasındaki “tarladan sofraya” (farm-to-table) konseptine hepimiz aşinayız. Peki, bu felsefeyi mimariye uyarlarsak nasıl olur? Geleneksel yapı endüstrisi, malzemeyi yerin metrelerce altından çıkaran, işleyen ve şantiyeye taşıyan sömürücü bir modele dayanır. Oysa İngiltere’nin Cambridgeshire bölgesindeki Flat House, bize malzemeyi aramak için uzağa gitmemize gerek olmadığını, onu “yetiştirebileceğimizi” kanıtlıyor.

Endüstriyel inşaat pratiklerinin ezberini bozan, bulunduğu tarlanın toprağından gökyüzüne uzanan bu proje, sadece bir konut değil; biyo-bazlı malzemelerin ölçeklenebilirliğine dair radikal bir manifestodur.

Sıfır Mil Mimarisi: Margent Farm

Projenin kalbi, 20 dönümlük bir kenevir tarlası olan Margent Farm. Çiftliğin sahibi Steve Barron ve vizyoner mimarlık ofisi Practice Architecture, radikal bir karar alıyor: “Bu evin taşıyıcı olmayan tüm dolgu duvarlarını, penceresinden baktığımızda gördüğümüz bitkilerden inşa edeceğiz.”

Sıfır mil tabiri aslında lojistik ve nakliye kaynaklı karbon ayak izini sıfırlamayı hedefleyen bir kavramdır. Buradaki temel motivasyon romantik bir doğa sevgisinin ötesinde, Gömülü Karbon” sorununa teknik bir çözümdür. Kenevir, hızlı büyüme döngüsü (yaklaşık 4 ay) sırasında atmosferden muazzam miktarda CO2 hapseder. Araştırmalar, 1 metreküp kenevir betonunun yaklaşık 300-500 kg CO2’yi bünyesinde tutabildiğini gösteriyor. Bu bitkiyi bir yapı bloğuna dönüştürdüğünüzde, karbonu duvarlara kilitlemiş ve yapıyı daha inşası bitmeden “karbon negatif” statüsüne taşımış olursunuz. Evin sahibi Steve Barron’un hesaplamalarına göre; Flat House’un inşasında kullanılan kenevirler, büyüme sürecinde atmosferden tam 24 ton karbonu emmiştir.

Bu projeyi daha iyi hissetmek ve atmosferi görmek isterseniz, evin sahibi Steve Barron’un anlatımıyla şu videoya göz atabilirsiniz:

Kenevir Betonunun (Hempcrete) Anatomisi

Teknik bir parantez açalım: Kenevir betonu, literatürde bilinen betonarme ile karıştırılmamalıdır. Bu malzeme, kenevir sapının odunsu iç kısmı olan kıtık (shiv) ile kireç bazlı bir bağlayıcının (lime binder) ve suyun karışımından oluşan bir biyo-kompozittir.

Çimento yerine kireç kullanılmasının mimari açıdan kritik bir sebebi vardır: Karbonatlaşma. Çimento hidratasyon (suyla reaksiyon) ile sertleşirken, kireç havadaki CO2’yi emerek zamanla kireç taşına dönüşür. Yani duvarlar, inşaat bittikten sonra bile atmosferden karbon emmeye ve sertleşmeye devam eder. Ancak bu malzemenin en büyük dezavantajı, yerinde döküm yapıldığında kuruma süresinin hava koşullarına bağlı olarak 6-8 haftayı bulabilmesidir.

Konstrüksiyon İnovasyonu: Kaset Tipi Prefabrikasyon

Flat House, yıllardır süregelen malzeme teknolojilerinden beslenen ancak bunları çağdaş yapım teknikleri için yeniden rasyonelize eden bir vizyonun ürünüdür. Mimarlar, kenevir betonunun yavaş kuruma dezavantajını prefabrikasyon teknolojisiyle aştılar.

Margent Farm arazisinde kurulan geçici bir üretim sahasında, ahşap karkaslar içine hazırlanan kenevir-kireç karışımı preslendi. Bu “Kaset Sistem” paneller, kontrollü ortamda kurutularak neme ve dış etkenlere karşı dirençli hale getirildi. Sonuç muazzam; Lego parçaları gibi sahaya getirilen bu paneller sayesinde, evin ana kabuğu sadece iki gün içinde ayağa kaldırıldı. Bu yöntem, biyo-malzemelerin sadece “eko-köylerde” değil, endüstriyel ve hızlı konut üretiminde de kullanılabileceğini kanıtlıyor.

Doğa ile Barışık Döngü: Atıksız Bir Gelecek

Flat House, sadece inşa edilen bir ‘bina’ değil, aynı zamanda ekolojik bir onarım projesidir. Geleneksel mimari genellikle doğadan alarak var olurken; bu proje doğaya geri vererek yükseliyor. Kenevirin büyüme sürecinde toprağı temizlemesi (fitoremediasyon), havadaki karbonu emmesi ve ömrünü tamamladığında binanın tamamen doğada çözünebilir olması, bizi ‘beşikten beşiğe’ (cradle-to-cradle) tasarım anlayışına götürüyor. Artık binaları doğanın üzerine dikilmiş birer beton blok olarak değil, o ekosistemin nefes alan, canlı ve döngüsel bir parçası olarak görmeliyiz.

Bu, doğaya hükmetmek yerine onunla iş birliği yapmanın en zarif yoludur…

Yapı Fiziği: Termal Kütle ve Higroskopik Kabuk

Bir mimar olarak Flat House’un kesitine baktığımızda, geleneksel “sandviç duvar” detayını görmeyiz. Modern duvarlar genellikle katmanlıdır: Tuğla, yalıtım (XPS/EPS), buhar bariyeri, alçıpan vb. Flat House’da ise duvar monolitik bir yapıdadır. Bu yapının üç süper gücü vardır:

  1. Termal Kütle ve Faz Kayması (Phase Shift): Malzeme ısıyı depolar ve yavaşça salar. Bu, iç mekanın yazın serin, kışın sıcak kalmasını sağlayan doğal bir iklimlendirme yaratır.
  2. Higroskopik Davranış (Nefes Alan Duvarlar): Yapı, “difüzyona açık” olarak tasarlanmıştır. Sentetik buhar bariyerleri kullanılmamıştır. Kenevir selülozu, ortamdaki nem arttığında nemi emer, hava kuruduğunda geri salar. Bu pasif nem kontrolü, küf riskini minimize ederken iç mekan hava kalitesini maksimize eder. Doğal malzemelerin bu özenli orkestrasyonu sayesinde bina; herhangi bir havalandırma kanalına veya mekanik ekipmana ihtiyaç duymadan nemi ve sıcaklığı kendi kendine regüle eder.
  3. Tam Bağımsız (Off-Grid) Yaşam: Pasif iklimlendirme stratejilerine ek olarak, ev enerjisini şebekeden değil, doğadan alır. Elektrik ihtiyacı çatındaki güneş panellerinden, ısınma ihtiyacı ise çiftlik atıklarını kullanan bir biyokütle kazanından karşılanır.

Vernaküler Bir Modernizm

Tasarım dili açısından Flat House, bölgenin tarımsal geçmişine saygı duruşunda bulunur. Dış cephede görülen oluklu levhalar metal değil, kenevir lifleri ve şeker bazlı doğal reçine ile üretilmiş özel biyo-kompozit panellerdir. Margent Farm’ın kendi geliştirdiği bu ‘Margell’ adlı malzeme, petrol türevi plastiklere veya yüksek enerjili metallere muazzam bir alternatiftir.

İçeride ise mimarlar “malzeme dürüstlüğü” ilkesini benimseyerek duvarları sıvasız bırakmıştır. Kenevirin saman sarısı, gözenekli ve sıcak dokusu, mekanın atmosferini belirler. Yüksek tavanlı, açık planlı yaşam alanı, bu doğal dokuyla birleştiğinde, modernizmin soğukluğundan uzak, sarmalayıcı bir “yuva” hissi yaratır.

Bir Prototip Olarak Gelecek

Flat House, bize sürdürülebilirliğin sadece güneş paneli takmak veya musluktan tasarruf etmek olmadığını; yapısal bir paradigma değişimi gerektirdiğini gösteriyor.

Tarımsal atıkların yapı elemanına dönüştüğü bu model, inşaat sektörünün karbon ayak izini silmekle kalmıyor; aynı zamanda tarım ekonomisine de yeni bir katma değer sunuyor. Toprağın üstünde yetiştirip, içinde yaşayabileceğimiz bir gelecek, Flat House ile artık bir ütopya değil, uygulanabilir bir mimari gerçeklik.

Önceki Yazılarım:


Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili


Doğadan mimariye: Cam, deri ve çeliğin ötesinde ahşap atıklardan yeni nesil kompozitler

Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili

Endüstriyel üretimin hakim olduğu bir çağda, tasarımın doğayla ilişkisi çoğu zaman “malzeme seçimi” düzeyinde kalır. Oysa bazı projeler, bu ilişkinin yalnızca yüzeysel bir tercih değil, bir yaşam biçimi olduğunu hatırlatır. İtalyan tasarım stüdyosu Nucleo’nun “Terra Grass Armchair” projesi, bu hatırlatmayı en yalın biçimde yapıyor:

Bir sandalye düşünün; üretilmiyor, yetiştiriliyor...

Nucleo, Piergiorgio Robino ve Andrea Sanna öncülüğünde, 2000 yılında SaloneSatellite’te ilk kez tanıttığı Terra projesiyle, tasarımı üretimden çok oluş süreci olarak ele aldı. 2016’da güncellenen versiyonu Terra v2.0, karton iskeletin lazer kesim teknolojisiyle düz paket halinde üretildiği ve kullanıcı tarafından monte edildiği bir yapıya dönüştü. Ancak Terra’yı mimari açıdan asıl ilginç kılan, malzeme ontolojisi üzerine kurulu yaklaşımıdır. Karton iskelet, üzerine doldurulan toprak katmanıyla birlikte “birim mobilya” olmaktan çıkar; yaşayan bir topografyaya dönüşür. Bu noktada proje, mobilya tasarımı ile peyzaj mimarlığı arasında bir ara form oluşturur, adeta bir mikro ekosistem gibi davranır.

Belki de Terra’nın asıl önerisi şudur: İnsan, doğayı şekillendiren değil, onunla birlikte şekillenen bir varlıktır.

Terra Grass Armchair yalnızca geri dönüştürülebilir malzemeleriyle değil, sürdürülebilirlik paradigmasını yeniden tanımlama biçimiyle öne çıkar. Burada sürdürülebilirlik, “enerji verimliliği” veya “malzeme döngüsü”nden çok, zaman kavramı üzerinden okunur. Çünkü Terra, tamamlanmış bir ürün değildir; sürekli değişir, büyür, biçimlenir ve sonunda çözülür. Bu yönüyle ephemeral architecture kavramının doğayla bütünleşmiş bir örneğini oluşturur. Karton çerçevenin biyobozunur yapısı sayesinde ürün, yaşam döngüsünü tamamladığında çevreye atık bırakmadan doğaya karışır. Böylece Terra, sadece formel olarak değil, ekolojik metabolizmasıyla da döngüsel bir sistemin parçası haline gelir. Bu, mimaride son yıllarda öne çıkan circular design yaklaşımının mikro ölçekteki bir karşılığıdır.

Terra, aslında üretimi kullanıcıya devrederek katılımcı tasarım ilkesini pratiğe dönüştürmüş oluyor. Her kullanıcı, kendi toprağının verimliliğine, bulunduğu iklime, uyguladığı bakıma göre farklı bir sonuç elde eder. Hiçbir Terra birbirinin aynı değildir, tıpkı hiçbir doğa parçasının birebir kopyalanamaması gibi. Bu durum, tasarım nesnesinin tekillik ve kontrol ilkelerine meydan okur. Kullanıcı burada yalnızca tüketici değil, sürecin bir parçası, bir tür “bahçıvan-tasarımcı”dır. Ve bu rol değişimi, tasarım etiğini sessizce yeniden tanımlar.

Terra’yı yetiştiren kişi, farkında olmadan tasarımın en eski sorusuna yaklaşır; belki de hepimizin zihninde yankılanması gereken o soruya:
Bir formu gerçekten tasarlamak mı, yoksa onun oluşmasına izin vermek mi daha değerlidir?

Terra’nın en çarpıcı yönlerinden biri, malzeme kavramını dinamik bir varlık olarak ele almasıdır.
Karton, bir süre taşıyıcı bir sistemdir; ardından yerini toprağa, sonrasında köklere bırakır. Malzeme burada bir araç değil, adeta bir evrim sürecidir. Bu “slow architecture” akımının ruhuna doğrudan temas ediyor. Tasarım, hızdan ziyade büyüme temposuna göre şekillenir. Yüzeyde beliren çim tabakası ise, yapının son aşamasıdır; fakat bu “bitmişlik” değil, “süreklilik” halidir.


Çim her mevsim yeniden doğar, solar, tekrar yeşerir...

Terra’yı yalnızca çevreci bir jest olarak değerlendirmenin yetersiz kaldığını düşünüyorum. O, insan–doğa–malzeme arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan düşünsel bir sistem gibi. Belki de beni asıl etkileyen, estetik kaygılardan çok bu ideolojik netliktir; çünkü Terra, ürünü nesne olmaktan çıkarır ve insanı sürecin öznesine dönüştürür. Burada doğa, edilgen bir kaynak değil; tasarım ortağıdır. Terra da bulunduğu bağlama göre farklılaşır; her biri kendi mikro-ikliminde benzersizdir.

Belki de geleceğin mimarisi, artık yükselen değil; büyüyen mimaridir.
Ve belki de en kalıcı yapılar, doğanın kendisiyle geçici bir anlaşma yapanlardır.

Yapmak, bazen sadece izin vermektir

İlginizi çekebilir:

Doğadan mimariye: Cam, deri ve çeliğin ötesinde ahşap atıklardan yeni nesil kompozitler

Günümüzde karşı karşıya olduğumuz çevresel zorluklar, yenilikçi çözümler ve sürdürülebilir malzemeleri her zamankinden daha önemli hale getirdi. Doğal kaynaklarımız hızla tükenirken, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve çevre kirliliği büyük sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bu karmaşık dünyada, çevreye duyarlı ne gibi adımlar atabiliriz?

İşte bu noktada, biyoteknoloji alanında devrim yaratan Woodoo’nun ilham verici projeleri devreye giriyor. Gelin, bu yenilikçi girişimin doğa dostu çözümlerini birlikte keşfedelim!

Woodoo: Doğanın Gücünü Yeniden Keşfetmek

Woodoo, biyoteknoloji ve malzeme bilimi alanlarında uzmanlaşmış, Fransız kökenli bir girişim.

Peki, Woodoo’nun yaptığı bu kompozit malzemeler tam olarak nedir? Ağaç ve ahşap atıklarını, cam, deri ve çelik gibi malzemelere rakip olabilecek özelliklere sahip yeni malzemelere dönüştürüyorlar. Şirket, sürdürülebilirlik ve yenilikçiliği bir araya getirerek, ahşabın yanma, çürüme ve sertlik gibi dezavantajlarını gidererek yenilikçi bir çözüm geliştirdi.

Birlikte hayal edelim, ormanlardan gelen doğal bir malzemeyi alıp, modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap veren harika ürünlere dönüştürmek, mükemmel bir yenilik. Hem de sadece çevreye duyarlı olmakla kalmayıp, estetik ve işlevsellikten de ödün vermiyorlar. ‘Solid’ adını verdikleri malzeme, inşaat sektöründe çeliğin yerine geçebilecek dayanıklılıkta. Ayrıca, Woodoo Slim adlı ürünleri, camdan daha hafif ve yarı saydam ahşap paneller sunarken, Woodoo Flexible Leather ise hayvan derisine kıyasla daha düşük karbon ayak izine sahip ve daha az su kullanılarak üretilen sürdürülebilir bir deri alternatifi olarak çeşitli alanlarda kullanılıyor.

Bu girişim, ağaç liflerini bağlayan ve doğal bir yapıştırıcı olarak işlev gören lignini kullanarak ahşabın moleküler yapısını güçlendirmeyi başardı. Lignin çıkarıldıktan sonra, yerine daha etkili bir bağlayıcı madde eklenmesiyle ahşap çok daha sağlam ve dayanıklı bir hale gelebiliyor. Aslında, ahşabın malzeme olarak kullanımındaki tüm dezavantajlar ligninin varlığından kaynaklanıyor; bu nedenle ligninin yerine daha güçlü bağlar oluşturan bir bağlayıcı madde eklendiğinde ahşap tamamen farklı ve geliştirilmiş bir özellik kazanıyor.

Şirket, yüksek CO2 depolama kapasitesine sahip kavak ağaçlarından elde edilen ahşap atıkları kullanmayı tercih ediyor. Bu tercih, genel merkezi Paris’te bulunmasına rağmen şirketin üretim tesisini Avrupa’nın en büyük kavak plantasyonlarından biri olan Troyes bölgesine kurmasını sağladı.

Lüks, otomotiv ve inşaat sektörlerine odaklanarak bu malzemeleri üretmek amacıyla iki sanayi tesisi işletmektedir. Beş yıl süren Ar-Ge çalışmalarının ardından elde edilen bu keşif, çeşitli uygulama alanlarına uygun yeni malzemeler geliştirilmesinin yolunu açtı. Şirketin yaklaşık 50 patent başvurusu bulunmaktadır ve lignin yerine kullanılan bağlayıcı madde hakkında henüz detaylı bilgi verilmemiştir. 2017 yılında mimar Timothée Boitouzet tarafından kurulmuştur. Boitouzet, projelerinde büyük oranda cam ve çelik kullandığından, bu malzemelerin yerini alabilecek düşük karbonlu ve yüksek performanslı alternatiflerin araştırılmasına karar verdi. Şirket, aslında alternatif dekarbonize kompozit malzemeler üretmektedir. Bu yenilikçi yaklaşım, özellikle inşaat sektörü olmak üzere birçok endüstride dönüşüm sürecini hızlandırdı. Woodoo, bugüne kadar LVMH, Volkswagen, Mercedes ve inşaat şirketi Garnica gibi firmalarla malzeme tedariki konusunda anlaşmalar imzaladı.

Modern dünyada çevre dostu ve sürdürülebilir malzemelere olan ihtiyaç hızla artarken, Woodoo bu ihtiyaca yenilikçi çözümler sunuyor. Şirket karbon negatif, güçlü ve yenilenebilir malzemeler geliştirmeyi amaçlıyor. İşte Woodoo’nun detaylı hedefi ve misyonu için benimsediği stratejiler:

Neden Ahşap?

Ahşap, yenilenebilir bir kaynak olarak çevresel sürdürülebilirliğin anahtarıdır. Her yıl 233 milyon hektar yeni orman alanı eklenmekte ve ahşap işlenmesi, diğer malzemelere göre dört kat daha az enerji gerektirmektedir. Ayrıca; 1 metreküp ahşap, 1 ton karbondioksiti atmosferden çekerek karbon negatif bir malzeme olma özelliği taşır.

Woodoo’nun Yaklaşımı: Ekosistemik Ormancılık

Woodoo, orman ürünlerini değerlendirirken çevresel sorumluluğu ön planda tutar. Şirketin benimsediği ekosistemik ormancılık, düşük değerli, hastalıklı ve atıl durumda olan ahşapları kullanarak bu kaynakları yeniden değerlendirir. Bu süreç, aynı zamanda biyolojik çeşitliliği korur ve ormanların uzun vadede karbon tutma kapasitesini artırır.

Geri Dönüşüm ve Yenilikçilik

Woodoo, geri dönüştürülebilir veya biyolojik bazlı bileşenler kullanarak malzemelerinin yeniden kullanımını, kompostlanmasını ve geri dönüşümünü sağlar. Ürünlerinin ömrü sona erdiğinde, hiçbir malzemenin boşa gitmemesi için döngüsel bir üretim modelini benimser.

Geleceğin Malzemeleri

Woodoo’nun misyonu, daha dayanıklı, daha çevre dostu ve yenilikçi malzemeler geliştirmek. Ahşap bazlı bu çözümler, sadece doğa dostu olmakla kalmaz, aynı zamanda modern dünyanın ihtiyaçlarına da cevap verir.

Hafif, form verilebilir ve UV dirençli bir kaplama ile yüksek performans sunar. Camdan yedi kat daha az karbon emisyonu üretir, yenilenebilir ve geri dönüştürülebilir. Bu malzemelerin öne çıkan bazı özelliklerine bir göz atalım:

  1. Yüksek Dayanıklılık: Ahşap liflerinin güçlendirilmesiyle elde edilen bu kompozitler, inanılmaz derecede dayanıklı. Öyle ki, çelik kadar güçlü olabilirler. Bu, özellikle inşaat ve otomotiv gibi sektörlerde büyük bir avantaj sağlıyor.
  2. Esneklik ve Hafiflik: Doğal ahşabın esnekliğini koruyan bu malzemeler, aynı zamanda hafif. Bu özellik, özellikle mobilya ve tasarım alanlarında büyük avantaj sağlıyor.
  3. Çevre Dostu: Ahşap atıklarını değerlendirerek düşük karbon ayak izi ile üretilen bu malzemeler, çevre dostu projeler için ideal. Gezegenimizi korumak için harika bir adım!
  4. Estetik ve Çok Yönlülük: Ahşabın doğal güzelliği ile modern teknolojinin olanaklarını birleştiren bu malzemeler, hem estetik açıdan çekici hem de çok yönlü. Her türlü tasarım ve dekorasyonda kullanılabilir.

Hayatın Her Alanında Woodoo

Woodoo’nun geliştirdiği bu yenilikçi kompozit malzemeler, pek çok alanda kullanılabilir. Düşünsenize, günlük hayatta karşımıza çıkabilecek birçok çok yerde bu malzemelere rastlayabiliriz:

  • İnşaat ve Mimarlık: Dayanıklılığı ve estetiği sayesinde, hem iç hem de dış cephelerde kullanılabilir. Modern mimaride yeni bir dönemi başlatabilir.
  • Mobilya ve Tasarım: Hafifliği ve esnekliği ile yenilikçi mobilya tasarımlarında ideal bir malzeme. Evinizi daha çevre dostu ve şık hale getirebilirsiniz.
  • Otomotiv: SLIM, otomotiv sektöründe ahşap esaslı akıllı yüzeyler yaratır. Yüksek dayanıklılığı ve düşük ağırlığı sayesinde, enerji verimliliği sağlar ve bu sektörlerde önemli bir avantaj sunar. Optik yetenekleri ve hafif yapısı sayesinde araçlarda yeni ve beklenmedik deneyimler sunar.
  • Moda ve Aksesuar: Deri benzeri özellikleri ile sürdürülebilir moda ürünlerinde kullanılabilir. Hem şık hem de çevre dostu aksesuarlar hayal edin!

Geleceğe Doğru: Sürdürülebilir Yenilikler

Woodoo’nun çalışmaları, biyoteknolojinin ve malzeme biliminin sunduğu olanakların sadece başlangıcını temsil ediyor. Ağaç ve ahşap atıklarının, geleceğin sürdürülebilir ve yüksek performanslı malzemelerine dönüştürülmesi, çevreye duyarlı inovasyonların kapılarını aralıyor.

Bu tür projeler, doğal kaynakların korunması ve yenilenebilir malzemelerin kullanımı açısından büyük önem taşıyor. Woodoo, doğanın sunduğu kaynakları yeniden keşfederek, modern dünyanın ihtiyaçlarına uygun çözümler sunmayı hedefliyor.

Woodoo’nun ağaç ve ahşap atıklarını kullanarak geliştirdiği kompozit malzemelerin etkileyici dünyasına bir yolculuk yaptık. Sürdürülebilirlik ve yenilikçiliğe dayalı bu süreç, gezegenimizi koruyarak ve geleceğe daha iyi bir dünya sunmak için hangi adımları atmamız gerektiğini gözler önüne serdi.

Birlikte daha yeşil ve sürdürülebilir bir geleceğe!

Bu da ilginizi çekebilir:

Yalnız Çoraplar Çekmecesi

Yalnız Çoraplar Çekmecesi, ironik anlatımı, sahici karakterleri ve incelikli diliyle; gülümsetiyor, düşündürüyor ve içe işliyor.

Yazarımız Derya Gül’ün üçüncü kitabı “Yalnız Çoraplar Çekmecesi” Kadınca Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım Bülteni

“Gülmek, kadınların tarihin ciddiyetine attığı en hafif ama en keskin cevaptır,” der Virginia Woolf. Tıpkı Derya Gül’ün “Yalnız Çoraplar Çekmecesi” romanında olduğu gibi…

Yalnız Çoraplar Çekmecesi, hayatın tam da içinden seslenen, birbirinden farklı sekiz kadının hikâyesini anlatıyor. Hikâyenin odak noktasında ise Susam, Meltem ve Hayat var. Susam, ölmüş kocasıyla hâlâ sohbet eden, iç dünyası hayal kırıklıkları ve kahkahalarla örülü bir kadın. Meltem, her şeyi doğru yapmasına rağmen bir türlü şansı yaver gitmeyen, talihsizlikle inatlaşan bir ressam. Hayat ise birbirinden farklı mizaçtaki bu yedi kadına da umut, cesaret ve destek veren, ismi gibi hayat dolu bir kadın.

Hayatın kadınlara biçtiği rolleri sorgulayan, toplumsal beklentileri mizahla yerle bir eden bu roman; zorluklarla baş etmeyi, dostluğun iyileştirici gücünü ve yalnızlıktan kendine bir dünya kurmayı anlatıyor. Gündelik hayatın trajikomik hikâyeleriyle örülen roman, ironik anlatımı, sahici karakterleri ve incelikli diliyle; gülümsetiyor, düşündürüyor ve içe işliyor.

Çünkü Kafka’nın da dediği gibi “En derin acıların içinden bazen öyle bir kahkaha yükselir ki, insanın içine işler.

Hatırlamak devrimci bir eylemdir

Hatırlamak, ruhun kendine tuttuğu aynadır. Ve unutmamak insanın kendine sadık kalma biçimlerinin belki de en incelikli, en yaratıcı olanıdır.

Bazen bir davranışla, bir dokunuşla, bir sessizlikle gelir hatırlamak ve o an, geçmiş yalnızca bir anı değil, bütünlüğümüzü korumamıza yardım eden bir bağ, bir yankı olur. Çünkü devrim, yalnızca ileriye doğru yürümek değil, geriye bakabilme cesaretidir.

Zaman çoğu kez doğrusal anlatılır: Bir başlangıç, bir yön, bir son. Oysa belki de en radikal yürüyüş, geçmişe doğru yapılanıdır. Hatırlamak unutturulmak isteneni yeniden dile getirmek, yok sayılanı yeniden kurmak, sahip olunmayanı yeniden sahiplenmektir.

Umutsuzlukla bakan gözler için belki de çare, Anadolu’nun kadim hafızasında saklıdır. Bazen geriye bakmak, ileri gitmenin tek yoludur.

Burdur’un yüksek ve taşlı tepelerinde yükselen Kibyra, yalnızca mermerlerin değil, halk iradesinin de şekil bulduğu bir kentti. Burada kararlar, saray duvarlarında değil, agora meydanında yankılanan halk sözleriyle alınırdı. Aristokrasinin ya da Roma’nın yazmadığı yasalarla yönetilirdi bu şehir.
Bir kentin kendi adaletini kurması, halkın kendi kaderine söz söylemesi — bugün düş gibi gelen bu düşünce, Kibyra’da bir vakit yaşamıştı. Kibyra, halkın kendi sesine, kendi aklına ve kendi geleceğine olan inancının taşla örülmüş bir anıtıydı.

Efes, zenginliğin ve sömürünün aynı anda kol gezdiği bir liman şehriydi. Roma’nın doymaz eli kutsal alanlara bile uzanmış, tapınaklar bile ticaretin birer aracı olmuştu. Ama halk yalnızca baş eğmedi. 2’nci yüzyılda yükselen direniş, dini ve ekonomik tahakküme karşı bir uyanışa dönüştü.
Kutsal olanı geri alma arzusu, mistik bir arayıştan politik bir eyleme evrildi. Ve Efes halkı, tapınak gölgelerinde adaleti aradı; bulduklarında, bir anlığına da olsa kendi düzenlerini kurdular.

Attalos Hanedanı sona erdiğinde Roma’nın gözleri Bergama’ya çevrildi. Ama halk, topraklarının sadece bir ganimet olmadığını göstermek için ayağa kalktı. Zanaatkârlar, çiftçiler, köleler — birlikte yeni bir yönetim hayal ettiler. Kısa sürdü belki bu düş, ama güçlüydü. Bergama, yalnızca kültürün değil, halkın örgütlü cesaretinin de hafızasında yaşamaya devam etti.

Ve şimdi unuttuysan ya da hiç bilmiyor isen hatırlatmak isterim… Çünkü bir Yunan Tanrıça sözü der ki “Mnēmoneuein estin zēn!

Hatırlamak, yaşamaktır!

Ve yaşam, hatırlayanlar için daha derin, daha dirençli bir yoldur.

Kaynak

  • Walter Benjamin – “Tarih Kavramı Üzerine”
  • “Türkiye’nin Antik Kentleri” – Hasan Malay
  • “The Hellenistic World and the Coming of Rome” – Erich Gruen

Barbarları Beklerken’in Siyah Gözlüklerini Çıkarmak

0

John Maxwell Coetzee, “Güney Afrikalı – Avustralyalı romancı, deneme yazarı, dilbilimci, çevirmen ve 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.” Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians) romanı, “sömürgecilik ve vicdan” meseleleri üstüne yazılmıştır. Romanla ilgili dilimizde epey kalem oynatılmış olmasına karşın söylenmesi gereken bir şeyler hâlâ var görünüyor. Romana bu eksende gelin birlikte bakalım.

Barbarları Beklerken’in Belirsizlikleri

1980 yılında yazılmış olan Barbarları Beklerken, “yersiz” bir romandır. Başka bir ifadeyle Coetzee, romandaki olayların geçtiği yerlere ad vermemiştir. Bu nedenle belki de romanda geçen mekânlar bir bilgisayar oyunu evrenini çağrıştırır. Sıcakla kavrulan çöl, soğukla ve fırtınayla mücadele edilen yollar… Diğer yandan yazarın hayatını referans alarak roman mekânının Güney Afrika olduğunu iddia edenler de vardır.

Coetzee, roman evreniyle yarattığı belirsizliği kahramanlarıyla da sürdürür. Kahramanlarının çoğu adsızdır.  Beklenen barbarlarla ilgili de çekik gözlü olmaları dışında çok fazla bilgiye yer verilmez.

Romanın Seyri

Romanın anlatıcısı ve kahramanı olan yargıç, hâlinden memnun hayatını sürdürmekte ve emekliliği beklemektedir. Entelektüel anlamda sıkıcı bulduğu bu hayatı aşmak için tarihi eserler toplar. Günlük yazar. Canı her istediğinde yanına gittiği ve gönlünü okşayan bir hayat kadınını ziyaret eder. Kararlarına ihtiyaç duyulan meseleler bile önemli meseleler değildir.

Derken, Albay Joll, sınırdaki bu yerleşim yerine gelir. Albay Joll’ün ayırt edici ilk niteliği siyah camlı gözlük kullanıyor olması olarak verilir. Albay, bu çöl ikliminde gözleri koruduğu için bu gözlükleri kullandığını söyler. Onun geldiği yerde herkes bu gözlüklerden kullanıyordur. Dilerseniz biz bu gözlüklere karanlık yanın görünür olmasının metaforudur diyelim. Yargıç da bir süre sonra bu tip gözlük kullanmaya başlayan insanların çoğaldığından bahseder.

Albay Joll’ün bu sınır yerleşkesine gelme nedeni, imparatorluğa karşı girişileceği söylenen bir barbar saldırısını araştırmaktır. Diğer yandan hırsızlık suçuyla orada bulunan bir baba ve oğlu da bu konuyla ilgili sorgulamaya karar verir. Bu sorguların sonucunda baba işkenceyle öldürülür. Yargıcın bu olaya karşı tavrı, ölü babanın hemen ortadan kaldırılmasını istemek olur. Olanları onaylamıyordur ama bu konuda bir şeyler yapacak hali de yoktur.

Albay Joll, yanına oğulu alarak barbarlara doğru sınır yerleşkesinden ayrıldığında, yargıç olacaklardan habersiz kendi hayatına çekilir. Çok geçmeden Albay Joll döner. Dönüşünde esir olarak yanında getirdiği barbarlar (bu kimseler aslında göçebe çiftçi ve balıkçı halkların insanlarıdır) vardır.

Sınır yerleşkesinin olmayan hapishanesi yerine barbarlar bir avluya koyulur. Günümüzde yakalanan mülteciler de benzer yerlere koyulmuyor mu?

Saldırı yapacakları şüphesi kisvesine büründürülerek toplanan bu insanlarla sınır yerleşkesi insanları arasında, imparatorluk emelleri olmasa, her şey süt liman kalacaktır. Getirilen insanlarla, sınır insanları arasında hiçbir sorun yoktur. Sınır insanları, bu insanlara yemek ve su vermekte, barbar olduğu söylenen insanlar da sakince beklemektedir.

Çok geçmeden Albay Joll, sadist doğası ve düşmanlık bilincinin yansıması olan sorgularına başlar. Bu işkenceler sonucunda, getirilenlerin bazıları ölür. Albay raporunu sunma gerekçesiyle oradan ayrılır. Yargıcın tavrı yine değişmez. Olanları görmezden gelmeyi seçer. Adamlarına, kalan insanların gönderilmesi ve tüm izlerin yok edilmesi, avlunun tekrar eski haline getirilmesi emrini verir.

Kalan

Günler sonra sınır yerleşkesinin sokaklarında bir dilenci kızla karşılaşır. 

Başak Çeliktemel şöyle aktarır sonrasında olanları, “Ayakları kırılmış, kör bir kıza iş verir ve kendini onun bakımına adar. Bununla da yetinmeyecektir; gölü, çölü, bataklıkları ve dağları aşarak onu insanlarına teslim edecektir.” Bu aktarım, olanları bağlamından çıkaran bir bakış içeriyor. Çünkü Yargıç, Albay Joll ya da daha sonra gelen birliklerin kumandanı gibi işkenceyi içselleştirmiş bir cani olmasa da yaptıkları kızın yaralarını onarmaya adanmış davranışlar olarak da okunamaz. Buyurun, kızla karşılaşmasından sonra olanlara beraber bakalım.

Yargıç, kızla karşılaşmasının ardından onu evine götürecek ve onun ayaklarını yıkamaya başlayacaktır. Bu ilk zamanlar, kızın ayaklarını yıkarken yerde uyuyakalır. Daha sonraki günlerde onu yıkamaya ve onunla uyumaya başlar. Sınır yerleşkesinin yargıcı, hakkında söylentiler çıktığına emindir. Kızın kim olduğu, aralarındaki yaş farkı ve ilişkileriyle ilgili konuşulduğunu tahmin etmektedir. Kızın onun yanında ne işi vardır? Bu nedenle ona bir iş ayarlar. Ritüellerine devam etmekte ve bir yandan da kızı anlamaya çalışmaktadır. Kızı üzen sorular sorar. Kendisi beklediği cevapları alamamaktan üzülür. Genç bir adam olmamasına kafayı takar. Yaşananlar ve yaşamak istedikleri onu sıkmaktadır. Bir süre sonra da hayat kadınını ziyaretlerine geri döner. Kendi soru ve sorgulamalarından yorularak kış başında başlayan bu süreci, kışın bitimine dek sürdürür.

Yolculuk

Havalar uzun bir yolculuğa çıkmaya imkân tanıyınca bir grup adamıyla kızı barbarlara götürmek üzere yolculuğa çıkar. Aslında bu yeni kararı da, görmezden gelme ve yüzleşmek istemediği şeylerden kaçma tavrının bir yansımasıdır. Albayın gelişiyle ve yaptıklarıyla suya bir taş atılmıştır ve o suyun durulmasını beklemiştir. Kızla karşılaşması da suya atılan ikinci taştır. Suyun yeniden durulması için ondan kurtulmalıdır.

Kitap içinde ayrı bir bölüm olarak okunabilecek ve ustalıkla yazılmış yolculuk bölümü etkileyicidir. Çıkılan bu zorlu yolculuk bir grup barbarla karşılaşılana kadar sürer. Kızı kabilesine götürmesini barbarlardan istemeden önce kıza kendisiyle geri dönmesini söyler. Dileği, kızın kendisiyle kalmasıdır. Böylece, kendi davranışları meşrulaşacak ve onun gizli sömürüsü de onaylanacaktır. Kız geri dönmeyi istemez. O, yargıcın yanındaki “rahat!” hayatındansa kendi kabilesinin yanına dönmeyi istemektedir. Yargıç, bu karardan hoşlanmasa da karşı çıkmaz. Belki karşılaşılan barbarların yanındaki güçsüzlüğündendir bu kabulleniş belki de kızın kararına duyduğu saygıdan.

Dönüş

Yargıç ve adamları geri döndüğündeyse onları tatsız bir sürpriz beklemektedir. Sınır yerleşkesindeki imparatorluk askerleri değişmiş; yeni gelenler, barbarlara kızı götürmesini bir işbirliği olarak algılamış ve uygunsuz davranışlarından dolayı onu sorgulamaya karar vermiştir. Gücü ve yetkileri elinden alınır. Buna karşı çıksa da başarılı olamaz.

Karşı Çıkış

Albay Joll yeniden barbar avından döndüğünde, halkın önünde barbarlara kötü davranır. Onları dövdürür. Halk eğleniyor görünmektedir. Adamlarının ardından halktan bir kızdan da barbarları dövmesini ister. Yargıç bu duruma öfkelenir ve artık dayanamaz. Onların ahlaklarını bozduklarını haykırır. O, albay ve adamları gittiğinde ahlakı bozulan ve insanlığını kaybeden bu halkla kalacaktır. Yargıç düşmanlaşan bir toplumda kimsenin eskisi gibi ve rahat olamayacağının farkındadır. Karşı çıkışı o kadar haklıdır ki insanın içini titretir.

“Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.” der Cibran. Barbarları Beklerken’in yargıcı da kendine karşı daha fazla adaletsiz olamayacak noktaya geldiğinde başkaldırmayı seçer. Şimdiye kadar sürdürdüğü hayatın sakinliğiyle, Albay Joll ve adamlarının gidici, kendilerinin kalıcı olduğunun bilinciyle sessizliğini korumuştur ama artık ortada ne bu rolün nimetleri ne de böyle devam ederse rahat yaşanan bir hayat kalacaktır.

Sorgu için Albay Joll’ün karşısına çıkarıldığında da ona, asıl düşmanın onlar olduğunu ve  iğrenç işkenceciler olduklarını haykırır. Bu okurun içini rahatlatmak dışında bir şeyi değiştirir mi? Hayır. Kendisi bir tutuklunun haklarından bile mahrum bırakılmış bir ötekidir artık.

İşkencecilere işkenceden sonra nasıl yemek yiyebildiklerini sorduğunda da suçlanan kendisi olur. Maalesef ki insanlık tarihi de böyle olaylarla doludur. Belirsiz bir kıtlık ortamı ve korkuya dayalı şiddet yeryüzünde kol gezer ve düşmanlık da öyle. Savaşlar böyle doğar. Küresel sömürü çarklarını böyle işletir.

Sonuçta

En sonunda barbarlar, albay ve adamlarını korkutarak kaçırır. Ortada mağdur olmayan kimse kalmamış gibidir.

Coetzee’nin büyük başarısı tüm bunları görünür kılmasında yatar.

Roman deyip geçmeyin dostlar, varsa fark etmeden taktığınız kara gözlükleriniz, çıkarın derim. Rengarenk ve dostça bakın dünyaya. Başkalarının çıkarları uğruna birbirine düşman olmaktansa dünyayı daha yaşanılır bir dünya kılmaya çalışmak da mümkün. Bir aradalığın iyiliğine olan güvenle sağlıcakla kalmanızı dilerim.

Alıntılar ve yararlanılan kaynaklar:

Doğanın kadim savaşçısı manolya

0

Zarafetten gelen bir kuvvet var bence. Eğer bu, doğada bir çiçek olsaydı, manolya olurdu.
Sade olan her şey, en güçlü mesajı verir. Sade olan nettir. Net olan, gerçek güvendir.
Gerçek güven ise en büyük güçtür. Doğa, her zaman buna en güzel örnekleri barındırır.

Yumuşacık taç yapraklarıyla zarafetin cisimleşmiş hali gibi görünse de, aslında manolya, doğanın kadim savaşçılarından biridir. Tarihteki en eski çiçeklerden biri olan manolya, yaklaşık 95 milyon yıl önce, dinozorlarla aynı gökyüzünü paylaşırken açmaya başlamış bir çiçektir. Gücün ve zarafetin simgesi nasıl olmasın ki? Bu kadar sade, narin ve güçlü olmanın kutsallıkla ödüllendirilmesi gayet tabii.

Botanik açıdan bakıldığında, manolya (Magnolia), Magnoliaceae familyasının üyelerindendir. Ağaçları, genellikle her dem yeşil ya da ilkbaharda yaprak döken türlere sahiptir. Çiçekleri büyük, çok kokulu olmayan; limonsu krem, pembe ya da mor tonlarındadır.

Kalın yaprakları ve sağlam çanak yapısıyla yalnızca güzellik değil, direnç de taşır.
Milyonlarca yıl önce, arılar henüz yokken bu kalın yapraklar bazı canlılar için güvenli bir sığınak olmuş olmalı. Bu dayanıklılık, onu yalnızca doğada değil, insanın hafızasında da kalıcı kılmıştır.

Batı’da zarafet ve soyluluğun simgesiyken, Doğu’da daha derin anlamlar taşır. Çin’de manolya, yüzyıllardır kadın güzelliği ve temiz ruhla özdeşleştirilir. Feng Shui’de beyaz manolya, evin enerjisini arındırmak ve dinginlik getirmek için kullanılır.

Amerika’nın güney eyaletlerinde ise manolya; hem direncin hem de zarafetin sembolüdür. Özellikle kölelik sonrası dönemde, Afro-Amerikan topluluklarında güzellik içinde güç bulmak anlamında metaforik bir yere sahiptir.

Bir manolya ağacının gölgesi, geçmişin izlerini taşıyan ama kökleriyle bugünü saran bir tür sessiz tanıklık gibidir.

Türkiye’de ise özellikle Ege ve Marmara’da park ve bahçelerin gözdesidir. Kokusu nostaljiyi çağrıştırır, sanki eski bir mektup zarfından süzülen bir parfüm gibi. Yeşilköy’de bir sabah yürüyüşü, Fatih’te bir akşam gezisi, Büyükada’da eski bir köşkün bahçesi ya da bir şiirin dizeleri… Manolya, tüm bu anıların arasından sessizce geçer.

Sadeliği, netliği ve kuvvetli direnciyle, Osmanlı döneminde bahçe düzenlemelerinde çalışan Almanlar tarafından dikildiği tahmin edilen manolya ağaçları, gölgelerinde dinlenmek için hâlâ yıllardır güven verir.

Yoktur bir ağaç gibisi, gövdesine sarılmadan durasın…

Tesadüf değildir ki milyonlarca yıl önce dinozorların yok oluşuna tanıklık eden manolyalar, tüm narinliğiyle var olma savaşının kazananıdır.

Yararlanılan Kaynak: Botanitopya-Benan Kapucu -Açık Radyo

İlgini çekebilir:

Çevre dostu mimarinin örneği: Sürdürülebilir yaşam, Casa Cosecha de Lluvia ve yağmur suyu yönetimi

Casa Cosecha de Lluvia, dağların kalbinde sürdürülebilirliğin ve yenilikçiliğin mükemmel bir örneğini sunuyor. Yağmur suyunu arıtan bu etkileyici yapı, çevre dostu tasarımıyla size ilham verecek!

Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos tarafından tasarlanan Casa Cosecha de Lluvia (Yağmur Hasadı Evi) Mexico City’nin yaklaşık 140 kilometre batısında, Temascaltepec kasabasında inşa edilen etkileyici bir yapıdır. Bu dağ evi, sadece estetik açıdan değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik ve çevresel duyarlılık açısından da dikkat çekici bir projedir.

Tasarım ve Konsept

Casa Cosecha de Lluvia, doğanın ve çevrenin tüm unsurlarını harmanlayarak tasarlanmış bir yapıdır. Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos, bu projede geleneksel mimari unsurları modern teknolojilerle birleştirerek eşsiz bir tasarım ortaya koymuşlardır. Evin tasarımı, çevresindeki doğal peyzaj ile uyumlu olacak şekilde planlanmış ve yerel malzemeler kullanılarak inşa edilmiştir. Bu yaklaşım, yapının çevreyle bütünleşmesini sağlamış ve estetik açıdan doğal bir uyum yakalamıştır.

Sürdürülebilirlik ve Su Yönetimi

Casa Cosecha de Lluvia’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, yağmur suyunu toplama ve arıtma sistemidir. Evin tasarımı, yağmur suyunun etkin bir şekilde toplanmasını sağlayan bir altyapıya sahiptir. Çatı sistemleri ve su kanalları, yağışları toplayarak bu suyu depolama tanklarına yönlendirir. Depolanan su, evin çeşitli ihtiyaçları için kullanılmadan önce özel bir arıtma sisteminden geçirilir.

Bu sistem, suyun kalitesini artırarak güvenli bir şekilde kullanılmasını sağlar. Ayrıca, yerel su kaynaklarına olan bağımlılığı azaltır ve çevresel etkileri minimize eder. Bu yaklaşım, suyun sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesini ve korunmasını sağlayarak, bölgedeki su krizine karşı etkili bir çözüm sunar.

Çevresel ve Toplumsal Etkiler

Casa Cosecha de Lluvia, çevresel sürdürülebilirlik açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Proje, doğal kaynakların korunmasına ve çevre kirliliğinin azaltılmasına katkıda bulunur. Ayrıca, yerel malzemelerin ve işçiliklerin kullanılması, bölge ekonomisine destek olur ve yerel toplulukla olumlu bir ilişki kurulmasını sağlar.

Projenin etkisi sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsaldır. Casa Cosecha de Lluvia, yerel halk için bir eğitim aracı olabilir, sürdürülebilir yapıların ve su yönetim sistemlerinin faydalarını gösterir. Bu tür projeler, benzer bölgelerdeki diğer projelere ilham kaynağı olabilir ve çevre dostu mimarinin önemini vurgular.

Casa Cosecha de Lluvia, modern mimarlık ve sürdürülebilirlik prensiplerinin mükemmel bir birleşimidir. Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos’un tasarımında ortaya koydukları yenilikçi su yönetim sistemi, hem estetik hem de çevresel anlamda dikkat çekici bir başarıdır. Bu dağ evi, sadece doğa ile uyumlu bir yaşam alanı sunmakla kalmaz, aynı zamanda çevresel duyarlılığın ve sürdürülebilirliğin önemini vurgular. Gelecekte benzer projelerin bu tür sürdürülebilir çözümleri entegre ederek çevresel etkileri azaltması beklenmektedir.

Project ekibi; Robert Hutchison, Javier Sanchez, Sean Morgan ve Berenice Solis.

Yapı mühendisi; Bykonen Carter Quinn.
Müteahhit ise Mic Mac Estructuras.

Fotoğraf ekibi; Cesar Bejar, Benedikt Fahlbusch, Alberto Kritzler ve Laia Rius Solá.

Bu da ilginizi çekebilir:

Sürdürülebilir mimari tasarımın yeni yıldızı: Ahşaptan ayırt edilemeyen pirinç kabuğu yapı malzemesi

Çiftçilerin isyanını, toprağın çığlığını duydun mu?

0

Dünyanın dört bir yanında çiftçiler meydanlarda seslerini yükseltiyor. Peki neden? Çünkü toprağın gerçek sahipleri, artık daha fazla susamıyor. Çığlıkları dünyaya yayılıyor, kulak veren var mı?

Çiftçinin cebindeki delik büyük. Mazot, gübre, tohum… Maliyetler uçuyor, ama ürün fiyatları yerinde sayıyor. Haliyle çiftçi de düşünüyor: “Üretmesem, parayı faize yatırsam daha mı iyi?” Kısa vadede haklı gibi görünebilir, ama toprağın ruhu sadece para kazanmaktan ibaret değil; üretmek, yaratmak gerek.

Toprağa dönmek, geleceği yeşertmek gerek. Çiftçiler sadece ekonomiyle değil, doğanın hışmıyla da mücadele ediyor. Aşırı sıcaklar, kuraklık, seller… Bir yılın emeği, tek bir fırtınada yok olup gidiyor. İklim değişikliği, tarımın dengelerini alt üst ediyor. Şimdi tarımda yeni bir dönem var: Hayatta kalma mücadelesi.

Tarım politikaları? Tam bir trajedi. Devlet destekleri büyük şirketlerin kasasına akarken, küçük çiftçiler kendi yağlarında kavrulmaya çalışıyor. Ama artık yeter! Küçük balık da isyan ediyor, çünkü köşeye sıkışmış durumda. Ve herkes biliyor ki, bu oyunun kuralları acımasız.

Borçlar çiftçinin omzunda devasa bir yük. Kredilerle ayakta kalmaya çalışıyorlar ama geri ödeme? Tam bir çıkmaz sokak. Borç batağı öyle bir hâl almış ki, bazıları için bu yükten kurtulmanın yolu kalmamış. Bu acı gerçekle yüzleşmek zorundayız: Borçlar, çiftçilerin yaşamını tehdit ediyor.

Toprak ve su, çiftçi için her şey demek. Toprak, sadece geçim kaynağı değil; yaşamın, kültürün, geleceğin temeli. Ama büyük şirketler gelip bu toprakları ellerinden aldığında, çiftçiler köşeye sıkışıyor. Su kaynakları ticarileştiğinde, isyan etmekten başka çare kalmıyor. Çünkü toprak ve su olmadan, hiçbir şey mümkün değil.

Çiftçilerin isyanı, sadece onların değil, hepimizin meselesi. Onların toprağa döktüğü alın teri, hepimizin geleceği. Bu çığlığı duymazsak, toprağın ve emeğin değersizleştiği bir dünyada yaşamak zorunda kalabiliriz.

Farkında mısın? Fark et isterim.


7. Uluslararası Solo Çağdaş Dans Festivali 31 Ağustos-1 Eylül’de Cermodern’de

0

Çağdaş/kavramsal dans alanında bireysel hareket üzerine farklı bir bakış sunmayı amaçlayan 7. Uluslararası Solo Çağdaş Dans Festivali 31 Ağustos – 1 Eylül tarihlerinde CerModern Açık Hava Sahnesi’nde izleyiciyle buluşuyor!

Sanatın tüm disiplinleriyle doğrudan ilişki kurmayı amaçlayan CerModern, günümüz dans sanatının en özgün yorumlarından olan bireysel dans kategorisine özel bir alan açıyor. Bu sene de “Düşünen Beden” kavramsalıyla izleyiciyle buluşacak olan festival, Türkiye’den ve dünyadan 21 sanatçıyı 2 gün boyunca Ankara’da ağırlayacak. Etkinlikte, ulusal ve uluslararası dans sanatçılarının performansları, atölye programları ve partiyle izleyiciye zengin bir program sunulacak.

Solo Çağdaş Dans Festivali ile ülkemizde modern dansın gelişimine katkıda bulunmak, tanıtmak, uluslararası düzeyde işbirliği yaratmak ve en önemlisi çağdaş sanatın toplumsal bir etkinlik olması amaçlanıyor.

CerModern Kültür ve Sanat Programları Yönetmeni Zihni Tümer ise dünyada köklü bir geleneği olan çağdaş dansın 50’li yıllardan bu yana ülkemizde, özellikle Ankara’da kurumsallaştığını, üstlendikleri sorumluluğun dansın marka değerine katkıda bulunmak olduğunu ifade etti.

İtalya, Arjantin, İspanya, Portekiz, Polonya, Gürcistan, Litvanya, Çekya ve Almanya’dan katılacak olan dans sanatçıları CerModern Açık Hava Sahnesi’nde performanslarını sergiliyor olacak. CerModern tarafından yürütülen programın danışma ekibi bu alanda öncü çalışmalar yapan Deniz Alp, Özgür Adam ve Galip Emre’den oluşuyor.

Biletler, Biletinial’da satışta!