“Âdem. Bak bunu hiç konuşmadık. Sen askerliği ne yaptın? Hallettin mi o mevzuyu?”
Arda detaylarını hiçbir zaman öğrenemeyeceği soruyu en haklı şekilde sormuştu. Âdem ayrıntıya hiç girmeyerek “Okulu bitirdiğim sene hallettim” dedi. Zira detay, girildiğinde çıkılacak gibi değildi.
Arda eğlence sektöründe ün salmış başarılı bir iş adamıydı. Kendi mekânında yarattığı farklı tarzı ile dikkatleri üzerine çekerken, sektörde de tanınmış bir menajerdi.
Âdem’in yeni işiyle birlikte kurduğu düzene alışması zor olmadı. Günaşırı provaya gidiyor, haftanın üç günü İstanbul’da Arda’nın gece kulübünde gösteriye çıkıyor, en az iki gün de şehir dışında mutlaka etkinlik düzenleniyordu. Kalan zamanlarda da spora giderek formunu korumaya özen gösteriyordu. Hiç şikâyeti yoktu bu yoğun tempodan. Yavaş yavaş birikim yapmaya da başlamıştı üstelik. Yakın zamanda turne başlayacaktı. Arda, turneye katılacak olan dansçıları seçebilmek için provaları haftalar öncesinden başlattı. Kusursuz bir gösteri yapmayı planlıyordu nitekim ilk yurt dışı gösterisi son derece önemliydi. Prova sürecinde turneye dâhil etmeye karar verdiği dansçılarla ileriye dönük sorun yaşamamak adına birebir görüşmeler düzenledi. Bu görüşmeler sonucunda turneye kesin olarak katılacak olanlar belirlenip sözleşme ile imzaları alınacaktı. Âdem’in avantajı tek baş dansçı olmasıydı ancak Arda’nın ne yapacağı kestirilemez, başarısının ardındaki disiplin ve katı kurallar göz ardı edilemezdi. Âdem, bu sebeple Ege Hocasının da uyardığı gibi Arda’ya karşı her zaman temkinli davranıyor, sadece bilmesi gereken kadarını paylaşıyordu. Arda’nın titizliğini iyi bilen Âdem görüşmeye erken gitti. Neye imza atacak olduğunu bilmemesine rağmen hiç gergin değildi.
“Evet Âdem. Yakında yurt dışına açılıyoruz. Lilith’in Kızları olarak sorunsuz bir şekilde turneyi tamamlamamız gerekiyor. Eğer halletmemiz gereken bir mesele ya da konuşmamız gereken bir konu varsa seni dinliyorum.”
Âdem kendi tarafında bir sorun olmadığını belirtti. Arda’yı ilk defa bu kadar ciddi görüyordu.
“O zaman ben biraz izah edeyim. Sen turneye yine baş dansçı olarak devam edeceksin.” Âdem rahatladı. “Eğer katılamam deseydin senden önce çalışan arkadaşımıza ricada bulunacaktım. Turnede dansçı arkadaşlarımızla sıkıntı yaşamamak adına böyle bir sözleşme düzenledik.” Arda sözleşmeyi Âdem’e uzattı. Âdem maddeleri okumak yerine düzenleyenin Mert olup olmadığını düşünüyordu ki Arda “Bir oku istersen” diyerek uyardı. Maddeler Arda tarafından gayet mantıklı görünüyordu. Hastalık ve ölüm haricinde iptal söz konusu olmayacağı, turnenin uzaması durumunda katılım sağlanacağı, Lilith’in Kızları olarak grup halinde röportaj verileceği gibi. Röportaj kısmı Âdem’i biraz düşündürse de yurt dışında yapılacak olmasından dolayı fazla önemsemedi. Arda’ya ailesinden bahsedemezdi. Kimse başına bela olabilecek potansiyelde biriyle çalışmak istemezdi. Özellikle Arda asla! Âdem sözleşmeyi imzalayarak masaya bıraktı. Baba korkusunun hayatının her alanına dâhil olmasına artık izin vermeyecekti.
Görüşmenin başında Arda’nın sorduğu soruyla askerlik yapmaya elverişli olmadığını ispat etmesi gereken günlere gitti aklı. Bir kez daha utançla özür diledi sarıya boyamak zorunda kaldığı kuzguni siyah saçlarından…
Anadolu Kültür ve zusa’nın yürütücü ortağı olduğu ve StiftungMercator ile EuropeanCulturalFoundation’un destekçisi olduğu VAHA Projesinin kapanış etkinliği Ankara Kült Kavaklıdere’de düzenlendi. 18 Nisan Cumartesi günü düzenlenen etkinlikte kültür ve sanat alanındaki sorunlar, kriz, baskı ve belirsizlik ortamında üretim koşulları, sansür, otosansür ve direniş konuları ele alınarak sanatçıların maruz kaldıkları zorluklar ve çözüm yolları tartışıldı.
Etkinlikte konuşma yapan, barış bildirgesine imza attığı için akademiden ihraç edilen Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Veli Mert, sözlerine Anadolu Kültür’ün de kurucusu olan Osman Kavala’yı selamlayarak başladı. Ankara’da Veli Mert’le bir araya gelen muhabirimiz, sanatçıyla kurucusu olduğu D5 Sanat Ortamı, KHK’lar ve dayanışmanın önemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
“Pişman Değilim!”
Bazı KHK’lıların mesleğe iade edilmesi ama bazılarının edilmemesi ile ilgili ne düşünüyorsunuz. Siz de iadesi gerçekleşmeyen akademisyenlerimizdensiniz.
Veli Mert: İşlediğimiz suç, güya suç olmasına rağmen hepimizi ayrı ayrı yargıladılar, herkese ayrı ayrı dava açtılar, herkesi ayrı ayrı mahkemeye yolladılar. Her farklı mahkemede aynı suça ilişkin farklı kararlar çıktı. Ben mesela şimdi kendime suç yakıştırıyorum! Diğerleri döndü, ben niye dönemedim diye sorguluyorum. Benim “Pişman değilim” diye bir açıklamam var, yani bir daha olsa bir daha yaparım. Demek ki devlet büyükleri, biraz daha dursun, diyor. Bunun dışında tırnak içinde söylüyorum, siyasi ve politik anlamda herkesin döndüğü yerde benim dönmemiş olmamı pişman olmama bağlıyorum.
Mersin’de kurucularından olduğunuz D5 Sanat Ortamı’nın kurulma sürecinden ve amacınızdan bahseder misiniz.
Veli Mert: İmzadan (barış bildirgesi) önce atölye açmak istiyordum ama bir türlü açamıyordum. Kendimi tamamen öğrencilerime adamıştım, resim bile yapamıyordum. Her şeyini öğrencisine adayan mesleki deformasyona uğramış bir hocaydım ben. Atıldıktan sonra 1 buçuk, 2 yıl kendi atölyemde dersler vermeye başladım. Sonra seramikten mezun Lorin Nakkaş arkadaşımız çok destek oldu. Evimizin altındaki dükkanı tutup organize ettik. Bu ortamı resim ve seramik ortamı yapmaktı amacımız. Sonra İbrahim Tokaslan, Lorin Nakkaş, ben ve eşim Nida Karaytuğ Mert dördümüz beraber bir kolektif kurduk. Sonra Derya Gözükızıl katıldı bize. Mersin’de güncel sanatla ilgili tüm üretimlere ortam oluşturmak ve bunu kentle buluşturmaktı hedefimiz. Ama öyle gerçekleşmedi. Biz kendimizi kendi üretimimizden daha çok, kentin kültür sanat politikalarını Kültürhane ile beraber yönetirken bulduk. Belediyelerle çok güzel iş birliği içine girdik ve D5 bir kimlik olarak ortaya çıktı. Şimdi Mersin’de kültür sanat politikalarında referans noktasındayız. Kişisel olarak ben Kültürhane’nin de başından beri içindeyim, derneğin üyesiyim aktif olarak. Kültürhane ile de D5 gibi bağım var.
Peki adınız neden D5?
Veli Mert: Beş duyu anlamına geliyor. İnsandaki beş duyuya yönelik üretim olacak diye bekledik. Ama en çok görme, dokunma ve birazcık da tat duyularına hitap edebildik. Lorin Nakkaş çok güzel yemek yapıyor!
Anadolu Kültür’le yollarınız nasıl kesişti?
Veli Mert: Akademik hayatımdan atılmadan önce Anadolu Kültür’le tanıştık. Bizim öğrencilerimizi yurt dışına götürmemize vesile oldular. Atıldıktan sonra da geldiler, D5’i ziyaret ettiler. Ayrıca Kultürhane ile beraber ve sonra da Bediz’in (KHK’lı akademisyen Bediz Yilmaz)Mersin çalışmalarıyla hub oldum. Bizi sürekli takip edip desteklediler. Bu süre içerisinde Anadolu Kültür’ü hep yanımda gördüm. Anadolu Kültür başımıza gelen bu olay karşısındaki dirençli tutumumuzu, dayanışmacı tutumumuzu, iş birlikçi tutumumuzu bizimle beraber deneyimledi.
Anadolu Kültür sayesinde 2012’de Tandem ve 2017 yılında VAHA ile Avrupa projeleri yürüttük. Mersin olarak Anadolu Kültür sayesinde Diyarbakır’la, Van’la, Mardin’le ilişki kurduk, buralara sergi götürdük, onları tanıma fırsatı bulduk. Akdeniz Belediyesi ile iş birliği yaparak Akdeniz Sanat Ekspresi oluşturduk. Eğer Anadolu Kültür olmasa oradaki arkadaşların bizden, bizim de oradaki arkadaşlardan haberimiz olmayacaktı.
“Umutsuz değilim, direnerek ilerliyoruz!”
Kültür ve sanat alanındaki baskı ortamı için ne söylemek istersiniz?
Veli Mert: Ne kadar basınç olursa öz daha çok sıkışıyor, kalite daha çok artıyor. Ben hayatımın 50 yılında yapamadığımı bu son 10 yılda yaptım. Bu da şunu gösteriyor; gün gelip bir şey sizi bulduğunda siz hangi potansiyelde ve hangi bakış açısındasınız? Burada mesela benim gibi isyankarları, direnenleri ve dayanışanları görüyorum. Biz direnerek ilerliyoruz. Ben umutsuz değilim, çok umutluyum. Biz en dipte bunları yaşıyorsak herhalde sürecin içinde başka bir boyuta geçeriz diye düşünüyorum.
Son olarak mesleğe iadesi yapılmayan akademisyenlerden biriydiniz. ve bu süreci kültür sanat açısından çok dolu geçirdiğinizi belirttiniz. Peki eğer akademiye iadeniz onaylanırsa kabul eder miydiniz?
Veli Mert: Edeceğim. Çünkü eşim de doktorasını bitirdi. Beraber çalışmak istiyorum.
Kültür-Sanat Üretimini Güçlendiren Merkez Dışı Dayanışma
Kültür ve sanatın yalnızca İstanbul merkezli olduğu anlayışına karşı çıkan Anadolu Kültür, azınlıkların ve bölgesel farklılıkların birer zenginlik olduğunu vurgulayarak bu çeşitliliğin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür, Türkiye’nin farklı bölgelerinde kültürel üretimi teşvik etmeyi ve yerel sanat pratiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.
Biz de Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Asena Günal’a yaptıkları projeleri sorduk:
Kuruluş amacınızı ve çalışmalarınızı kısaca anlatır mısınız?
Asena Günal: 2002 yılında kurulduk. Pek çok şeyin merkezi İstanbul ama Anadolu’da da bir kültür sanat ortamı var ve bunun alt yapısını güçlendirmeye yönelik bir ihtiyaç var. Buradan yola çıktık ve önceliğimiz merkez dışındaki şehirler. Kurulduktan sonra ilk açtığımız “Diyarbakır Sanat Merkezi” Oradaki ihtiyaç da 90’lara damga vuran o şiddet ortamından sonra orada farklı grupların bir araya gelip tartışabileceği, sanatsal etkinlikler üzerinden birlikte düşünebileceği, tartışabileceği bir zemin ihtiyacından yola çıktık. Anadolu Kültür’ün amacı zaten farklı grupları, dilleri, dinleri bir araya getirmek ve bir diyalog zemini yaratmak ve bunu yaparken de kültür ve sanatı kullanmak. Kars Sanat Merkezi açıldı ama orada belediye değişince devamlılığı olmadı. İstanbul’da Mardin’den, Antakya’dan, Diyarbakır’dan sanatçılar konuk ettik. Onların İstanbul ve Avrupa’daki görünürlüğünü arttırmaya çalıştık. Dolayısıyla o karşılaşmalar bizim için önemli. Yani temelde amacımız devletin ya da belediyelerin çok da desteğini alamayan kültür sanat inisiyatiflerine katkı sağlamaktır.
Mersin özelinde de projeleriniz mevcut, bunlardan bahseder misiniz.
Asena Günal: Mersin’de Tandem projemiz vardı. Bu projede amaç o dönem Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma sürecinde Anadolu kentlerindeki kültür sanat inisiyatifleri ile Avrupa’dakileri bir araya getirelim, değiş tokuş olsun gibi bir niyet vardı, bu proje uzun yıllar devam etti. Daha sonra bu proje VAHA projesine evrildi. Buradaki amaç özellikle ihraç edilen akademisyenlerin kurduğu mekanlar, Kültürhane ve D5 gibi, desteklenmesi gerektiğini düşündüğümüz oluşumları önceledik. Biz oradaki kültür sanat aktörleriyle irtibatta ve iş birliği içinde oluyoruz.
Mersin’de yakın zamanda yapmayı düşündüğünüz bir projeniz var mı?
Asena Günal: Biz Anadolu Kültür olarak bir program ya da proje yaptığımız zaman açık çağrı yapıyoruz ve kurumlar başvuruyor. Bu noktada Mersin’den kurumlar başvurursa tabii onları da değerlendiririz.
Kültür-sanat alanında artan baskı, sansür ve otosansürün tartışıldığı VAHA Projesi kapanış etkinliğinde multidisipliner alanlardan katılımcılar yaşadıkları deneyimleri paylaşırken, dayanışma ağlarının ve kolektif üretimin bu koşullarda nasıl bir çıkış yolu sunduğuna dikkat çekti.
Anadolu Kültür ve zusa’nın yürütücü ortağı olduğu, Stiftung Mercator ile European Cultural Foundation’un desteklediği VAHA Projesi’nin kapanış etkinliği Ankara Kült Kavaklıdere’de gerçekleştirildi. 18 Nisan Cumartesi günü düzenlenen etkinlikte, kültür ve sanat alanında giderek derinleşen kriz, baskı ve belirsizlik ortamında üretim koşulları çok yönlü biçimde ele alındı. Sansür, otosansür ve direniş pratiklerinin tartışıldığı buluşmada, sanatçıların karşı karşıya kaldığı zorluklar farklı deneyimler üzerinden aktarılırken, bu koşullara karşı geliştirilebilecek dayanışma ve çözüm yolları da masaya yatırıldı.
Etkinlikte söz alan resim eğitmeni Zozan Bor yaşadıkları sıkıntıları katılımcılarla paylaştı. Tatvan’da kadınlar tarafından hazırlanan, konusu “kadınlar” olan, kadına şiddeti ele alan sergide gözaltına alınan resim eğitmeni Bor, konuşmasında uğradıkları sansür ve otosansür deneyimlerini anlattı. Sistematik bir sansüre maruz kaldıklarını belirten Zozan Bor, tek seferlik bir durum olmadığını belirterek şunları dile getirdi: “Mekansal olarak baskılanıp engellenmeye çalışıldık. Bizim sergimizin olacağı günden bir önceki gün bitmesi gereken sergi, açılış günümüzde hala bitmemişti. Kendilerine sorduğumuzda sergiyi bir gün daha uzatmaları için bilgi verildiğini söylediler. Sergi sırasında da polisler kimlik bile göstermeden tablolarımıza el koydular. Emniyet amiri olduğunu, istediğini yapacağını hatta ‘Ben devletim, ne istersem yaparım’ dedi. Herhangi bir tutanak tutulmadı. Ben de orada gözaltına alındım. Gözaltı sırasında tacize uğradım. Tablolardan birini kendilerine yorumladılar. Saçları savrulan bir kadın vardı orada, kadının kadın olmadığını, Sakine Cansız olduğunu ve saçlarının da Kürdistan bayrağı olduğunu iddia ettiler. Tablolarımızı almak için dava açtık. Şu an dava İstanbul’daki başka bir davayla birleştirildi ve üzerinde gizlilik kararı var.”
“Sanatçılar sansür karşısında yalnız, dayanışma eksik ve haklarını bilmiyorlar”
Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve Siyah Bant kurucularından Asena Günal ise yaptıkları araştırmada sanatçıların karşılaştıkları olumsuz durumlarda haklarını tam olarak bilmediklerini belirterek “Sanat alanındaki sansür vakalarının aslında yeterince bilinmediğini, tartışılmadığını, derli toplu bir şekilde kayıt altına alınmadığını gördüğümüz için yola çıktık. Bu vakaları belgeleyip analiz etmek, farklı yöntem ve aktörleri araştırmak ve sansürle mücadele için yöntemler geliştirmek için 9 kentte 80 görüşme yaptık. Sanatsal ifade özgürlüğü kılavuzu çıkardık. Burada aslında çok somut bir şekilde, bir sanatçının sansürle karşılaştığında madde madde ne yapması gerektiği yazıyor. Fark ettik ki sanatçılar böyle bir durumla karşılaştıklarında aslında çok yalnız hissediyorlar. Bir dayanışma ağına ve yönlendirmeye ihtiyaç var. Sansürün aktörleri ve yöntemleri çok çeşitli; devletten de gelebilir, sosyal medyadan da gelebilir, alt kattaki komşunuzdan da gelebilir. Özellikle bu OHAL’in olağanlaşmasından sonra çok fazla devlet ve yargı eliyle yapılan sansür vakalarına şahit olmaya başladık. Tabii haliyle otosansür de artmaya başladı. Ki ölçmesi en zor şeylerden biri.”
İhraç sonrası kolektif üretim ve dayanışma süreci
VAHA Projesi kapanış Etkinliğinde konuşma yapan bir diğer isim, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesiyken barış bildirisine imza attığı için akademiden ihraç edilen Yard. Doç. Dr. Veli Mert oldu. Mert sözlerine Anadolu Kültür’ün de kurucusu olan Osman Kavala’yı selamlayarak başladı ve, “İmza olayının hemen arkasından benim görev süremin yenilenmesi vardı. 11 Ocak’ta bildiri yayınlandı. 1 Mart’ta benim görev süremin yenilenmesi lazımdı. Benim dosyamı YÖK’e göndermişler. YÖK de 11 tane Anadolu hocalarına rapor yazdırmış. Raporun tamamı yanlış! Atama dosyasına İletişim fakültesi yazıyor mesela, bu kadar yanlış. Üretme meselesine geldiğimizde önce ne yapabiliriz diye düşündük. Eğitim-Sen ve kardeşim bu süreçte çok destek oldu. Sendikanın ne işe yaradığını bilmiyorduk. 120 aydır Eğitim-Sen beni destekliyor. Müthiş bir güvendir bu. Daha sonra İbrahim Tokaslan, Lorin Nakkaş, ben ve eşim Nida Karaytuğ Mert ile birlikte bir kolektif kurduk. Sonra Derya Gözükızıl katıldı bize. Duyu 5 anlamına gelen D5 i kurduk. Derdimiz beş duyuda sanat yapmak”
“Eskiden söylerdik kimse dinlemezdi, şimdi herkes bizi dinliyor”
“Biz hep söylüyoduk aslında. Kimse bizi dinlemiyordu. Şimdi Mersin’de herkes bizi dinliyor. Bu toplumsal süreci öyle bir yönetmeye çalıştık ki Diyarbakır bizim kardeş kentimiz oldu. Orada çok güzel işler yaptık. Van’a gittik, Van’daki arkadaşlar öyle kötü koşullardaydılar ki arkadaşlarımı görünce daha fazla pozitif ayrımcılığın yapılması gereken bir yer olduğunu deneyimledim. Akdeniz Belediyesi ile Akdeniz Sanat Ekspresi diye çok güzel bir proje yaptık. Mardin’de sergiler düzenledik. Ben Anadolu kültürünü ufuk koyan bir yapı olarak düşünüyorum.
Dayanışma ağından doğan yeni bir kimlik ve üretim alanı
“Dayanışma ağı içinde bambaşka bir kültür oluştu. Bu anlamda bu dayanışmanın ve kültürün bir parçası olduğum için süreci daha rahat atlattım. Diyalog açısından da bambaşka şeyler deneyimlemiş olduk. Büyükşehir Vahap(Seçer) Başkan, Yenişehir Başkanı destek oldu. Mersin’i Türkiye çapında daha seçkin bir yer yapmaya çalıştık. Türkiye’de üniversitenin elinde olmadan, sivil yapılan ilk estetik sempozyumu gerçekleştirdik. Ben 60 yaşındayım ama 50 yaşına kadar yaptığım çalışmalarım bir yana, son 10 yılda yaptığım çalışmalar bir yana. Bu anlamda süreçten yana sıkıntım yok. İyi ki de üniversitede değildik. Kentin bize ihtiyacı vardı. 98’de geldiğimde ben sadece üniversiteye gelmedim. Ben kente geldim. Tarsus kökenli biriyim. Kendi kentime geldim. İsyankarlar ortamı içindeyiz bu koşullarda. İsyan etmeyen bu ortama girmesin diyorum ben. Çünkü gerçekten akış uyumlu bir akış değil. Sürekli kaçış noktaları arayan yapılar. Bu dayanışma ağı beni farklı bir kimlik noktasına taşıdı”
Diyarbakır’dan katılan Wejegeh Amed Kitabevi temsilcisi Seçkin Arslan, yayınevlerinin kültürel üretimdeki rolüne ve ideolojik baskılarla ilişkisine dikkat çekti, “Yayıncılık alanı sanatsal ve düşünsel dünyayı kökten belirleyen bir alan olduğu için ideolojik etkilere açık bir alan. Bu değerlendirmeyi yaparken sürgün edebiyatı, cezaevi edebiyatı gibi alanları da özellikle Kürtçenin kendi seyri içindeki edebi değerlendirmesini de yaparak seçtiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Yani Kürtçe edebiyat alanında kendi gelişimi içinde seyreden bir yayıneviyiz. Bir yandan bugüne değin önemli sayılabilecek herhangi bir yasaklama yaşamamış bir yayınevi. Diğer yandan kuruluşundan bu yana kültür sanat hayatında sivil bir aktör olarak aktif bir şekilde yer alıyor.”
“Kentin hafızasını ve kimliğini edebiyat üzerinden tutmaya çalışıyoruz”
Seçkin Arslan sözlerine şu şekilde devam etti: “Kendi içine kapanmayı reddeden bir yayınevi olarak yerelden, Türkiye’den, ulusötesi ortaklarla birlikte sürdürerek çalışmalar yapıyoruz. Kentin hafızasını ve kimliğini edebiyat üzerinden tutmaya çalıştığımız, Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri de bu programlar içinde en önemlilerden biri. İki yılda bir düzenlediğimiz çok dilli, disiplinler arası etkinliğin bu yıl 6’ncısı düzenlenecek. Ve bu program kapsamında Türkçe, Kürtçe, Ermenice edebiyat ile “dil yarası” dediğimiz temsil imkanı daralan diller için bir bölümümüz var. Kürtçenin de kendine yer bulabildiği, çevirinin stratejik önemini vurgulayan, toplumsal bireysel ve ekolojik çatlakları edebiyat ışığında birlikte tartışan bir bakış açısıyla yola çıktık.”
Adadayız Hub’dan Adil Çamur, etkinlikte yaptığı konuşmada; ada kimliği, ada kültürleri ve adaların kültürel mirasına odaklanan çalışmalar yürütürken zaman zaman hedef gösterildiklerini ve yöre halkı tarafından sansüre maruz kalabildiklerini belirtti. Çamur, buna rağmen çalışmalarını yerel halkla birlikte sürdürmeyi önemsediklerini vurgulayarak, bu dengeyi koruyabilmek adına bir noktadan sonra otosansür uygulamak zorunda kaldıklarını ifade etti ve “Görünürlük ve güvenlik arasında denge kurmak için otosansür yapmak zorunda kaldık” dedi.
“Sadece ifade özgürlüğü değil düşünce özgürlüğü de ihlal ediliyor”
Kaos GL Derneği’nden Umut Güner, “Çok çözülebilir sorunlar var ortada ama çözülemiyor. Bu da insana kendini suçlu hissettiriyor, yanlış yaptığım bir şey mi var, diye düşünüyorsun. Böyle düşünüyor olmanın kendi ağırlığı var ve bu ağırlığı biz grup olarak her daim yaşıyoruz. Bunu yaşamak zorunda olmanın kendisi zaten otosansür mekanizmasının kendiliğinden işlediği süreci beraberinde getiriyor. Mesela en son Mabel Matiz’in yargılanma sürecinde hakim ‘Sen bu şarkıyı kime yazdın’ diye soruyor! Bu sadece ifade özgürlüğünü değil düşünce özgürlüğünü de ihlal ediyor. ‘Sen bu şarkıyı yazarken ne düşündün’ diyor! Ne düşüneceğine de ben karar veririm diyor!”
“Toplum içindeki insanlar kendi dillerini konuşabilsin, bundan korkmasın ve geri çekilmesin istiyoruz”
Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Betül Bakırcı yayıncılık sektöründe Aras Yayıncılık’ın yeri ve vizyonunu vurgulayarak çalışma alanındaki sınırlarını okuyucularıyla ilişkisi üzerinden ele aldı: “Kendi başına bir ekol Aras yayıncılık, 33 yıldır faaliyet gösteriyor, kapısından giren herhangi bir araştırmacı olsun, derdi olan biri olsun onu geri çevirmeyip içe dahil ediyor ve birlikte neler yapabilirizin üstüne inatla gidiyor. Türkiye’de yayıncılık ve üretim alanlarını düşündüğümüzde Aras’ın yeri özgün bir konumda ve daha tematik ve misyon odaklı bir yerde duruyor. Ticari faaliyetler içinde kendini göstermeye çalışan bir yayınevi değil de kültür ve hafızayı korumaya çalışan bir ekol olarak yer alıyor. Batı Ermenicesinin öğrenilme, konuşulma aktarım biçiminin giderek azalıyor olması üzerinden yola çıktık. Geliştirmek, aktarmak ve yaygınlaştırmak istiyoruz. Esasında toplum içindeki insanlar kendi dillerini konuşabilsin, bundan korkmasın ve geri çekilmesin istiyoruz. Bu nedenle Ermenice ve Türkçe çift dilli yayıncılığı bir arada ilerletiyoruz. Ayrıca ana akımın görmezden geldiği kitlelerin görünür kılınmasında da mücadele veriyoruz.”
“Güncel sanat izleyiciden kopuk”
Sanatçı ve akademisyen Burak Delier, İstanbul merkezli büyük kültür sanat kurumlarından yola çıkarak, “Bir krize girdiler ve bu krizden de çıkamadılar. Özellikle güncel sanat alanında izleyiciyle büyük bir kopuş olduğu ve dolayısıyla bir yenilginin söz konusu olduğunu ve bir şeyin bittiğini, başka bir şeyin başlayacağını kabul etmek lazım” dedi.
“Hayatlarımız aslında sizin zannettiğiniz kadar korkunç değil!”
Etkinlik sonunda Devrim, Ecmel ve Kürliçe’nin “Anlat Aşko” adlı stand up gösterisi düzenlendi. Seyircisinden büyük beğeni toplayan gösteri, kültür-sanat alanında gün boyu ele alınan sorunlara mizah yoluyla değindi. Gaia ekibi olarak biz de LGBTİ+ aktivisti Devrim Aden’le kısa bir söyleşi gerçekleştirdik, VAHA projesinde 2. Defa sahneye çıktığını söyleyen Devrim Aden şunları söyledi: “Genel olarak hayata tutunma motivasyonlarımdan biri bu yaşadığım olayları, oradan ince bir şey bulmak, oradan akan suyu bulmak ve oraya tutunmaktır. Bir de bir lubunya olarak o stand-up kültüründeki erkekleri bir kenara bırakarak sahnede var olmak beni daha da güçlendiriyor. Buradayız ve hayatlarımız aslında sizin zannettiğiniz kadar korkunç değil, bizim hayatımızda da en az onlarınki kadar renk, neşe ve mutluluk var.”
Baskı ve sansüre sürekli olarak maruz kaldığını belirten Aden, “Zaten LGBTi+ biri olarak iktidarın bizi sıkıştırdığını ve o kıskacın içinde var olmaya çalıştığımızı farkında olarak sahneye çıkıyorum. Ben eğer bugün burada söylediğim herhangi bir şeyden cezaevine alınmayacaksam, yüksek ihtimal zaten ya yürüyüşümden ya alana çıktığım hareketimden ya da attığım herhangi bir Twitten ya da attığım herhangi bir slogandan, cümleden alınabilirim. O baskıyı buraya gelene kadar öncesinde çok fazla sıkıştırılma hali var. O yüzden o sahnede daha da rahat hissediyorum. Çünkü öncesinde zaten eğer alınacaksam saydığım bu sebeplerden alınırım diye düşünüyorum” dedi.
İstiklalde metroya binmeden önce pastaneden güzel bir çikolata paketi hazırlattı. Bir de şarap alsa mıydı? Mert şarap sever miydi? Peki Mert, Âdem’in alacağı şarabı içer miydi? Vazgeçti şarap almaktan. Hızlı adımlarla girdi metroya. Trafik olmasa taksiye binmek istiyordu ama görüntüsü bozulmadan, kokusu uçup yok olmadan önce gitmeliydi. Tüm bunlar bahaneydi aslında. Gerçek olan Mardin’den sonra Mert’in davetinden başka hiçbir şeyin kafasını dağıtmasına yetmeyeceğiydi. Odağını değiştirmeli, günlük yaşamına aynı akışta devam etmeliydi çünkü yurt dışı turneleri birkaç hafta sonra Hollanda ile başlayacaktı. Konsantre olması gereken tek şey işiydi. Provası bittiğinde ekip arkadaşlarının akşam yemeği davetini yorgun olduğunu söyleyerek geri çevirdi. Akşam herhangi bir planı olmasa da katılmak istemezdi lakin dansçı arkadaşları ile kişisel bir problemi olmamasına rağmen dışarıdan direkt baş dansçılığa getirilmesi grupta hazımsızlık yaratmıştı. Arda’dan çekinmeleri sebebiyle sözlü olarak dile getiremeseler de Âdem’e karşı hal ve tavırlarından bunu anlamamak imkânsızdı.
Tüm gün devam eden provalardan sonra eve vardığında sokak kapısının önünde ağlayan yavru bir kedi gördü. Saate baktı. İlgilenecek zamanı olmasa da vicdanına emanet olan küçücük bir canlıyı yok sayarak hayatına devam etmesi mümkün değildi. Âdem’in bacaklarına dolanarak merhamet dilenen yavrunun etrafta annesi de görünmüyordu. Terk edildiği belliydi. Aç, susuz, korunmasız… Üstelik sokağındaki çocuklardan şiddet görme ihtimali yüksekti. Arabaların altında ezilme ihtimali de yüksekti. Vahşi insanlar tarafından tekmelenerek ya da zehirlenerek öldürülme ihtimali de yüksekti. Her türlü işkence, eziyet… Delirmemek işten değildi! Sevgisiz ve eğitimsiz toplumlarda diğer canlıların hayatta kalma ihtimalinin sıfıra yakın olduğu düşünülürse içinde merhamet zerresi taşıyan herkes muhakkak böylesi ufacık bir canlıya el uzatırdı. Zihninden hızla geçen ihtimaller silsilesinden sonra kediyi kucağına alarak hızlıca markete gitti. Marketteki bazı insanlar yardımseverliğine iltifat ederken bazıları da kucağında bok taşıyormuş gibi iğrenerek bakıyorlardı kirli kalplerini hesaba katmayarak. Bütün bunları görmezden gelerek kuru-yaş mama, süt, kum gibi lazım olan en acil malzemeleri alıp evine gitti. Kediyi odasına koyarak önce karnını doyurdu, ıslak mendille kirli tüylerini temizledi, kumunu küçük bir kaba koyarak odasında en köşe yere yerleştirdi. Kedi, nice insanda bulunmayan minnet duygusuyla teşekkür edercesine atladı Âdem’in kucağına. Âdem kedilerin uğurlu olduğunu hatırlayarak bu küçük kıza “Şans” ismini verdi.
Şimdi sıra kendisine gelmişti. Hevesle geceye hazırlanmaya başladı. İlk olarak tıraş oldu. Dişlerini iki kere fırçaladı. Tırnaklarını kökünden kesti. Köpük köpük yıkandı. Bütün vücuduna hanımeli kokulu bir krem sürdü. Sıkmaya kıyamadığı odunsu parfümünü muhtelif bölgelerine boca etti. Gül kurusu bir sweatshirt, kot pantolon geçirdi üzerine. Yeni aldığı pabuçlarını bugüne kısmetmiş diyerek ilk kez giydi. Saçlarını briyantin ile geriye doğru taradı. Artık hazırdı. Ev arkadaşları için odasının kapısına “İçerde Şans var, kapıyı açık bırakmayın” notu yazarak çıktı evden.
Yolda yürürken kralın huzuruna davet edilmiş bir soytarı gibi hissetti kendini. Bu ezikliğin mimarı Hamza’ydı. Çocukluğundan beri ince ince işlemişti bilinçaltına. Kendini telkin edecek cümleler kursa da ilk çatlakta gün yüzüne çıkıyordu hissettiği değersizlik. Oysa Mert düşmüştü Âdem’in peşine. Peşini bırakmamıştı üstelik. Âdem, Mert’in verdiği kartvizitteki numarasını kaydetmesine rağmen bir kere bile aramamıştı. Kendini ikna etmesi gereken bir durum yoktu. Mert gibi kırk yaşlarında yetişkin bir adam ne istediğini de ne istemediğini de gayet iyi bilirdi elbette. Sabahtan beri ilerlemeye üşenen zamanın, gece olduğunda tüm küstahlığıyla akıp gidecek olduğunu bildiği için kuruntularını bir kenara bırakarak akışa teslim olmaya karar verdi.
Metro çıkışında merdivenleri tırmanırken içinde aniden parlayan yıldızlar telaşla sönerek midesinde şiddetli kramplara dönüştü. Buna engel olmak imkânsızdı. Derin nefes alarak Mert’in tarif ettiği adrese doğru yürümeye başladı. Rezidansların arasında tarif edilen adresi bulamama endişesiyle gerildi. Karşısına çıkan ilk güvenlikten yardım istedi. Görevli güzelce anlattı gideceği yeri. Doğru adrese geldiğinde güvenlik, Mert’ten onay alarak yönlendirdi Âdem’i. On beşinci kat, daire yüz otuz iki. Kaybolmamak mümkün değildi. Asansörde numaralar arttıkça korkuyla, aşkla sıkışıyordu yüreği. Gece burada kalırsa yarın sabah tekrar bineceği bu asansörde neler hissedeceğini merak etti. Dokunaklı bir dua ile çıktı asansörden. Uzun koridorda yürürken açılan kapıdan başını uzatan Mert’i gördü. Mert her zamanki gibi neşeliydi.
“Hoş geldin. Buyursunlar”
Âdem ayakkabılarını çıkarıp çıkarmamakta tereddüt etti.
“Ayakkabılarınla gir lütfen. Keyfine bak.”
Âdem buyur edildiği gibi salona girdi. Çikolata paketini ortada duran uzun sehpanın üzerine bıraktı. Mert teşekkür ederek ne içmek istediğini sordu. Âdem açken içmek istemezdi ama uyum sağlamak için “Sen ne içersen aynısı olsun” diye geçiştirdi. Mert, Âdem’in gerginliğine anlam veremese de üstüne gitmiyor rahatlaması için zaman tanıyordu. Viskiler geldi. Âdem gevşemeyi umut ederek kocaman bir yudum içti.
Evinin tarzı dikkat çekiciydi. Ruhu olan evlerdendi. Siyah, beyaz ve kırmızının hâkim olduğu sade, şık ve huzurlu bir ev… Salonun bir duvarı iç içe geçmiş çıplak kadın, erkek tasvirleriyle bezenmişti. Büyük yemek masası en kalabalık grupları bile misafir edebilecek türdendi. Yumuşacık halılar, modern avizeler, pahalı tablolar… Salonda perde olmaması dikkatini çekti. Belli ki camlar içeriyi göstermiyordu. Ortamda uyumsuz ve gereksiz hiçbir şey yok gibiydi. Ve göze çarpan zengin alkol büfesi. Yüzden fazla şişe boy boy sıralanmış, keyifle veya kederle içileceği günü beklemekteydi.
“Evin çok güzelmiş.”
“Güvendiğim bir mimar arkadaşıma yaptırdım. Evde fazla vakit geçirmesem de keyifli bir ortam olmasını istedim. Bu arada aç mısın? Şahane yemekler hazırlattım sana”
Âdem “Yiyebiliriz artık” diyerek bir kısa cümle daha kurdu. Viskiden umudunu kesmek istemiyor lakin bir türlü rahatlayamıyordu. Büyük yemek masasına geçtiler. Âdem tam karşısına denk gelen tabloya odaklandı. Mert muhabbet olsun diye tablonun hikâyesini anlatmaya başladı.
“O tabloyu benim eski bir müvekkilim bana İtalya’dan hediye olarak getirdi. Neden biliyor musun? Kendisini aldatan kocasından yedi sülalesine yetecek rekor bir tazminat alarak boşanmasını sağladım. Devede kulak kalır.”
Âdem kafa sallamakla yetinerek yorum yapmadı. Ne tablo ne de kazanılan tazminat umurundaydı. O, masadaki çeşit çeşit yemeklerin hangisinden başlayacağına karar vermeye çalışıyordu.
“Bak bu karidesleri çok güzel yapar benim yardımcım. Soğutmadan tadına bakmalısın.”
Âdem tabağına biraz karides, somon balığı, bol kaşarlı püre, sebzeli kiş, zeytinyağlı enginar, otlu peynir ile roka aldı. Mert ağzının tadını biliyordu.
Âdem bir lokma yemek yiyor iki yudum viski içiyordu. Bir türlü rahatlayamamış, ortama uyum sağlayamamıştı. Mert ile biraz daha öz güveni yerine geldikten sonra tanışsalar çok daha iyi olacaktı. Babası her ne kadar varlıklı olsa da kültürsüzdü. Evlerindeki zenginliğin ölçütü istediklerini yiyebilme özgürlüğüydü. Bir vizyon yoktu, hayat standardı, bakış açısı yoktu. Dümdüz yaşayan ve köşeli bir aileden çıkmıştı. İstanbul’da okudu, çalıştı, ortam gördü görmesine ama Arda ile tanışana kadar parası yoktu. İstediği hayatın temellerini yeni atmaya başladığında çıkmıştı Mert karşısına. Mert de bunun farkındaydı, buna rağmen tanımak istedi Âdem’i.
Hayal ettiğinden daha sakin geçti yemek faslı. Fazla konuşmadan yediler yemeklerini. Âdem bir kadeh daha istedi masadan kalkarken. Ellerini yıkamak için banyoya gittiğinde aynada kendine baktı. İyi görünüyordu. “Sal artık kendini” dedi kendi kendine. “Âşık olmaktan korkuyorsan buraya gelmeyecektin. Buraya geldiysen âşık olmaktan korkmayacaksın.” Kontrollü giderse âşık olmayacağını sanıyordu. Âşık olmak bu kadar kolaydı Âdem için.
Salona döndüğünde viskiler tazelenmiş, müzik açılmış, mumlar yakılmıştı. Atmosfer tümüyle değiştiği için Âdem rahatladı. Mert’in yanına oturarak mesafeyi kapatmaya çalıştı. Gülümseyerek baktı Mert’in yüzüne. İlk uygun anda aklındaki soruyu soracaktı. Kocaman iki yudum içtikten sonra ağzına bir parça çikolata attı. Kafasını çevirdiğinde Mert dudaklarına yapışıp öptü Âdem’i. Zaman dondu, Âdem bıraktı kendini. Gözlerini kapatarak Mert’in dudaklarında kayboldu. İştahlı bir öpücükten sonra Mert bir sigara yaktı. Âdem sormak istediği soru için en uygun anı nihayet yakaladı.
“Senin cinsel yönelimin ne?”
Mert bir süre sessiz kalınca Âdem yanlış bir soru sorduğunu düşündü. Neyse ki fazla bekletmeden cevapladı Mert bu hassas soruyu.
“Biseksüelim ben”.
Bu yanıtın modunu düşürmesine izin vermemeliydi. Çünkü artık kadın, erkek herkesten kıskanacaktı. Mert peşi sıra gelecek sorulara engel olmak istercesine tekrar öptü Âdem’i. Küçük ısırıklarla tahrik ederek uzun uzun emdi dudaklarını. Âdem’ in tek yapabildiği akışa teslim olmaktı.
Mert, Âdem’i ellerinden tutarak yatak odasına doğru götürürken kısa aralıklarla öpüyor ve elleriyle vücudunu okşuyordu. Âdem heyecandan terleyerek duş almak istedi. Mert “Daha sonra” diyerek hoyratça yatağa itti. Âdem tavanda boydan boya asılı duran aynayı fark etti. Yanına uzanan Mert önce pantolonunu sonra gömleğini çıkardı. Emredercesine “Soyun” dedi. Mert, aktif pasif rolleri belirlemiş, efendi-köle oyununu başlatmıştı. Âdem bu maskülen tavırdan tahrik olsa da nezaketiyle tanıdığı adamın böyle davranmasına şaşırıyordu. Yavaş yavaş soyundu. Artık çırılçıplaklardı. Mert, Âdem’in elini tutarak “Dokun bana” dedi. Âdem söylenenlere harfiyen uyarak Mert’in üzerine oturdu. Bedeninin her milimini kıymetli bir hazineymiş gibi baştan aşağı tadarak keşfediyor, kokusunu içine hapsediyordu. Yokluğunda hayalini kuracağı geceyi an be an hafızasına kaydederek…
Mert hızla kalktı yataktan. Âdem’i bacaklarından kavrayarak yatağın ayak ucuna çekti.
“Korkuyor musun?”
“Hayır” dedi Âdem.
“Titriyorsun ama”.
“Heyecandandır”.
Âdem engel olamadığı bir isyanla çocukluk günlerinin Kudret abisini hatırladı. Her sevişmenin ilk anında, zihninin kilitli zindanlarından salına salına çıkıp sinsi bir silüet halinde belirirdi Kudret abisi. Ömürlük bir sözleşmeye imzasını silinmez mürekkeple mühürlemiş gibi kâbus olup çökerdi geceye.
Beklenen an geldiğinde kendini Mert’in ellerine bıraktı Âdem. Terleri birbirine karışmış iki sıcak beden… Mert, Âdem’in kalçalarını tutarak sertçe girdi içine. Omuzlarına abandığında Âdem’in acıyla karışık aldığı haz tarifsizdi. Bir süre sonra nefes nefese inleyerek boşalan Mert hızlıca banyoya gitti. Duş sesi geliyordu. Âdem nasıl bekleyeceğini bilemedi. Giyinse olmaz, çıplak kalsa hiç olmazdı. Hemen eşyalarını topladı. Yatağı düzeltti. Pencereyi açtı. Aynada kendine baktı.
“Duşa girebilirsin” diye seslendi Mert. Âdem eşyalarını yanına alarak duşa girdi. Çıktığında korkunç bir ayıbı örtmek ister gibi yüzünü sakladı. Mert eski haline dönmüş, son derece keyifliydi.
“Film izleyelim mi? Ne dersin?”
Âdem affedilmez bir günah işlemiş gibi utanç duyuyor, gitmekle kalmak arasında tereddüt ediyordu.
“Sen film seçerken ben tatlıları hazırlayıp hemen geliyorum.”
Âdem hızlıca eskiden izlemiş olduğu bir film seçti. Telefonunu kontrol etti. Arayan soran yoktu. Sehpadaki dergilerden birini karıştırır gibi yaparken Mert elinde iki tabak brownie ile geldi.
“Üstüne rahat bir şeyler vereyim. Kalacaksın değil mi?”
Mert’in kalmasını istediği belliydi. Âdem hem yabani gibi kaçmak hem de meraklı gibi kalmak istemiyordu. Açık açık konuşmanın işleri her zaman kolaylaştırdığını çok kez tecrübe etmişti.
“Kalmak isterim ancak seni de rahatsız etmek istemem” dedi.
Mert her zamanki en nazik haliyle;
“Sen beni rahatsız edeceğini mi düşünüyorsun?” diyerek bir öpücük kondurdu Âdem’in dudaklarına.
Keyifle geçen gecenin ardından sabah usulca çıktı yataktan. Mert ile tekrar görüşmeyi garantilemek için unutulmuş kayıp eşya süsü vererek banyoda bir köşeye bıraktı kol saatini. Asansöre binen Âdem artık aynı kişi değildi. Âşık olduğunu sanıyordu. Belki de aşıktı. Oysa aşk sandığı şey baba yerine koyacağı, her daim eksikliğini hissettiği güven ihtiyacıydı. Sırtını yaslayabileceği, kabul göreceği, koşulsuzca sevgisini hissedeceği bir sığınaktı.
Ne baba ne de kendi evinde hissedebildiği konfor ve güveni yıllar sonra bu evde hissetti Âdem. Engel olamadığı gülümsemesi ile çıkıp gitti güvenli bölgesinden.
Sabah gözlerini açtığında ilk iş saate bakmak oldu. Saat sabahın beşiydi. Uyumak imkânsızdı. Bugün heyecanı çok başkaydı. Muazzam bir sevinçti hissettiği. Yedi kayıp senenin ardından nihayet kıymetlisine, annesine kavuşacaktı. Ölmüş birini tekrar görme şansı bahşedilmiş gibi mutluydu. Heyecan ve stresten aklını toparlayamıyor, mantıklı davranamıyordu. Yurt dışı turneleri başlamadan önce hayata geçirmek istediği bu plan eğer sorunsuz işlerse bundan sonra uygun oldukça görecekti annesini. Bunu daha önce de düşünmüştü elbette ama hem cesareti hem bütçesi el vermemişti.
Önce soğuk bir duş aldı. Sert bir kahve içti. Zaman geçmek bilmiyordu. Çantasını tekrar kontrol etti. Annesine aldığı mavi taşlı gümüş yüzüğü, biletini ve kimliğini yanına aldığına emin oldu. Ev arkadaşlarına gruptan yazarak gidiyor olduğunu hatırlattı.
Telefon çaldığında arayanın annesi olduğuna emindi. Son kez teyit etmek için muhakkak arayacaktı Zümrüt Sultan.
“Kaan Bey’in telefonu buyurun.”
“Oğlum, geliyor musun? Var mı bir değişiklik?”
“Evet annem. Saat 13.00’da eski sinemada bekle beni. Geldiğimde ben seni bulurum.”
“Çok korkuyorum oğlum. Ya bir gören, tanıyan olursa diye yüreğim pır pır. Değer mi be yavrum?”
“Değer annem. Dayanamıyorum artık. Unutma. 13.00, eski sinema.”
“Tamam yavrum. Hadi dikkatli ol. Öpüyorum.”
Artık kavuşmalarına saatler kalmıştı. Âdem uçakta tanıdık birini görme ihtimaline karşın en arka koltuktan yerini almış, şapka ve gözlük ile yolculuk ediyordu. Zaten cam kenarına oturmuş, koltuğa gömülü halde kafasını koridor tarafına hiç çevirmeden uyuyormuş gibi duruyordu. Uçak Mardin’e inmeden önce yapacaklarını tekrar planladı. Uçaktan en son inecek ve derhal tenha bir yere geçecekti.
İnişten sonra Mardin havalimanında kafasını öne eğerek kuytuda kameralardan uzak bir alan buldu. Lakin tuvalete erkek olarak girip kadın olarak çıkmak çok riskliydi. Hızlıca çantasından daha önce hazır ettiği kara çarşafı çıkararak üzerine geçirdi. Ellerine eldiven taktı. Gözlüğünü zaten hiç çıkarmamıştı. Telefonun ön kamerasından nasıl göründüğünü gelişigüzel kontrol etti. Eğer dikkatini çeken bir polis kimlik sormazsa gerisi çorap söküğüydü.
Havaalanından bir kadın gibi yürüyerek çıktı dışarı. Gördüğü ilk taksiye atlayıp sesini incelterek eski sinemaya gideceklerini söyledi. Yol boyunca özlemle izledi doğup büyüdüğü şehri. Yasak bölgeye, Eski Mardin’e vardıklarında dar sokakları ve tarihi taş evleriyle hiç nazlanmadan selamladı şehir Âdem’i. Mardin Kalesi ilk sigarasını içtiği, Zinciriye Medresesi ilk okul gezisi ve Ulu Camii ilk namazını kıldığı yer olarak gün yüzüne çıktı yok saydığı hafızasından. Şehrin ortasından geçen caddeye girdiklerinde telkâri gümüş takılar, el dokuması halılar, renkli şallar… Görsel şöleni andıran bu sokakta her şey yerli yerindeydi. Camı araladı. Dükkanlardan gelecek olan kokularla hatıralarını tazeleyecekti. Çeşit çeşit baharatlar, taze kavrulmuş yerel kahveler, gelen geçen herkese mutlaka ikram edilen meşhur badem şekerleri… Ev yapımı, mis kokulu rengarenk sabunlar, kurutulmuş meyveler, iştahla yediği pestiller… Âdem nemli gözleriyle okşadı şehrin her bir köşesini.
Taksiciye anlamış olma ihtimali olmasa da sus payı sağlam bir bahşiş bırakıp indi. Çantası elinde, çarşafı bacaklarına dolanır halde annesini aramaya başladı. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Saat 13.15 olmuştu. Metruk sinemanın iç tarafına girdiğinde annesini duvar tarafına dönük halde otururken buldu. Elinden çantasını fırlatıp sessizce koşarak sarıldı arkasından.
“Oy benim kuzum gelmiş. Şükürler olsun kavuşturan Rabbime. Güzel gözlü yavrum benim. Geldin mi sen?”
“Geldim annem geldim.”
Hıçkırıklarla sarsılarak ağladı Âdem. Zümrüt, öpe koklaya kucakladı oğlunu. Kokusunu içine hapsetti. Bu kadar bildik ve bir o kadar uzak olmanın tezatlığı ile…
“Dur annem. Hemen giy şunu üstüne. Seni de bir tanıyan olmasın.”
Âdem çantasından annesi için de hazır ettiği kara çarşafı çıkardı. Her ne kadar artık kullanılmayan, harabeye dönmüş eski sinemada olsalar da davetsiz misafirlere karşın Zümrüt’ün de tanınmaması daha rahat olmalarını sağlayacaktı.
“Çok özledim annem seni. Çok, çok…”
“Kurban olurum sana güzel evladım benim. Ne kadar zamanımız var? Kaçta geri döneceksin?”
“Üç saatimiz var annem. Babam sana laf etmez değil mi?”
“Yok oğlum yok. Onu hallettim ben. Sen düşünme bunları.”
Âdem sürekli annesine sarılıyor, ellerini öpüyor, gözyaşlarını siliyordu.
“Oğlum aç da güzel yüzünü göreyim.”
Âdem etrafı kolaçan ettikten sonra açtı yüzünü. Gözleri çocukken de her ağladığında yaprak gibi titreyerek yeşile döner, içli içli bakardı. Çaresizlikti hissettikleri. Zümrüt güçlü olmaya çalışıyor, Âdem’i üzmemek için durumu kabullenmiş gibi dik durmaya çabalıyordu.
“Ağlama oğlum. Yaşıyorsun, hayattasın ya bu yetiyor bana. Okulunu okudun, işini buldun, sağlığın sıhhatin de yerinde. Tek derdimiz özlem olsun”.
Son cümlesi şiar olmuştu annesinin dilinde. Bu şekilde avunuyordu kendince.
“Bak sana ne getirdim. Geceden sakladım bahçeye.”
Büyük el çantasından çıkardığı sembusek, zingil tatlısı ve kıliçeleri yığdı oğlunun önüne. Yıllardır yediremediği hamur işlerinin hepsini tek seferde yiyebilecekmiş gibi… Âdem ilk lokmayı ısırdığında hızla çocukluk yıllarına döndü. Pişmanlıkla döküldü cümleler ağzından.
“Bazen keşke hiç kaçmasaydım diye düşünüyorum annem. Seni bu kadar üzmeye hakkım yoktu. Hem o zaman hiç ayrı kalmazdık.”
Duygusal davranmanın faydası yoktu. “Âdem beni mutlu görürse daha az üzülür” diye düşündü Zümrüt.
“Yok oğlum. Sen en iyisini yaptın. Evlendirirlerdi seni. Abinler liseden sonra evlenip baba oldular biliyorsun. Ele güne karışınca daha iyi olmazdı halimiz.”
Âdem çantasından aldığı hediyeyi çıkarıp taktı annesinin parmağına.
“Bu yüzüğü hiç çıkarma annem.”
Kısa bir sessizlikte göz göze bakıştılar.
Âdem içinden “Sana yaşattıklarımın cezasını, sana duyduğum hasretle çekiyorum” derken, Zümrüt içinden “Allah benim ömrümden alsın, senin ömrüne katsın. Yokluğunla sınamasın kurban olduğum Rabbim” dedi.
“Babam beni hiç mi affetmez anne? Çıksam karşısına, öpsem elini?”
“O seni evden kaçtı diye yok saydı. Bir de okuduğun okulu, yaptığın işi duysa. Hele askerlik raporunu! Allah muhafaza”.
Zümrüt, şeytan kulağına kurşun diyerek taşlara vururken Âdem cevaplarını bildiği sorulara devam etti.
“Söylemesem ona. Mühendislik okudum desem, özel bir şirkette çalışıyorum desem.”
“Bilmez misin o hinoğlu hini? Diploma görmek ister, iş yerini ziyaret etmek ister. Geri dön memleketine der bilmez misin? Dönebilecek misin? Buralarda mutlu olabilecek misin?”
“O zaman sen gel yanıma, ikimiz yaşayalım İstanbul’ da. Kaçırayım seni?”
Âdem gülerek kurdu son cümlesini.
“Şimdilik adını anmıyor evde. Uyuyan yılanı uyandırmaya gerek yok oğlum. Hem senin bir düzenin var. Ben yapamam İstanbullarda.”
“Hiç beni merak edip soran oluyor mu peki?”
“Merak ediyorlardır elbet ama sormaya cesaret edemez hiç kimse.”
Âdem herkesi tek tek sordu; büyümelerine şahit olamadığı yeğenlerini, büyükannesinin cenazesini, komşu Gülbahar ablanın düğününü, babasının ev hallerini, abilerini, gelinleri… Çocukluğunun en büyük düş yıkımı olan Kudret abisini sordu. Yeni hayatını üstü kapalı anlattı annesine. Zümrüt onu bağrına bastı basmasına ama yine de detayları bilmek istemezdi.
Artık vakit gelmiş, gitmesi gerekiyordu. Bundan sonra bu şekilde görüşebileceklerine karar vererek birbirlerini öpe koklaya vedalaştılar. Önce Zümrüt kurtuldu kara çarşafından. Çevreyi kontrol ederek çıkıp gitti sinemadan, arkasına dönüp son bir kez el sallayamadan… Âdem, annesinin arkasından uzun uzun baktıktan sonra kalan hamur işlerini ve döndüğünde uzun uzun koklayacağı annesinin çarşafını özenle yerleştirdi çantasına. Kısa bir süre sonra o da çıkarak taksi bulmak üzere merkeze doğru yürümeye başladı. Özlediği çocukluk masumiyeti ve kaygısızlığı ile bakındı etrafa. Ezbere bildiği sokaklara. Ana rahminden dışlanmış bir piç gibi hissetti kendini. Rahme koyan da fırlatıp atan da aynı kişiydi üstelik. “Ne ironi!” diye geçirdi içinden. İlk müsait taksiye atlayıp incelttiği sesiyle “Havaalanına” dedi. Yine aynı kuytuda kurtuldu onu annesine kavuşturan çarşafından “Seninle daha çok işimiz var” diyerek. Gözlerden uzak bir yerde gözlük ve çantasıyla bekledi uçağın saatini. Buruk, mahzun ama mutluydu…
Hastanenin dar koridorunda ilerlerken mavi renkli duvarlar ile yer yer çatlamış mermer zemin, ortamın buz gibi soğukluğunu yüzüne vuruyordu. Eskimiş binanın kocaman ahşap kapısından içeri girdiği andan itibaren babasının önünde, suç işlemiş gibi yüzü yere eğik yürürken kendini hapishanede hücresine götürülen bir mahkûm gibi hissetti. Buraya neden getirildiği ile ilgili henüz en ufak bir fikri bile yoktu üstelik. Hasta değildi. Kontrol edilmesi gereken bir rahatsızlığı, alması gereken bir rapor, yazdırması gereken bir ilaç da yoktu. Aklından geçenlerle yüzleşmeye cesareti olmadığı için hiçbir şey sormadan, sorgulamadan öylece çıkıp gelmişti babasıyla. Yol boyunca çıt çıkarmadan…
Sıra Âdem’e geldiğinde Hamza önden, Âdem arkasından girdi Doktorun odasına.
“Âdem Hancıoğlu hanginiz?”
Âdem elini kaldırdı sınıftan gelen alışkanlıkla. Hamza gözüne kestirdiği sandalyeye oturup güzelce yerleşirken Doktor girdi araya.
“Sizi dışarı alalım lütfen.”
Hamza, bu sözü odada kendisinden başka birine söylenmişçesine üzerine almayarak devam etti oturmaya.
“Beyefendi, size söylüyorum.”
Olacak iş değil der gibi bakışlarla savunmaya geçti Hamza;
“O benim oğlum. Benden gizlisi saklısı mı var ki beni istemiyorsun Doktor Hanım kızım?”
Seansa dâhil olmak isteyen babayı ikna edebilmek için dakikalarca konuşmak zorunda kalan Psikiyatrist, nihayet kapıyı kapatıp da Âdem ile baş başa kaldığında hala hasta mahremiyetine saygı duymayan bu ilkellerin varoluşuna söverek kendini sakinleştirdi. İlla her şeyin içinde olup ne kadar bilgi varsa hepsini muhakkak sentezlemek zorunluluğu hisseden, özel alan bırakmayacak kadar hâkim olmaya kararlı ailelerden bir tanesi daha! Bunu kendinde hak görmesinin tek bir açıklaması vardı; Âdem onun testislerinden çıkmış, komple ona ait bir varlıktı. Bunlar böyleydi işte ve sayıları azımsanamayacak kadar fazlaydı.
Âdem’in yüzü utançla kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırarak “Babam adına özür dilerim” dedi. Doktor, son derece nazik bir tavırla oturacağı yeri göstererek bir bardak su koydu Âdem’in yanına. Seansa başlamadan önce bilmesi gereken ilk soruyla samimi bir girizgâh yaparak başladı;
“Buraya gelmeyi sen mi istedin ailen mi talep etti Âdem?”
“Sabah babam Doktora gidiyoruz dedi. Ne için olduğunu sorsam bana bağırırdı, annem üzülür diye hiç sesimi çıkarmadım. Bende kapınızda beklerken anladım nereye geldiğimizi”.
“Geçmiş zamanda böyle bir talebin ya da yarım kalmış bir tedavin oldu mu?”
“Hayır, hiç olmadı.”
“Peki Âdem. Şimdi ben sana bazı sorular soracağım. Burada konuştuğumuz hiçbir şeyi babana ya da bir başkasına anlatmayacağım. İkimizin arasında sır olarak kalacak. Bu konuda bana güvenebilirsin. Anlaştık mı?”
Babasının korkusu o kadar çevrelemiş, öylesine sindirilmişti ki, Doktor ne kadar samimi de olsa asla güvenemezdi Âdem.
“Tamam, siz nasıl isterseniz.” diyerek anlaştıklarına ikna etmek istedi.
“Okula gidiyor musun? Hangi derslerde başarılısın?”
“Yedinci sınıfa gidiyorum. Sözel derslerde daha iyiyim. Bir de müzik dersini seviyorum.”
“Okulda günlerin nasıl geçiyor? Öğretmenlerinle ve arkadaşlarınla aran nasıl?”
“Sorun yok. Derslerimi dinleyip eve dönüyorum.”
“Okulda seni üzen biri var mı?”
“Yok!”
“Evde kaç kişi yaşıyorsunuz? Biraz anlatmak ister misin?”
“Konağın bize ait olan tarafında annem, babam, iki abim, bir de büyükannem var. Diğer tarafta amcalarım, eşleri, çocukları.”
“Ailenle vakit geçirmekten hoşlanıyor musun? Ailenle beraberken nasıl hissediyorsun?”
“Genelde odamda yalnız olmayı seviyorum, müzik dinlemeyi bir de anneme yemek yaparken yardım etmeyi.”
“Evde seni üzen ya da rahatsız eden bir şey var mı?”
“Yok!”
“Arkadaşların var mı peki okuldan sonra veya hafta sonları görüşüp güzel vakit geçirdiğin?”
“Pek arkadaşım yok. Onlar maç yapıyor genelde. Sevmiyorum ben futbol oynamayı.”
“Peki sen neler yapıyorsun boş zamanlarında? Günlük aktivitelerin, hobilerin, ilgi alanların neler?”
“Dans etmeyi seviyorum ben” dedi ve sustu Âdem. Ağzından kaçırmanın pişmanlığı ile zamanı geri almak istedi. Kıpkırmızı halde yüzünü yere eğdi, yumruğunu sıkarak dondu kaldı oturduğu sandalyede.
Doktor üstüne gitmemek için derhal değiştirdi konuyu.
“İştahın nasıl Âdem? Yemek yeme alışkanlıkların neler?”
Âdem biraz gevşedi. Sıktığı yumruğunu serbest bırakıp pencereden dışarı bakarak cevapladı Doktoru. Hala kendini ifşa etmenin utancıyla göz teması kuramıyordu.
“İştahım iyi. Annem çok güzel yemekler yapar.”
“Uykun nasıl? Geceleri rahat uyuyabiliyor musun?”
“Uyuyorum.”
“Evde ailenle neler paylaşıyorsun? En çok kiminle aran iyi mesela?
“En çok annemi seviyorum. Abilerim benimle pek ilgilenmezler. Babam da üstüme o kadar çok düşüyor ki bunalıyorum.”
“En çok ne yaptığında bunaltıyor baban seni?”
“Tek başıma bir şey yapmam çok rahatsız ediyor babamı. Kırk yılda bir dışarı çıksam kız çocuğuymuşum gibi kiminle gidiyorsun, nereye gideceksin, kaçta geleceksin diye sorar her zaman. Sadece onun yanında olduğum zamanlarda huzurlu oluyor. Annemde olmasa eve hapsedecek beni.’’
“Peki romantik bir ilişkin var mı ya da hiç oldu mu?”
Âdem, sınıf arkadaşı Yusuf’a karşı beslediği duygularından bahsedemezdi Doktora. Yusuf’un hayran olduğu kıvırcık saçlarını, dolgun dudaklarını, hocalara kafa tutan asi karakterine olan hayranlığını paylaşamazdı. Onunla aynı sırada oturmalarına rağmen temas etmemek için kendini nasıl zapt ettiğini, Yusuf’un okula gelmediği günlerde yaşadığı endişeyi anlatamazdı. Yusuf da zaten Havin’in peşindeydi. Doktorun bütün bunları bilmesi ne işine yarayacaktı ki?
“Yok!”
Âdem her “Yok” dediğinde bacaklarını sallıyor, suyundan bir yudum içiyor ve asla göz teması kurmuyordu. Tüm bu “Yok” cevapları “Var” şeklinde not edildi Doktorun defterine.
“Kendini genelde nasıl hissediyorsun? Mutsuz, kaygılı, endişeli hissettiğin oluyor mu?”
“Babam ve abilerim yanımda olmadığında iyiyim”.
“Peki Âdem. Son soru geliyor o zaman. Gelecek için planın var mı?”
“Özgür olmak istiyorum” dedi Âdem. Doktor özgürlükten kastını çok iyi anladığı için daha fazla üstüne gitmeden bitirdi seansı. Âdem’e çıkabileceğini söyledi. Âdem odadan çıktığı an çağırılmayı beklemeden içeri dalan babası;
“Allah rızası için söyle Doktor Hanım kızım. İbne mi benim oğlan?” dedi.
Âdem, bu sebeple getirildiğini az çok tahmin etse de babasının Doktora bu soruyu açıktan sorduğunu duymaması lehine oldu. Aksi, az önce Doktora bu şüphenin konusunu açmadığı için kendini suçlu hissedecek kadar hassas bir çocuktu. Ama “Babam eşcinsel olduğumdan şüpheleniyor” demek bile ifşa olabilirdi.
“Söylesene Hanım kızım. Var mı öyle bir durum bizim oğlanda?”
“Beyefendi isminiz ne sizin?”
“Hamza benim adım. Hamza Hancıoğlu. Âdem’in babasıyım.”
“Onu anladık!”
Doktor alışıktı kırsal kesimdeki bazı insanların hadsiz sorularına. Ancak böylesiyle ilk kez karşılaşıyordu.
“Önce şu üslubunuza dikkat edin lütfen!”
“Kurbanın olayım söyle Hanım kızım. Ona göre bir hal çare düşüneyim. Ele güne rezil etmesin bizi.”
Doktor, Hamza’nın sakinleşmesi için Âdem’in formuna göz gezdirerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Hamza, Doktoru hiç duymamışçasına sorusuna odaklanmıştı. Yinelemekten çekinmiyor üstüne üstlük agresifleşiyordu. Zira çok alışıktı girdiği her ortamda insanların önünde el pençe divan durmasına. Artık sabrı kalmamış, pervasızca kontrolden çıkmıştı.
“Yahu ne uzattın be Doktor. Bir ibnelik var mı yok mu? Hele söyle de gidelim. İşimiz gücümüz var zahir!”
Doktor, Âdem’in böyle bir babası olduğu için derin bir üzüntü duydu. Oysaki çocuğun cinsel kimliğini keşfettiği bu doğal süreçte ona destek olmayı amaçlayan bir ebeveyn modeli görmeyi ne kadar çok isterdi.
“Gidebilirsiniz Hamza Bey. Oğlunuzun ruhsal durumunda hiçbir sorun yok. Gayet sağlıklı bir çocuğunuz var”.
Hamza kesin bir yanıt alamamanın kafa karışıklığı ile söylene söylene çıktı odadan. Odanın kapısını o kadar sert çekti ki çarpma sesi tüm koridorda yankılandı. Âdem korkudan kafasını kaldıramıyor, babasının hemen arkasından adımlarını takip ederek yürüyordu. Bedenleri arasında bir, ruhları arasında binlerce adım ile… Babasından da düşürüldüğü durumdan da nefret ediyordu.
Mert, dalıp giden Âdem’e kahve yapmış, içmesi için ısrar ederken Âdem, geçmişine savrulmuş, geçmişle bugünün arafında kaybolmuştu. Gün ağarmaya yakın kalktılar masadan. Artık sadece uyumak ve unutmak istiyordu.
“Otele bırakayım seni.”
Âdem cevap vermedi. Yol boyunca hiç konuşmadı. Dinlemedi. Vedalaşmadı. Arabadan inerken Mert’in verdiği kartviziti arka cebine sokup babasının hırçın adımlarını takip ederek girdi odasına. Tek isteği babası yüzünden mahrum kaldığı annesine kavuşarak her dem yoksunluğunu hissettiği şefkati ruhunun yaralarına bir merhem gibi doyum tokum yedirmekti.
Paul Cézanne, 1888, Mardi gras (Pierrot et Arlequin)
Çoğumuzun genelde soytarı olarak nitelendirdiğimiz tiplemelerin özellikle 18. ve 19. yüzyıldaki eserlerde, sıkça karşımıza çıkmasının anlamını ve nedenini hiç merak etmiş miydiniz? Bu, zamanın bir modası mıydı, yoksa sanatçıların içerisinde bulundukları toplumsal düzene isyanlarının birer simgesi miydi? Belki de sanatçıların yalnızlığının ve melankolisinin bir dışavurumuydu.
Paul Cezanne’dan tutun Picasso’ya veya Gustave Flaubert’ten tutun Charles Baudelaire’ye kadar çok sayıdaki sanatçının eserlerine konu olan, aslında doğrusu “Pierrot ve Harlequin” olan bu tiplemelerin nereden ve nasıl şekillendiğine, gelin beraber bakalım. Bunun için önce 16. yüzyılın İtalya’sına, ardından Fransa’ya gideceğiz ve Commedia dell’Arte ile tanışacağız.
Sanatçıların Komedisi
Commedia dell’Arte, yaklaşık iki yüzyıl kadar Avrupa tiyatrosunu etkisi altına almış, çeşitli ülkelerin tiyatro yaşantılarını derinden etkilemiş İtalyan halk tiyatrosu geleneğinin adıdır. Söz konusu geleneğe adını veren deyimin anlamına bakmak, geleneğin kökenini saptamak için de ipuçları verir.
Gerald Kahan, Commedia dell’Arte deyiminin çevirisinin güçlüğünden söz açar ve yaklaşık olarak “sanatçıların komedisi” anlamına geldiğini, bir yandan da amatörlerin gösterilerini dışarıda bırakarak profesyonellerin gösterilerini ifade ettiğini söyler. Kahan, biçime verilen başka adlardan da söz eder: Commedia alla maschera (maskeli komedi), commedia improvviso (doğaçlama komedisi) ve commedia dell’Arte all’improvviso (doğaçlamaya dayalı komedi) gibi.
Commedia dell’Arte toplulukları genelde iki çift aşık, bir kadın uşak, bir capitano, iki zanni ve iki yaşlı karakterden oluşur.
Piyero ve Harlequin’in Kökeni
Piyero (Fransızca Pierrot) ve Arlecchino (İngilizcede Harlequin) karakterine gelirsek… Onlar birer “zanni” idi.
Zanni, Commedia dell’Arte’nin ilk dönemlerinde uşaklara verilen genel addır. Zanniler içerisinde Pedrolino, Arlechino, Brighella ve Pulcinella gibi karakterler ilk akla gelenlerdir. Birçok yazar Pedrolino’nun 17. yüzyıl Fransız Pierrot’unun doğrudan atası olduğu sonucuna varmaktadır.
Piyero (ya da Fransızca Pierrot), 16. yüzyılda İtalya’da Commedia dell’Arte’nin karakterlerinden biri olarak aslen ‘Pedrolino’ ismiyle İtalya’da ortaya çıkmış, daha sonra Fransız pandomimlerinde naif ve çekici Pierrot olarak muazzam popüler olmuştur. Sessiz, melankolik, romantik ve iyi niyetli bir soytarıdır. Yüzü beyaza boyalı, bol beyaz kostümlü ve büyük düğmelidir.
İlk dönemlerde dikkat çekecek biçimde var olmasa da Arlecchino (İngilizcede Harlequin), 17. yüzyılın ortalarından sonra zannilerin içinde en popüler olan tip haline gelmiştir. “Arlecchino” adı için pek çok teori öne sürülmüştür. Örneğin; bunlardan biri, Arlecchino’nun ismini “harle” ya da “herle” olarak bilinen renkli bir su kuşundan almış olduğudur.
Kurnazlık ve aptallığın bir karışımı olan Arlecchino, aynı zamanda becerikli bir dansçı ve akrobattır. Dönen her türlü entrikanın merkezinde yer alırken, çevik bir vücutta yavaş işleyen bir zekanın yansıması gibidir. Kostümü zaman içinde pek çok değişime uğramıştır; ilk dönemlerde düzensiz olarak serpiştirilmiş yamalardan oluşan bir kostüm giyerken, zamanla baklava biçiminde birbirine dikilen yamalardan oluşan bir kostüme ulaşılmıştır.
Peki, buraya kadar iyi hoş ama nasıl oldu da İtalyan komedi tiyatro topluluğu olan Commedia dell’Arte’den bu karakterler Balzac’ın kalemine veya Picasso’nun fırçasına kadar gelebildi diyorsanız, hikâyeyi bir de Serol Teber’den dinleyelim.
Sanatçıların Komedisinde Perde Arkası
“Medici Ailesi, 26 Şubat 1541 tarihinde, Floransa’da, karnaval eğlencesi kapsamında büyük bir balo düzenlemiş. Bu ünlü baloya gelenler, gerçek kimlikleri ile dış görünüşleri (Dianizos / Apollon) arasındaki farklılığı vurgulu biçimlerde göstermek için, yüzlerinin bir kısmını kapatan küçük maskeler takmışlardır. İzleyen yıllarda, Kuzey İtalya’nın, Padua kentinde bazı tiyatro gruplarının oyuncuları da yüzlerine maske takarak sahneye çıkmaya başlamışlardır.
Gino Severini, Pierrot With Guitar, 1923
Piyero tipi (Pierrot), olasılıkla böyle bir gelişmenin sonucunda, 1545 yılında Padua komedi tiyatrolarında ortaya çıkmıştır. 1570 yıllarından sonra, İtalyan komedi tiyatro grubu, Rönesans dönemi toplumsal çarpıklıklarını, moral sapmalarını, ikiyüzlülüklerini anlatabilmek için ağızlarını ve burunlarını açıkta bırakan, buna karşın yüzlerinin üst yarısını kapatan deri maskeler kullanarak Piyero tipini geliştirmiştir.
Artan toplumsal karmaşalar içinde, bazı sanatkârlar, kendilerinin kültürel, moral, ekonomik dışlanmışlıklarını anlatabilmek, çaresizliklerini vurgulayabilmek için, beyaz giysiler içinde, gene yüzlerinin üst yarısını kapsayan küçük maskelerle, kent sokaklarında gitar çalarak konumlarını anlatan hüzünlü şarkılar söylemeye başlamışlardır. Sonraki yıllarda Gino Severini, 1924 yılında bir seri Pierrot çalışmasıyla, bu müzisyen tiplerini resimlemiştir.
Piyero tipinin, Medici Ailesi’nden, Katharina del Medici (1519-1589) üzerinden ilk kez Lyon dolaylarına, sonra da Maria de Medici (1573-1642) üzerinden Paris’e davet edilen, İtalyan komedi tiyatro gruplarının Paris’te oynamaya başlamalarından sonra Piyero tipi dünya ölçeğinde ünlenmiştir.
Antoine Watteau, Pierrot (Gilles),1717-1719
Bu arada Antonie Watteau (1684-1721), piyero tipinin en güzel ve anlamlı anlatımını yaparak bu tipi ölümsüzleştirmiştir. Piyero, burada, toplumsallaşamayan, toplumun kenarından toplumu seyreden, istese de -artık- bu kalabalığın içine giremeyen, görevi -rolü- bitmiş, kenara itilmiş/atılmış bir sanatkâr, aydın, insan durumundadır… Hüzünle, güvensiz, ikircimli, güçsüz, tükenmiş ama her şeye karşın gene de ayakta durmaya çalışan, “garip bir insan” tipidir.
Piyero, dünyaya fırlatıp atılmışlığın saçmalığını gören, toplumsallaşamayışın, bu trajikomik durumun bilincinde olan, ancak yüzüne taktığı maske ile insanlar arasına katılabilen bir insandır.
Tek tümcede: Varoluşun saçmalığını sergilemektedir.
Nietzsche’nin Antik Grek trajedisi üzerine yazdıklarını anımsarsak, kültürün anahtarı, Dionizos değişimine, sevincine, coşkusuna değin uzanır. İnsan her şeyden önce bu varoluşun coşkusunu yaşamak istemektedir. Ancak bu yaşam, aklı simgeleyen Apollon tarafından dengelenmek istenmektedir. İnsan trajedisi Dionizos/Apollon çatışmasından başlamakta ve sürmektedir. Piyero, bu çatışmanın ve birliğin sanatkârlar katındaki ifadesini simgelemiştir. Piyero, içindeki tüm çocuksu duyguları, heyecanları, coşkuları yüzündeki Apollon maskesiyle bastırmaya çalışmakta, ancak başkalarından başka oluşu, gene de açık seçik görülebilmektedir.
Andre Derain, Harlequin and Pierrot,1924
Fransız Devriminin ve Napolyon savaşlarının etkisinde kendisini yenik düşmüş gibi duyumsayan 19. yüzyılın Fransız aydınları kendilerini bu onurlu, melankolik, genç bohem Piyero tipinde canlandırmıştır.
Dönemin hemen hemen tüm hüzünlü melankolik sanatçıları, artık insan içine maskesiz çıkılamayan, bu trajikomik koşullarda, modern toplumun giderek karikatürleşen durumunu sergilemeye çalışmışlardır.”*
*Serol Teber, Melankoli Normal Bir Anomali, OKUYAN US YAYIN, Sayfa 307-312
Gerçek şu ki Commedia dell’arte’nin mizahı sahneden hiç ayrılmadı. Aslında bu klişe karakterler ve abartılı hikâyeler yüzyıllardır izleyicileri eğlendirmeye devam etti (Shakespeare’in komedilerinden klasik Charlie Chaplin filmlerine ve hatta Monty Python and the Holy Grail, Dumb and Dumber gibi modern filmlerin komedi temeline kadar).
James Whiteside in Harlequinade. Photo: Marty Sohl. (Ratmansky’nin Harlequinade balesinde James Whiteside Harlequin rolünde)
Peki, edebiyattan sinemaya, sinemadan plastik sanatlara ve hatta baleye kadar önümüze sıklıkla çıkan Piyero ve Harlequin neden sanatçılar tarafından bu kadar fazla önemsenmiştir?
Serol Teber’in dediği gibi sanatçının toplumsal yapıya bir tepkisi midir? Nietzsche’nin de belirttiği üzere Dionizos ve Apollon ikiciliğinde, insanın içinde sürekli var olan o keskin çatışmanın bir yansıması mıdır?
Belki de bunların hepsidir.
İki Delilik
Charles Baudelaire’e göre Pierrot; ay kadar soluk, sessizlik kadar gizemli, yılan kadar esnek ve dilsiz, halk tarafından aşağılanmış, sanki unutkan dünyanın artık girmek istemediği bir kulübeyi andırmaktadır.
Pierrot’ya sempati duyan ilk sanatçılardan biri Antoine Watteau‘ydu. Onu üzgün, savunmasız ve yıpranmış bir figür olarak resmetti. Bu resimde Pierrot yapayalnız görülmektedir; her zaman dışlanmış, her zaman reddedilmiş bir ruh haliyle bize bakmaktadır. Kalabalığın içinde bile, gözyaşlarından yapılmış gibi beyaz ve kırılgan, bol saten bir giysi giymiştir. Yüzü derin bir üzüntü, huzursuzluk ve masumiyet yaymaktadır.
Dekadanlar Pierrot’yu, kendileri gibi, Schopenhauer’ın bir müridi, toy bir idealist olarak ele aldı. Sembolistler onu ruhsal duyarlılığın çatısı üzerinde çarmıha gerilmiş, acılar içerisinde bir dost olarak gördüler.
Pablo Picasso – Pierrot and Harlequin, 1920Pablo Picasso – Pierrot and Harlequin at the Cafe’s Terrace, 1920Pablo Picasso – Harlequin, 1918
Yüzyıllar boyunca birçok sanatçı bu figürleri resmetti ve bunların arasında 20. yüzyıl modernistleri de vardı: Pablo Picasso, Juan Gris, Henri Matisse, Marc Chagall, Amedeo Modigliani, Gino Severini ve diğerleri… Pierrot sanat eserlerinde genellikle dünyanın trajik algısını sembolize etti, ancak iki dünya savaşı arasındaki dönemde imgesi, “kayıp neslin” karamsarlığını alegorik olarak somutlaştıran yeni ruh hallerini temsil etmeye başladı.
Pierrot nazik ve melankolik, Harlequin ise zeki ve bilgeydi. Görüntülerin bu çelişkili sembolizmi, iki dünya savaşı arasındaki bir dönemde sanatın ikircikli doğasıyla da uyuşmaktaydı.
Özellikle ekspresyonizmden sonra Pierrot karakteri gibi Harlequin karakteri de karşımıza sıklıkla çıkmaya başladı.
Tarot kartlarındaki fool figüründen iskambildeki joker kartına, Victor Hugo’nun Gülen Adam eserindeki Gwynplaine karakterinden Todd Phillips’in yönetmenliğini yaptığı Joker:İki Delilik filmine kadar birçok yerde Harlequin figürü karşımıza evrilerek çıkmaya devam etti.
Edward Hopper, Soir Bleu (Mavi Akşam), 1914
Pierrot, üzgün yüz ifadesiyle neşeli ve renkli Harlequin’e çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır. Pierrot beyaz giysileri ile saflığı yani sanatçının masumiyetini, Harlequin ise yaratıcılığını ve zekasını temsil etmektedir.
Çağlar içerisinde eklemlenen birçok kavramla zenginleşen bu iki figür, her dönemde toplum tarafından dışlanmış bir halde tasvir edilmiştir. Sanki her ikisi de akıl ile kutsanmış bir toplumun ciddiyetinin altında yatan büyük komediyi gözler önüne sermek istemektedir.
İşte, belki de sanatçıların komedisi gerçek anlamda bunu simgelemektedir. Toplumla, otoriteyle, önyargılarla, yozlaşan kültürle, duyarsızlaşan bilinçle, körleşmiş sistemle ve en çok da kendisiyle sürekli bir mücadele halinde olan sanatçıların iç dünyasını yansıtmak ister gibidir.
Peki, ya sizce?
Kaynakça:
Serol Teber, Melankoli Normal Bir Anomali, OKUYAN US YAYIN, Sayfa 307-312
Mert’in ukala tavırları Âdem’i baştan çıkarıyordu. Nereye gittiklerini hiç sormadı. Kısa bir süre sonra bahçesinde heybeti dillere destan kiraz ağacı olan salaş bir meyhaneye girdiler. Yalnızca birkaç eskimiş ahşap masasıyla, ağaç dallarının fener ve renkli loş ışıklarla süslendiği, denizin hemen dibinde, ıssız sayılabilecek köhne bir meyhaneydi. Gelişigüzel ortalığa saçılmış balıkçı ağlarının üstüne basmamaya özen göstererek masalarına oturdular. Âdem oturduğu an düşecek gibi olup toparlandı zira sandalyenin bir ayağı kırıktı. Mert hemen yeni bir sandalye bularak Âdem’i rahat ettirdi.
“Aç mısın?”
“Performansı etkilememesi için gösteriden önce yemek yemeyiz.”
“İçersiniz ama.” Mert büyük bir kahkaha attı. Sanki Âdem’i yıllardır tanıyormuş gibi garip bir samimiyet çabası vardı ya da bu onun doğal haliydi.
“İçkiyle çok aram yok. Bazen bira içeriz arkadaşlarla, nadiren de viski içerim.”
“O zaman bu gece ezberi bozalım. Ne dersin? Hemen halledip geliyorum.”
Mert siparişleri vermeye gittiğinde Âdem etraftaki diğer masalara baktı. Kendilerinden başka iki masa daha doluydu. Sanki şahsına münhasır ya da yakın dostlar için hazırlanmış bir mekandı burası. Oldukça şirin, sıcacık bir ortamdı. İçi huzurla doldu. Bu sıralar istediği her şey hiç bekletmeden peş peşe gerçekleşiyordu. “Güzel şeylerin bir anda olması klişe değil demek ki” diye düşündü. “Annemi istiyorum. Eğer hala hakkım kaldıysa anneme kavuşmayı diliyorum.”
Mert, peşinden koca bir tepsi ile gelen mekân sahibi Halil ile Âdem’i tanıştırdı. Memnun oldular. Halil orta yaşlarda, bezgin, münzevi bir adamdı. Üstü başı en az bu mekân kadar viraneydi. Adeta hayata kahredenlerdendi.
“Siz mezelerle başlayın, balıkları atarım şimdi. Buz biterse seslenirsiniz”.
Halil gittiğinde Mert rakısını Âdem’ in sahne başarısına kaldırarak kadeh tokuşturdu. Âdem ilk yudumunu suratını ekşiterek içse de alkolle gelen gevşeme her zaman hoşuna giderdi.
“Halil abiyi de bu mekânı da ayrı severim. İzmir’e her geldiğimde muhakkak uğrarım. Sen de beğendin mi?”
“Mekân çok huzurlu ama aklım Halil abide kaldı. Çok perişan bir hali var. Etkilendim.”
“Karısı öldü geçen sene. Bir tane çocukları olsaydı onunla avuturdu kendini. Olaydan sonra saldı her şeyi.”
“Hasta mıydı? Neden öldü? Kaza falan mı?”
“Boş ver şimdi onları. Ben seni tanımak istiyorum.”
Âdem, öldüğünü paylaşıp da sebebini saklamasına içerledi. Ketum biriydi Mert demek ki. Böyle bir konuyu kim olsa elbette merak ederdi.
“Hadi bitir de tazeleyim. Buzlar erimeden kadehler tükenmeli”.
Âdem ilk kadehi bitirdiğinde içten içe hakkında hiçbir şey bilmediği bu adamdan nasıl böylesine yoğun hoşlanabildiğini, sadece fiziksel çekimden dolayı bu ukala herifi neden bu denli arzuladığını kendisine kızarak sorguladı. “Belki de evlidir” diye düşündü. “Hakkında hiçbir şey bilmiyorum üstelik!” İçsel çatışma ve alkolün de etkisiyle ansızın ağzından çıkan soruya engel olamadı.
Bu yanıtla affedildiğinden habersiz olan Mert, ilgiyle dinliyordu Âdem’i. Âdem hassas olduğu bu konuyu unutmadığı için hayli memnun bir halde başladı hikayesini anlatmaya.
“İstanbul’a on dokuz yaşımda geldim. Konservatuvar sınavlarını kazanınca gece kulübünde çalışmaya başladım. Gündüz okul, gece çalışma hayatı, hafta sonları yetişkinlere özel dans dersleri… Yoğun bir döngü, oldukça zorlayıcı bir süreçti. Mezun olduktan sonra biraz daha rahatladım tabii. Ailem Mardin’ de yaşıyor. Annem, babam ve iki abim. Muhafazakâr ve oldukça kalabalık, ataerkil bir aileyiz. Mardin’ in köklü, varlıklı ailelerinden. Aşiret gibi düşünebilirsin. Ayıp, günah, yasak üçlemesiyle büyütüldüm ben. Babam asla dans ile ilgilenmemi istemedi. İstemedi demek çok hafif kaldı, duyduğunda bildiğin dövdü beni. Erkek adam dans eder miymiş? Sen bizi rezil mi edeceksin diye öfkeyle saldırdı bana. Benim hayalim onların yani babam ve abilerimin kabusuydu. Kaçtım evden. Başka çarem yoktu. Çünkü dans etmemi bile istemeyen ailem cinsel kimliğimi öğrendiğinde dövmekle kalmaz öldürürdü beni. Çevrenin ne düşündüğü, benim ne istediğimden tartışmasız çok daha önemliydi. Yedi yıldır sadece annemle iletişimim var. Babamlar hala bilmez ne okuduğumu ne iş yaptığımı.”
“Hiç merak etmiyorlar mı seni?”
“İlk zamanlar gidebileceğim her yere, herkese sormuşlar. Bulamayınca bıraktılar peşimi. “Benim öyle bir oğlum yok, bize laf getirmediği sürece ne bok yiyorsa yesin” diyormuş babam. Abilerimde babamın yaveri. Onun lafı kanundur, el mahkûm itaat edecekler. Ben yine de tetikteyim, temkinli davranıyorum. Ne yapacağı hiç belli olmaz babamın. Gizlice iz sürüyor olabilir. Bunu annemle paylaşmaz çünkü annemin bir şekilde benimle iletişimde olduğunu ve bana haber uçuracağını düşünüyor olabilir. Tehlikeli ve sinsidir. Hiç güvenmem.”
Halil, ızgara balıkları ve buz dolu kovayı getirip hiç konuşmadan geri döndü mutfağına. Âdem kadehine buz koyduktan sonra balığını kılçıklarından ayırırken devam etti anlatmaya.
“Buraya ilk geldiğimde annemi okuldan samimi olduğum bir kız arkadaşımın telefonundan aradık. Hızlıca benim yeni numaramı verip kapattık. Yeni hattımı da yine bu arkadaşımın üzerine almıştım zaten. Sonra annem dökümlerden anlaşılmasın diye Diyarbakır’ a gittiği bir gün gizlice kendine yeni bir hat ve telefon almış. Mardin’ den alsa anında haberi giderdi babama. O aradıkça konuşuyoruz işte. Kaçtığım günden beri göremedim annemi. Ben arayamıyorum onu hatta yazamıyorum bile.”
“Yani annenin de senden haberi yok sanıyorlar.”
“Babam çok sıkıştırmış annemi. Şiddet bile uygulamıştır da annem söylemez bana. Her sorduğunda haberim yok deyip geçiştiriyormuş. Bir bilseler iletişimde olduğumuzu! Annemin hayatımla ilgili her detayı bildiğini bir duysalar…”
Mert, Âdem’in anlattığı her cümle için onlarca soru sorabilirdi ama onu incitmemek adına en merak ettiklerinden başladı.
“Peki İstanbul’a ilk geldiğinde zorlanmadın mı? Manevi kısmını bir şekilde halletsen maddi taraf affetmez, yutar insanı.”
“Ailem çok zengindir. Mardin’in her ilçesinde marangoz atölyelerimiz var bizim. Öyle bir varlıktan böyle bir yoksulluğa düşmek ilk başlarda epeyce zorladı beni. Annem para göndermek istedi fakat beni ifşa edebilecek her hareketten kaçındık. İstanbul’a giderken yirmi tane altın bilezik verdi bana. Bende liseden sonra sürekli babamın atölyesinde çalışıyordum zaten. Kaçmaya karar verdikten sonra bütün paramı biriktirdim.”
“Annen biliyordu yani terk edeceğini. Engellemedi mi seni?”
“Annem mantıklı kadındır. Zümrüt Sultan. Babamın çocukluğumdan beri üzerimde kurduğu baskı annemi benden daha çok yaraladı. “Git oğlum” dedi. “Git kurtar kendini. Burada gün yüzü yok sana.”
Âdem ıslak mendille ellerini silerken Mert üçüncü kadehleri artık sormadan dolduruyordu. Diğer iki masa boşalmış, hava serinlemişti. Halil evine giderken “Siz keyfinize bakın, ben sabah hallederim buraları” diyerek vedalaştı.
Âdem devam etti anlatmaya.
“Eşcinselim ben. Babam her zaman bendeki farklılığı çözmeye çalıştı. Yüzleşmekten ya da emin olmaktan korksa da bu belirsizlik yoruyordu onu. Fena halde sinirli olduğu bir gün açıktan “İbne misin oğlum sen? Yaşıtlarının çocuğu oluyor sen ne peşindesin?” diye sordu bana. Küçükken düğün, dernek ya da aile toplantılarına asla sokmazdı beni, dışarı çıktıklarında eve kilitlerdi, yaz tatillerinde Kuran kursuna gönderir, kalan zamanlarda da yanında, marangozhanede çalıştırırdı. Liseyi bitirdikten sonra ben konservatuar hayalleri kurarken babam “Adam ol” diyerek aklınca beni falanca ailenin kızıyla evlendirme planları yapıyordu. Orda kalmaya devam etseydim çok daha büyük sorunlar yaşayacağımıza emin olan annem kaçış planımı destekledi. Şimdi babamla ilgili korkularım ve anneme olan özlemimi saymazsak rahatım yerinde. Özgürüm en azından. Bir de toplum baskısı olmasa…”
“Toplum baskısı?”
Âdem, bu soruyu gerçekten soruyor musun dercesine baktı Mert’in yüzüne.
“Nerede yaşadığımızı unutmuş gibisin. Sence iki erkek el ele sokakta yürüse neler olur?”
“Tabii onu biliyorum ama belli etmediğin sürece sorun yaşamazsın ki.”
“Asıl sorun da bu değil mi zaten? Asıl sorun belli etmemek zorunda kaldığım bir hayatı yaşıyor olmam. Benim kime âşık olduğum, kiminle seviştiğim toplumu neden bu kadar çok ilgilendiriyor? Neden bu bir hastalık ya da sapkınlık gibi algılanıyor? Bu gerçeği yok saymak, ahlaksızlık olarak değerlendirmek ve dahi aşağılamak! Hiçbir zaman anlamayacağım.”
Mert, Âdem’i sakinleştirmek için konuyu değiştirerek farklı bir soruyla devam etti konuşmasına;
“Nasıl keşfettin bu yeteneğini? Ne zaman ne şekilde merak ettim doğrusu. Bu kadar baskıcı bir ailede dans etmek istemek devrimci bir hayal olmuş.”
“Kendimi bildim bileli dans etmek bana hep özgür hissettirdi. Çocukken ailem evde yokken perdeleri çekip aynanın karşısında dans ederdim. Annemin renkli başörtülerini kalçama ve bileklerime bağlardım. Makrome ipinden yeni örmeye başladığı el işlerini kafama geçirip saç yapardım. Annemin eteklerinden elbise yapardım kendime. Eğer evdelerse banyoya her girdiğimde dans ederdim. Onlar duş aldığımı sanırken ben suyun sesiyle dans ederek hayattan soyutlanırdım. Hiçbir şey yapamasam uyumadan önce sahnede dans ettiğimi hayal ederdim. Hayal de olsa gerçek kimliğime bürünebilmek mutlu ederdi beni. Bu kısa süreli masum danslar ile tatmin ederdim kendimi.”
“Peki şimdi duysalar ne olur? Yani ömrün boyunca kaçarak, saklanarak, tetikte mi yaşayacaksın? Mesela anneni hiç görmeyecek misin? Böyle bir hayat hayal bile edemeyeceğim kadar zorlayıcı olmalı.”
Mert hızlı gittiğini düşünerek aniden sustu.
“Özür dilerim. Seni zorlayacak sorular sordum sanırım. Anlatmak zorunda değilsin. Merakıma yenik düştüm.”
“Sorun yok. Cevapların hepsi ezberimde. Zaman alsa da hazmettiğim konular bunlar. Kaçabildiğim kadar kaçacağım. Aslında tanıdık biriyle karşılaşmadığım sürece zaten sorun yok. Annemi de günü birlik gidip görmeyi planlıyorum. Benim için tek sorun bir gün kimliğim, kimlikten kastım Âdem Hancıoğlu olarak okuduğum okul, yaptığım iş ya da eşcinsel olmamla alakalı herhangi bir şey duyulursa, babam ya da abilerim benim yüzümden o yüce ailemize ya da pek kıymetli eşine dostuna rezil olursa işte o zaman peşime düşer yaşatmazlar beni. Çünkü bu kara leke namus meselesi olur ve bu şekilde devam etmeleri çok zordur. Duyulduktan sonra insan içine çıkabilmeleri için bunu yapmak zorunda kalırlar. Bunun için şu an yapabileceğim hiçbir şey yok. Olmamasını sağlamaktan başka çözüm yolu yok diyelim.”
Mert, bugüne kadar lgbt bireylerin sorunlarına hem mesleki hem de özel ilişkilerinde fazlaca şahit olmuştu. Ancak Âdem’ in anlattıkları uç noktadaydı. Ölmekten bahsediyordu Âdem. Öldürülmekten!
“Peki son bir soru sorabilir miyim? Eğer özel olmayacaksa elbette. Bireysel sınırlarını işgal etmek istemem.”
Âdem, bu gece Mert hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayacağını anladı. Çünkü Mert, Âdem’i duruşmada savunacakmışçasına hâkim olması gereken tüm detaylara odaklanmış, yırtıcı bir kuş gibiydi. Mesleki deformasyonun etkileri diye düşünürken “İstediğin her şeyi sorabilirsin” dedi gülümseyerek.
“Hiç destek aldın mı bir uzmandan? İhtiyacın olsa da olmasa da her zaman iyi hissettirir.”
“Ben bireysel olarak böyle bir destek almadım. Ama bir uzmanla olan ilk tecrübem ergenlik dönemlerimde, on üç yaşımdayken babamın zorlamasıyla gerçekleşti.”
Çanakkale’nin Bozcaada ilçesinde yaşayan Azize Karabıyık, 2022 yılında hayatını kaybeden oğlu Mehmet Ada’nın anısını, eğitim gördüğü okulda yaşatmak için bir kampanya başlattı. Bozcaada İstiklal İlköğretim Okulu’nda kurulacak olan “Memet Ada Çocuk Kitaplığı” için kitap bağışı çağrısı yaptı.
Bozcaada’da yaşayan ve 2022 yılında henüz 18 yaşındayken hayata gözlerini yuman Memet Ada’nın ismi, kitapların sayfalarında yaşamaya devam edecek. 24 Haziran 2004 doğumlu olan ve Bozcaada İstiklal İlkokulu’nda birinci sınıfa başladığı yıl SSPE (Subakut Sklerozan Panensefalit) hastalığına yakalanan Memet Ada, uzun yıllar sürdürdüğü mücadelesini 5 Ocak 2022’de kaybetmişti.
Okul sıralarından kütüphane raflarına
Oğlunun yarım kalan okul heyecanını diğer çocukların eğitimine destek olarak tamamlamak isteyen anne Azize Karabıyık, Memet Ada’nın bir dönem öğrencisi olduğu Bozcaada İstiklal İlköğretim Okulu bünyesinde bir çocuk kitaplığı kurmak için kolları sıvadı. Karabıyık, “Memet Ada Çocuk Kitaplığı” ile adalı çocukların ufuklarını genişletmeyi ve onlara okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefliyor.
“Birlikte Olabilir Miyiz?”
Bağışçılara ve dostlarına duygusal bir çağrıda bulunan Azize Karabıyık, projeyi şu sözlerle duyurdu:
“Merhaba dostlar, desteğinize ihtiyacım var. Bozcaada İstiklal İlköğretim Okuluna oğlum adına ‘Memet Ada Çocuk Kitaplığı’ yapabilmemiz için birlikte olabilir miyiz? 7-14 yaş arası ilk ve orta öğrenim çocuklarının hayatı öğrenmeleri ve eğitim hayatlarına destek olabilecek kitaplar yollayabilecek dostlara ihtiyacım var. Bu konuda destek olabilecek herkese şimdiden teşekkür ediyorum.”
Nasıl Destek Olabilirsiniz?
Kitaplık için özellikle 7-14 yaş grubuna hitap eden, çocukların kişisel gelişimine, hayal güçlerine ve akademik eğitimlerine katkı sağlayacak yeni veya temiz durumda olan kitaplar kabul ediliyor. Bağışta bulunmak isteyen hayırseverler, kitaplarını doğrudan aşağıdaki adrese gönderebilirler:
Kitap Gönderim Adresi:Alıcı: Azize Karabıyık Adres: Alaybey Mahallesi, Kemerbaşı Mevkii No: 5, Bozcaada / Çanakkale
Bu anlamlı kampanya, sadece bir kütüphane kurmayı değil, aynı zamanda zorlu bir hastalıkla mücadele eden bir gencin adını eğitimin ışığıyla ölümsüzleştirmeyi amaçlıyor.
Memet Ada Kitaplığı’nın açılışının 23 Nisan 2026’da gerçekleşmesi planlanıyor.
Bütün hengâme sona erdiğinde Âdem resmi baş dansçı olarak ilk gösterisine çıkacak olmanın gururuyla sıralarının gelmesini bekliyordu. Heyecanla perdenin arkasından izleyiciyi kontrol etti. İzmir seyircisi her zamanki gibi coşkuluydu. Ön sıralarda oturan torpillilere göz gezdirirken aşina olduğu bir simaya odaklandı. Çok iyi göremiyor olmasına rağmen hemen tanıdı bu yüzü. Mert gelmişti. En önde kalabalık bir grupla gözlerini sahneden ayırmadan sohbet ediyordu. “Benim için gelmiş olabilir mi? Ne alakası var diğer gösteriye gelirken beni tanımıyordu bile. Ama artık tanıyor. Ya bu defa tanımazsa.” Âdem gösteri öncesi kontrolsüz sorularla boğuşup modunu düşürmek yerine diğer dansçıların yanına giderek aynadaki suretine beğeniyle son kez baktı.
Bu defa morun tüm tonlarının büründüğü, tarlatanı olan uzun bir elbise giymişti. Sıklamen, pembe, eflatun… Siyah küt kâküllü peruk ile elbisenin şatafatı dengelenmişti. Mert’in de gösteriyi izleyecek olması Âdem’in üzerinde güçlü bir motivasyon kaynağı oldu. Yine büyülemeli yine hayran bırakmalıydı.
Gösteri sırasında sabit kalması gereken her anda gözlerini kapatan tülün ardından Mert’i gözetledi. Her kısa anda Mert’in kendisine odaklandığını görebiliyordu. Artık diğer seyircileri görmüyor, duymuyordu. Olanca neşesiyle dans ediyor, işi almış olmanın mutluluğuyla içten içe kendince başarısını kutluyordu. İzleyici ile selamlaştıktan sonra kulise giderken Mert’in tekrar gelmesi için içten içe yalvardı. Gözü kapıda hızlıca makyajını temizledi, peruğunu çıkardı. Gelen giden yoktu. Elbisesini çıkarıp astı, takılarından kurtuldu. Mert gelmiyordu. Âdem Hancıoğlu kimliğine geri dönerek ümitsizce dışarı çıktığında Mert’i kapıda onu beklerken buldu. Bu defa üstten üç düğmesi açılmış beyaz gömlek giymiş, saçları daha da uzamış ve sararmıştı.
Mert bembeyaz dişleriyle gülümserken ne kadar etkileyici olduğunun farkındalığıyla;
“Bu defa rahatsız etmeden tebrik etmek istedim” dedi.
“Dışarıda bir şeyler yapmak ister misin farklı bir planın yoksa? Bu güzel İzmir gecesini uyuyarak yazık etmek istemezsin sanırım.”
“Evet olabilir. Pek uykum yok zaten. Gidebiliriz elbette”.
Âdem hevesli olduğunu gizleyerek kabul etmeyi başardı. Bu geceyi iyi değerlendirip Mert’in maksadını netleştirmeliydi lakin Âdem son derece etkilenirken, Mert yalnızca eğlenceli bir dost edinmek istiyor olabilirdi. Arabaya bindiklerinde Mert’in yanındaki arkadaşlarının onlara katılıp katılmayacağını merak ederek;
“Sen yalnız mı geldin gösteriye?”
“Hayır, arkadaşlar vardı ama hepsi evli barklı olduğu için dağıldık.”
“Dansla baya ilgilisin anlaşılan.”
“Arda benim çok eski müvekkilim. Paylaşımlarını takip ediyorum, yakınlardaysam da kaçırmıyorum diyelim. Ama bu akşam senin çıkacağını bildiğim için geldim.”
Âdem şaşkınlığını bastırmak için hızlıca konuyu değiştirdi.
“Avukat mısın? Bilmiyordum.”
“Bilmen için iyi bir avukata ihtiyacın olması gerekirdi. Bilmemen daha iyi. Şanslısın.” Mert, bu kısacık cümlesiyle kendini överken Âdem’e de ne kadar şanslı olduğunu hatırlatmıştı. Şans konusuna içten içe gülen Âdem hiç renk vermeden yalnızca geceye odaklandı.