Ana Sayfa Blog

Güvenli sokaklar ülkesinin ölü çocukları ve hayvanları

İktidarın hayvanları tecrit etme ve öldürme hevesi, muhalefetin katliam yarışı ile birleşince sokaklar hızla hayvansızlaştırıldı 1. Artık her gün geçtiğimiz yollarda hayvanlardan kalan boşluklar karşılıyor bizi. Boş kulübeler, boş mama kapları… Ve dahi apartman bahçelerinde toprağa nakşolmuş, yazın serin kışın sıcak tutan toprağın bağrı, hala bir köpeğin bedenini sarmalayacak kadar davetkâr görünüyor. Mevsimler geçecek ve toprak da unutacak öz evlatlarını… Topraktan yataklar yapay çimlerle dolacak ya da toprak ana da betonla boğulacak. 

Bütün bu katliamlar süresince hayvanların ve insanların ölümlerinin anlamı hakkında çokça düşündüm. Birbirlerinden çok farklı cereyan ediyorlar. Hiçbir hayvan ölümü insan ölümüne benzemiyor. Fakat bazı insan ölümlerinin hayvan ölümleri ile benzerliği kurulabiliyor. Faili meçhulleri bunlardan sayabiliriz. Ve, insan kavrayışına daha açık kılabilmek için, faili belli birkaç istisna dışında, hayvanların tüm ölümlerini faili meçhul olarak tanımlayabiliriz. Elbette kamu otoritelerinin sorumluluğunu göz ardı etmemek şartıyla. Anonimleşen faillikleri ile kamu otoriteleri, herhangi bir sorumluluk almadan katliamlarına devam edebiliyor. Böylece hayvanlar herkesin bildiği ama kimsenin sorumluluğunu almadığı ölümlerle yok oluyor. 

Hayvanlar ve insanlar farklı biçimlerde ölüyorlar. İnsanlar öldüklerinde insan yaşamı içindeki varlıkları sona eriyor. En silik insan varoluşu bile küçük de olsa bir anı olarak kalabiliyor. Fakat hayvanların fiziksel varlığı sonlandırıldığında, çoğunlukla insan faydası gözetilerek insan yaşamının dışına itilmiş özneler olmaları bakımından, daha geniş kapsamlı bir ölüm gerçekleşiyor. İnsan eliyle katledilen hayvanlar, insan kurallarının kapsamadığı bir unutuşun derinliğine gömülüyor. 

Cunda sokaklarında bir sokak köpeği – A street dog in Cunda-Ali Öz-19832

Peki, hayvanları hayatlarımızdan da hafızamızdan da bu kadar hızlı silebilir miyiz? İddia edildiği gibi hayvanlar, insan yaşamı için tehdit unsurları mı?

Ekolojik açıklamalar bunun tam aksini, çevreyi paylaşan tüm unsurların birbirleri için hayati önem taşıdığını gösteriyor. Doğa insanın hizmetine sunulmuş sınırsız bir kaynak değil, aksine tüm türlerin yaşamının birbirine bağlı olduğu geniş bir ilişkiler ağı. Bu sebeple, salt pragmatik açıdan bile, insan yaşamının sürmesi için hayvanlarla birlikte yaşamanın zemini ortadan kaldırılmamalı. 

Sokakları paylaştığımız hayvanlar da bu ağın önemli bir parçası. Aynı sokakta yaşadığımız bir köpek sahiplenme ve koruma güdüsüyle, çıkarsız dostluk ilişkisiyle kent ekolojisinin vazgeçilmez bir bileşeni. Yalnızca kent ekolojisinin de değil, kent hafızasında da önemli rolleri bulunuyor. Hayatlarımızda hayvanlardan kalan boşluğun yarattığı melankoli bunun önemli bir kanıtı. 

Ancak sokakta yaşayan hayvanların kent yaşamındaki bu yeri, katliam yasası için bir engel olarak görüldü. Kurulan güvenlik söylemi ile bu engel aşılarak, hayvanların kent ekolojisi içindeki yerleri görünmez kılındı. Böylece hayvanların yaşam hakkının etik ve ekolojik boyutları hızla unutularak kamusal endişe ve güvenlik kaygısı ile katliam yasası ivedilikle kabul edildi.

Çayırbaşı’nda köpeğiyle birlikte dolaşan bir sokak çocuğu – A street child with his dog wandering in Çayırbaşı-Ali Öz-19833

Katliam yasasının gerekliliğini ve meşruiyetini savunanların en temel dayanağı sokakta başıboş gezen köpeklerin başta çocuklar olmak üzere insan hayatı için büyük bir tehlike oluşturduğu iddiasıydı. Hatta yasa tasarısının görüşüldüğü komisyon toplantılarına köpek saldırısına uğrayan çocuklar getirildi. Destek görmesi gereken çocuklar, tekrar tekrar travmatize edilerek hayvan düşmanlığı pekiştirildi ve nihayetinde meşruiyeti her zaman sorgulanacak bu yasa çocukların korkuları istismar edilerek geçirildi.

17 Temmuz 2024’te gerçekleşen ilk komisyon toplantısında çocuklarla birlikte toplantı salonunun kapısında bekleyen onlarca insandan biriydim. Çocuklarla, hayvanların yaşam hakkını savunanlar karşı karşıya getirildi. Çocuklar, yanlarında en az kendileri kadar korkmuş ve öfkeli ebeveynleriyle, toplantılarda yaşadıklarını anlatmak zorunda bırakıldılar. Buna karşın, insan olmayan hayvanlarla ortak yaşamın zeminini kurmanın olanaklarını aramayı savunan hayvan hakları savunucuları salonlara alınmadılar. 

Hatta söylemleri çarpıtıldı, hedef haline getirildiler. Çocuklarla hayvanların ortak birlikteliğini, bu ilişkinin gerekliliğini savunan söylem “köpekler yaşasın, çocuklar ölsün”e indirgendi. Sonuç olarak hayvan hakları savunucuları marjinalleştirilerek, çocuklar tekrar tekrar travmatize edilerek, özelinde çocuk-köpek daha genel olarak insan-hayvan karşıtlığı üzerine kurulu türcü argümanlarla katliam yasası geçirildi. 

Halbuki uzmanlar, çocuk hakları savunucuları hayvanların toplu katline sebep olacak bu yasama sürecinde çocukların araçsallaştırılmamaları gerektiğini vurgulayan bir imza kampanyası başlatmış ve açıklama yayınlamışlardı. Bu açıklamada çocukların ve yakınlarının, maruz kaldıkları bu saldırılar sonrasında ihtiyaç duydukları şekillerde desteklenmelerini ve bu zararın en aza indirilmesini talep etmiş; çocukların bir hayvanın saldırısından dolayı hissettikleri korkunun ve uğradıkları zararın, hayvanların topluca öldürülmesiyle çözülemeyeceğini ifade etmişlerdi. Çözümün ise hayvanların katliamını içeren bir yasa teklifinin tartışıldığı bir alanda çocukların araçsallaştırılmasıyla değil, tam aksine hayvanlarla yaşamın doğallığı içinde kurdukları bağ ve iletişimin çocukların gelişim hakkı açısından değerini ortaya koyan sayısız örneğin dikkate alınarak üretilmesi gerektiğini vurgulamışlardı4

Çayırbaşı’nda köpeğiyle birlikte dolaşan bir sokak çocuğu – A street child with his dog wandering in Çayırbaşı-Ali Öz-1983

Fakat, bu da hayvanları kurtarmaya yetmedi. Peki hayvanlar katledildiğinde çocuklar kurtulmuş oldu mu? Adında yaşam hakkını savunma iddiası taşıyan GÜSODER5’in katliam çağrısıyla sokaklar şimdi güvenli mi? 

Tam aksine sokaklar da, okullar da, evler de şiddetin giderek sıradanlaştığı mekanlara dönüştü. Şiddet gündelik ilişkilerin diline sızdı. Toplumsal yaşamın bütününe yayılarak sıradanlaştı. MEB politikaları sonucu iş başında hayatını kaybeden, çalışmaya zorlanan, suça sürüklenmiş, ihmale ve istismara uğramış, evliliğe zorlanmış çocuklarla ilgili haberlere kısaca bir göz atmak durumun vehametini açıkça gösterebilir. 

Geçtiğimiz aylarda Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları ise şiddetin başka bir yüzünü görünür kıldı. Savaşların, katliamların, hak ihlallerinin ve toplumsal kutuplaşmanın gölgesinde büyüyen iki çocuk, kısa aralıklarla okullarına saldırı düzenledi. Kendileri dahil onlarca öğrenci ve öğretmen yaralandı, hayatını kaybetti. Oysa okullar çocukların katliam gerçekleştireceği yerler değil; toplumsal yaşamı deneyimleyecekleri, farklılıklarla bir arada yaşamayı öğrenecekleri ve kendi değer sistemlerini geliştirerek özgürleşecekleri mekanlar olmalıydı. Fakat bugün eğitim ortamları da giderek itaatin, korkunun ve ayrımcılığın tekrar tekrar üretildiği alanlara dönüşmüş durumda.

Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer mesele gerçekten çocukları korumaksa iktidar diğer sistematik şiddet biçimleri karşısında, sokakta yaşayan köpekleri yok etmek söz konusu olduğunda gösterdiği olağanüstü hassasiyeti neden göstermiyor? Neden toplumda yaygınlaşan şiddetin kaynakları ile mücadele etmek, yaşamın bütününü tehdit eden tüm şiddet biçimlerine müdahale etmek yerine, sokakların güvenliği meselesi “tehlikeli hayvan” figürüne indirgeniyor? Üstelik şiddet yalnızca doğrudan yöneldiği hedefle sınırlı kalmıyor, yaygın ve sürekli hali ile hepimize uygulanıyor. 

Buradaki amacın koruma olmadığı elbette açıktır. İktidar korunmaya değer yaşamlarla, yok edilebilir yaşamların kimlere ait olduğuna karar vererek bir güvenlik rejimi kurmakta ve bu yolla ürettiği söylem ile yaşamın kendisini savunan bütünlüklü bir politikadan ziyade, belirli bedenleri “yok edilebilir” ilan edebilme kudretini göstermektedir. Michel Foucault’nun ifade ettiği gibi yaşatma ve ölüme terk etme iktidarın bir ayrıcalığıdır. Bu ayrıcalık iktidara yönetimindeki bedenler üzerinde her türlü tasarrufu uygulama gücü verir6. Katliam yasasıyla ilgili kamuoyu manipülasyonlarında “popülasyon artışının kontrol” edilmesi, köpeklerin insanlar için birer “güvenlik tehdidi”, “kamusal risk” olmasına dayalı geliştirilen söylem ve benzer olarak “tehlike arz eden hayvanlar”7 söylemi ise iktidarın biyopolitikasının bir parçasıdır. Hatta katliam yasası ile birlikte köpekler “sahipli”, “sahipsiz” ve “başıboş” gibi kategorilerle sınıflandırılmış, bir insanla aidiyet ilişkisi bulunmayan köpekler hukuki korumanın da dışına itilmiştir. Bu biyopolitik tasnif sonucu özellikle insanlara yakın yaşayan köpeklerinin yaşamları müdahaleye açık, tecrit edilebilir ve nihayetinde ortadan kaldırılabilir hale getirilmiştir. Katliamlar artık yaşamsal olmuştur8. Bu oksimoron, 7527’nin lobicilerinden GÜSODER’in isminde geçen “yaşam hakkı savunma” ibaresinde de görülebilir. 

Ve bu noktada yaşam kavramının da dejenere edildiği görülebilmektedir. İktidarın söylemine göre korunması gereken yaşam yalnızca kendi makulüne aittir. Makul olmayan insanlar – kadınlar, LGBTİ+lar, çocuklar, işçiler, göçmenler, muhalifler… – ve diğer tüm insan dışı hayvanlar ise her an denetlenebilir, yok edilebilir, başarabilirlerse iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde yaşamlarını sürdürebilmektedir.

Tam da bu nedenle, sokakta yaşayan köpeklerin öldürülmesini yalnızca “hayvan sorunu” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Burada mesele, hangi yaşamların korunmaya değer; hangilerinin ise gözden çıkarılabilir olduğuna karar veren daha geniş bir şiddet rejimidir. Şiddet, her zaman olağanüstü anlarda ortaya çıkan radikal bir sapma değildir; çoğu zaman gündelik hayatın içine yerleşir, bürokratikleşir, sıradanlaşır ve insanlar tarafından “makul”, “zorunlu” ya da “güvenlik” adına savunulabilir hale gelir. 

Çayırbaşı’nda köpeğiyle birlikte dolaşan bir sokak çocuğu – A street child with his dog wandering in Çayırbaşı-Ali Öz-1983

Köpeklerin katliamının sıklıkla soykırımla benzerliği kurulur. Çünkü burada soykırımcı nazi bürokratı Eichmann’ın yargılanmasını izleyen Hannah Arendt’in dehşetle fark ettiği insan türünün banal kötülüğü devrededir. Kelimelerin gücü de bize sıradanın daha da korkutucu olduğunu, insanların minör eylemlerine sinen kokunun çok zor silineceğini hissettirir. Bu yüzden hayvanlar için sürdürülen mücadele belki de hak mücadeleleri tarihinde en zor mücadeledir. Davranışlarımıza, dilimize, politikalarımıza, hukukumuza sinen bu sıradan kötülükten nasıl kurtulabiliriz? Türcülüğün “makul ve mantıkî sonucu olarak” alınan yasal tedbirlerle doğasından koparılan insan türü şiddet ürettikçe, hiçbir zaman “radikal” olmayacak bir şiddet örüntüsü ile hayvanları yalnız bıraktığımız müddetçe toplumsal huzurdan, barıştan söz etmemiz mümkün olacak mı?

Bu nedenle hayvanlar için yürütülen mücadele yalnızca hayvanların yaşam hakkını değil, aynı zamanda toplumun şiddetle kurduğu ilişkinin dönüşümünü de ilgilendirmektedir. İnsanların doğayla, diğer canlılarla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin tahakküm yerine ortak yaşam fikri üzerinden yeniden düşünülmesi gerekmektedir. 

Sokaklardan hayvanları toplayıp kapalı alanlara hapsetmek, çocukları doğadan ve canlı yaşamından uzaklaştırmak ya da korku üzerinden bir güvenlik siyaseti üretmek, toplumsal huzuru değil; şiddetin daha da derinleşmesini beraberinde getirmektedir.

Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Ölüm herhangi bir toplumsal sorun için gerçekten çözüm olabilir mi? Yaşamı savunduğunu iddia eden bir toplum, öldürmeyi bu kadar kolay meşrulaştırırken gerçekten herhangi birinin yaşamını koruyabilir mi?

Giriş görseli: Öz, A. (1983). Karlı bir günde Ortaköy sokakları [Ortaköy streets on a snowy day] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224159

  1. Yazıda hayvan kelimesi, sokakta yaşayan hayvanlar ve aksi belirtilmedikçe köpekler için kullanılmıştır. ↩︎
  2. Öz, A. (1983). Cunda sokaklarında bir sokak köpeği [A street dog in Cunda] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224070 ↩︎
  3. Öz, A. (1983). Çayırbaşı’nda köpeğiyle birlikte dolaşan bir sokak çocuğu [A street child with his dog wandering in Çayırbaşı] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224565 ↩︎
  4. FİSA Çocuk Hakları Merkezi. (20.07.2024). Çocukları araçsallaştırmayın: Onları yeryüzünde daha mutlu, barış içerisinde yaşamaları için destekleyin. https://chm.fisa.org.tr/cocuklari-aracsallastirmayin-onlari-yeryuzunde-daha-mutlu-baris-icerisinde-yasamalari-icin-destekleyin/ ↩︎
  5. Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkı Savunma Derneği ↩︎
  6. Michel Foucault. (2020). Cinselliğin tarihi (10. bs.). Ayrıntı Yayınları. ss. 96-103. ↩︎
  7. Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2021). Hayvanları Koruma Kanunu ile Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun No. 7332). Resmî Gazete (Sayı: 31541). https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/07/20210714-9.htm ↩︎
  8. Foucault, Cinselliğin Tarihi, s. 98. ↩︎

Modern çağın jeolojik heykelleri: Dünyanın 70 çölünden doğan bir mimari arşiv

Apple Park’ın zeytin ağaçları arasında beliren ve ışıkla şekillenen bu mimari müdahale, “serap” illüzyonunu somut bir gerçekliğe dönüştürüyor. Arazinin topografyasına bir patika gibi kıvrılan dört yüzü aşkın cam sütunun arasına süzüldüğünüzde, gün ışığının doğanın içinde nasıl yavaşça dağıldığını görüyorsunuz.

Sanatçı Katie Paterson ve mimarlık ofisi Zeller & Moye’nin imzasını taşıyan “Mirage”, camı salt şeffaf bir yapı elemanı olmaktan çıkarıyor; onu gezegenin geçmişini barındıran jeolojik bir arşive dönüştürüyor. Silikon Vadisi’nin merkezindeki bu heykeller modern çağa değil; doğrudan “jeolojik zamanın” kendisine tanıklık ediyor.

by Marcel Bilow

Malzemeyi ehlileştirmeye dayalı mevcut üretim refleksi, bu projeyle birlikte bütünüyle tersyüz oluyor. Atölye pratiklerinde camın rengi reçeteye sonradan dahil edilen metal oksitler, pigmentler ve dışarıdan yapılan bilinçli müdahalelerle kurgulanır. Oysa Mirage, bu dört yüzü aşkın sütunun rengini laboratuvar kararlarına değil, doğrudan coğrafyanın kendi inisiyatifine bırakıyor. Malzeme endüstriyel silis kumuyla değil; Sahra’nın kavurucu tepelerinden Antarktika’nın buzlu düzlüklerine kadar, yeryüzünün yetmiş farklı çölünden toplanmış doğanın o evcilleşmemiş, ham kumlarıyla oluşur.

Karşımızda duran her bir kütle, koptuğu coğrafyanın jeolojik hafızasını taşıyor. Bir sütunun zümrüt yeşiline bürünmesi o topraklara sızan bakır ve demirin bıraktığı izden; bir başkasının yanardöner bir maviye çalması ise kumu binlerce yılda döven volkanik minerallerin tortusundan doğuyor. Her biri yerden yaklaşık 1.8 metre (6 feet) yükseklikte olan bu dikey kütleler, sizi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp arazinin içinde kaybolmaya davet ediyor. Hollanda’daki TU Delft Üniversitesi’nden cam araştırmacıları Dr. Telesilla Bristogianni ve Dr. Faidra Oikonomopoulou ile yürütülen titiz laboratuvar süreci neticesinde, her çölün kimyasal parmak izi bu şeffaf heykellerin içinde görünür kılındı.

Nitekim Zeller & Moye’nin kurucu ortağı Christoph Zeller, mekansal deneyimi şöyle tarif ediyor: “Ziyaretçiler Mirage’ı, dünyanın çöllerine ait hikayeleri ifşa eden sütunlar boyunca yürüyerek deneyimliyor. Heykel; kademeli olarak değişen renkler, yüzey dokuları ve malzeme yoğunluklarıyla her adımda parça parça açılıyor.”

Fırında eriyen sınırlar

Projenin mekansal kurgusunun teknik boyutu bir yana, verdiği felsefi mesaj da etkileyici. Haritada aralarına sınırlar, politik duvarlar, okyanuslar giren ve belki de çatışma halindeki ülkelerin toprakları, burada tek bir kaide üzerinde kaynaşarak coğrafyasız, sınır ötesi bir varoluş sergiliyor. Hawaii’nin Ka’ū Çölü’nden gelen kumla, Arap Çölü’nden gelen kum yan yana, aynı formda donuyor.

Proje manifestosunun da altını çizdiği gibi: “Uzak ve farklı yerlerden gelmiş olsalar da, bu kumlar beklediğimizden çok daha fazla birbirlerine benziyorlar.”

Maddenin jeolojik hafızası

Projenin en çarpıcı yanı, kullanılan malzemenin sıradanlığı reddetmesi. Cam sütunların içinde hapsolmuş hava kabarcıklarına yakından baktığınızda, aslında sadece bir boşluk görmüyorsunuz; o coğrafyanın atmosferiyle, binlerce yıllık rüzgarıyla ve aslında doğrudan zamanın kendisiyle göz göze geliyorsunuz. Cam, burada sınır çizen bir yüzey olmaktan çıkıp yeryüzünün jeolojik çeşitliliğini barındıran üç boyutlu bir arşive dönüşüyor.

Farklı coğrafyaların kumlarını şeffaf bir forma dönüştürmek, sadece bilimsel bir hesaplama işi değil; aynı zamanda malzemenin dilinden anlayan bir zanaat meselesiydi. Bu yüzden TU Delft Üniversitesi’nin araştırmacıları ve cam ustaları, her kumun kendine has ergime karakterine ve kimyasal yapısına uyum sağlayacak, her çöle özel döküm teknikleri kurguladılar. Ortaya çıkan her silindir, geldiği toprağın mineral yoğunluğuna sadık kalarak kendi benzersiz dokusunu, desenini ve renk tonunu buldu.

Mirage, modern mimarinin hesaplanmış, tekdüze dünyasına karşı malzemenin kendi içsel “kusurlarının” poetikasını sunuyor. Leke barındırmayan endüstriyel yüzeylerin aksine; damarlı, hava kabarcıklı ve rastlantısal renk geçişlerine sahip bu “yabani” kütleler, yeryüzünün o muazzam karmaşasını dokunabileceğimiz bir yakınlığı taşıyor.

Yeryüzünü eksiltmeden toplamak

Mirage projesini sadece estetik değil, etik açıdan da değerli kılan unsur üretim sürecindeki “zarar vermeme” ilkesidir. Modern endüstri doğayı salt bir malzeme deposuna indirgerken, bu tasarım yeryüzünden parça alırken onu tüketmemeyi ve coğrafyanın fiziksel bütünlüğünü korumayı seçiyor. Nitekim UNESCO uzmanları, yerbilimciler ve yerel topluluklarla yürütülen tedarik süreci de tam olarak bu kural üzerine inşa edildi: Kumlar, ait oldukları hassas ekosistemi ve coğrafyanın jeolojik hafızasını zedelemeyecek sürdürülebilir yöntemlerle toplandı. Bu sayede araziden koparılan malzeme sıradan bir tüketim nesnesi olmaktan çıkıyor; şeffaf bir bedenin içinde korunarak sergilenen, ait olduğu toprağı onurlandıran bir varoluş kazanıyor.

Zamanı yavaşlatan bir durak

Apple Park’ın o yüksek devirli, hız odaklı ritmi içinde Mirage, zihnin ve bedenin usulca yavaşladığı bir boşluk olarak kurgulanmış. Mimar Ingrid Moye’nin deyimiyle bu mekansal kurgu, arazinin sakin peyzajını uyandırıyor ve aralarından geçen herkes için beklenmedik, rastlantısal bir ortak alana dönüştürüyor.

Çimlere uzanmak, piknik yapmak veya sadece camın içindeki milyonlarca yıllık jeolojik desenleri izlemek. Mirage, modern insanın doğayla ve zamanla kurduğu ilişkiyi, camın şeffaf ve akışkan diliyle yeniden şekillendiriyor.

Proje Künyesi:

  • Mimarlar: Zeller & Moye / Ingrid Moye, Christoph Zeller (Yöneticiler), Francesco Baggio, Damjan Brundic, Francesco Spadini, Yang Zhong (Ekip)
  • Sanatçı: Katie Paterson (Yürütücü)
  • Sanat Danışmanlığı: Artsource Consulting
  • Sanat Galerisi: James Cohan Art Gallery
  • Yerel Mimar: HGA
  • Yüklenici: Holder Construction
  • Yapı Mühendisleri (Statik): Eckersley O’Callaghan
  • Aydınlatma Danışmanları: ISP Design
  • Peyzaj Tasarımı: Olin Studio
  • İnşaat Mühendisi: Kier+Wright
  • Elektrik Mühendisleri: Cupertino Electric
  • Geoteknik Mühendislik İncelemesi: BAGG Engineers
  • Bilimsel Uzmanlar: TU Delft Mimarlık ve Yapılı Çevre Fakültesi / TU Delft ReStruct Grubu | TU Delft
  • Su Yalıtımı Uzmanları: Morrison Hershfield
  • Cam Üreticisi: John Lewis Glass, Inc.
  • Çelik Üreticisi: VCG Global
  • Kum Karışımı: East Bay Batch and Color

Diğer Yazılarım:

Neden koşuyorum?

Hareket etmezsek acı gerçekten bedenimizde birikir miydi, bilmiyorum. Ama hareket ettikçe bedenime gelen hissi biliyorum.

Ben bir anda koşmaya başladım. Planlı bir spor rutiniyle değil. Hedef koyarak, disiplin listeleri hazırlayarak da değil. Yürürken bir anda “Acaba koşabilir miyim?” diye düşündüm sadece. Adımlarımı hızlandırdım. Biraz daha hızlandırdım. Meğer gerçekten koşuyormuşuz.

En son ne zaman koştun?

Hangi duygundan kaçmak için?

Hangi duygunu yakalamak için?

Bende süreç biraz farklı gelişti. Herhangi bir acının peşinden gitmeden, hiçbir şeyi kovalamadan başladım koşmaya. Ama hareket ettikçe, geride bıraktığımı sandığım duygularımla karşılaştım.

İlk başta onlara nefes nefese selam verdim.

Dürüst olayım; ilk karşılaşmada çoğunu görmezden geldim. Nefesimi kontrol etmeyi öğrendiğim anda duygularımla da tanışmaya başladım. Ve fark ettim ki bazıları kaçtığım değil, hatta hiç bakmadığım duygulardı. Belki sahip çıksam bana çok yakışacaklardı. Belki biri dönüp “Bak, bu da sensin,” demediği için onları hep pas geçtim.

İnsan en çok kendini önemsiyor gibi görünüyor. Ama galiba en zor yine kendini önemsiyor. Ben de karşılaştığım her duyguyu önce sahiplenmeye başladım. Sonra bir baktım, daha iyi koşuyorum. Daha kontrollü. Nefes nefese kalmadan ilerlemeyi öğreniyorum. Gerektiği yerde durmayı, durup gerçekten soluklanmayı…

Meğer doğru yerde soluklanmak ne kadar önemliymiş.

Ankara’daki Gordion Yarı Maratonu öncesinde kendime söz vermiştim: Sakin başlayacaktım. Koşuyu bölümlere ayıracak, bazı yerlerde hızlanıp sonra ritmime geri dönecektim. Bunun üzerine düşündüm, plan yaptım. Sonra yarış başladı. Ve bilmediğim bir şey oldu: Parkur yokuş aşağı başlıyordu.

İstesem de yavaş başlayamadım. Akış beni hızlandırdı. “Ben böyle planlamamıştım,” diye düşündüm. Ama yarışın içindeydim artık. Duramazdım. İçten içe biliyordum; bu tempo bir yerde beni tıkayacaktı.

Sonra başka bir şey daha oldu. Baharla birlikte havaya karışan polenler nefesimi daraltmaya başladı. Hani nefesimi kontrol etmeyi öğrenmiştim ya… Hani plan yapmıştım…

Yokuş bitene kadar akıştaydım. Ama ne akış, elimde olmayan bir hızla.

Sonrası toparlandım. Durdum. Soluklandım. “Asla yürümem,” dediğim yerlerde yürüdüm. Ve yanımdan koşarak geçtiler. Bırakmayı düşündüğüm anlar oldu ama bırakmadım. Çünkü ilk kez zamanla kavga etmek yerine ona uyumlanmayı deniyordum. Nasıl olsa zaman geçecekti. Bu koşu bitecekti.

O zaman neden akışta kalmayı ve güvenmeyi denemeyim ki? Madem buradayım, sınırlarımı öğrenip rotanın da tadını çıkarayım.

Finish çizgisine geldiğimde şunu fark ettim: Planladığım şeylerin çoğunu yapamamıştım. Ama beni zorlayan bambaşka bir rotanın içinde, anında yeni bir plan kurmayı öğrenmiştim. Ve galiba koşmak bana tam olarak bunu öğretti.

Hayat sürekli kontrol edilecek bir şey değil. Ve bu kontrol çabasıyla zorlayarak zaman kaybetme de olmamalı.

Bazen sadece nefesini duyup ritmini hissetmen gerekiyor. Her şeyi aynı anda çözemiyorsun. Ama o anın içinde kalabiliyorsun. Adımına, nefesine, bedenine geri dönebiliyorsun. Koşarken insanın zihni susmuyor belki ama ilk kez gerçekten şimdiye dönüyor. Geçmiş biraz arkada kalıyor. Gelecek birkaç kilometre öteye çekiliyor. Ve geriye sadece şu kalıyor: Attığın şu anki adım.

Belki de bu yüzden koşmayı seviyorum. Çünkü hayatın büyük cevaplarını vermiyor bana. Ama küçük gerçekleri dürüstçe gösteriyor. Ne kadar sabırsız olduğumu. Nerede korktuğumu. Nerede kontrolü kaybetmekten hoşlanmadığımı. Nerede güçlü görünüp aslında yorulduğumu.

Koşarken insan kendine yalan söyleyemiyor pek. Nefesin seni ele veriyor. Ritmin seni ele veriyor. Bedenin, zihninden önce gerçeği söylüyor. Ve çok tuhaf bir şekilde bu durum özgürleştiriyor insanı.

Çünkü bir noktadan sonra mükemmel koşmaya çalışmayı bırakıyorsun. Mükemmel hissetmeye çalışmayı da. Sadece devam etmeyi öğreniyorsun. Kendi hızında kalmayı. Başkalarının temposunun seni bozmasına izin vermemeyi.

Bazen herkes senden daha hızlı ilerliyormuş gibi hissediyorsun. Birileri senden önce âşık oluyor, iyileşiyor, başarıyor, toparlanıyor. Sen hâlâ aynı duygunun içinde dönüp duruyormuşsun gibi geliyor.

O yüzden belki de mesele hız değil hiçbir zaman. Mesele, kendi ritmini duyabilecek kadar kendine yaklaşabilmek. Ben koşarken biraz bunu hissediyorum. Kendime yaklaşmayı. Kafamın içindeki sesten çıkıp bedenime dönmeyi. Bir ağacın gölgesini fark etmeyi. Nefes açıldığında gelen o kısa ferahlığı. Bir yokuşun biteceğine güvenmeyi. Ve galiba insan bazen sadece bunu arıyor: Geçeceğini hissedebileceği bir an.

İnsan, yine insan, yine insan: Giyiniyorum öyleyse var mıyım?

Yeryüzü sakinlerinden insan, bu masalsı varlık, diğer türlerden farklı olan pek çok özelliğe sahiptir. Mesela, giyimi bilinçli bir gösterge olarak kullanan tek tür de insandır. Milattan önce dokuma tezgahlarında başlayan bu serüven, şimdilerde, giyilebilir teknolojiler, akıllı giysiler, kirlendiğinde yıkanmasına gerek kalmayan nanoteknolojik kumaşlara kadar uzandı. Tüm bu gelişmelerin yanında aynı kalan bir şeyler de var. Giyimin toplumsal anlam üreten bir gösterge olarak okunması meselesi. Gelin bu meseleye biraz daha yakından bakalım.

Geçmişten günümüze hangi topluluk incelenirse incelensin giyimin statüyü temsil eden bir gösterge olduğu görülür. Krallar, kraliçeler, şamanlar, vezirler, birbirinden farklı olsa da kendi statülerini temsil eden giysiler giyer. Etnografya, bize bu gösterge sistemi hakkında pek çok bilgi sunar.

Bu konuda bilgi veren tek kaynak etnografya da değildir üstelik. Bilgi kaynaklarından birisi de edebiyattır. Nasrettin Hoca, davetli olduğu ziyafete günlük kıyafetleriyle gitmesi üzerine kimsenin onunla ilgilenmemesini ve ardından kürkünü giyince kendisine yönelen artan ilgiyi şu şekilde özetler: “Ye kürküm ye.”  Bin iki yüzlü yıllardan dilimize kalmış bu deyiş, giyim ve statü arasındaki ilişkiyi anlatan çarpıcı bir örnektir.

Bin iki yüzlü yıllardaki bu anlatıdan Orta Çağ Avrupa’sının sınıflı yapısına geçersek bu duruma benzer bir örüntüyü oralarda da görürüz. Öyle ki orada, renkler bile birer statü simgesidir. Mesela, mor renk az bulunduğundan değerlidir. Sadece aristokratlar tarafından kullanılır. Mor, asalet simgesi sayılır.

Belki duymuşsunuzdur, Edirne Kırmızısı da tıpkı mor renk gibi bir zamanlar Avrupa saraylarında aranan renkler arasındadır. Sırrını ele geçirmek için Osmanlı’ya ajanlar gönderilir. Bu sırrı saklamak için ciddi önlemler alınır. Sanayileşmeyle eski değerini yitiren bu renge şimdilerde hakkı olan saygınlığı kazandırmak için yoğun bir çaba harcanıyor. Edirne Kırmızısı, bu ilgiyi fazlasıyla hak eden bir renk olduğundan bu çalışmalar oldukça önemli.

Edirne Kırmızı’sından Avrupa’ya geri dönersek eski yaşam biçimleri değişirken geride sadece renklerin sınıfsal değerini, güzellik için kadınları sıkıştırıp balolarda bayılmalarına neden olan korseleri bırakmıyor. Sanayileşmeyle doğan işçi sınıfı için daha dayanıklı kumaşlara ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyacı karşılamak ve Amerikan işçi sınıfını giydirmek için üretilen kaba ve dayanıklı kumaşa biz kot diyoruz. Kot da öyle sevilip beğeniliyor ki daha sonra pahalı markalarla etiketlenip statünün göstergesi olarak yeniden konumlandırılıyor. İlk olarak, işçi sınıfının ihtiyacından doğan kot, bugün yırtık da olsa eğer markası tanınmışsa statünün önemli bir göstergesi sayılıyor.

Modaya bağlı olarak etekler, pantolonlar; uzuyor, kısalıyor. Paçalar, kollar; bollaşıyor, daralıyor. Renkler, desenler değişiyor ama giyimin statüyü temsil etmesi meselesi değişmiyor. İnsan yalnızca kendini korumak için giyinmiyor. İnsan kendini olduğu ya da olmak istediği şey olarak sunmak için de giysileri kullanıyor.

Modayı belirleyen dev markalar bu ihtiyacın o kadar farkında ki bu algıyı güçlendirmek için oldukça etkili çalışıyor. Diğer taraftan alıcılar da güçleniyor. Küresel pazarda üretimi yoksul ülkelerde yaptırıp kârlarına kâr katan markaların imajları, kimi zaman korkunç sömürü hikâyelerinin duyulmasıyla sarsılıyor. Kim bilir, belki yakında akıllı etiketler, giydiğimiz giysinin üretim zincirini, kullanılan malzemeyi, o süreçte yaşananları gösterecek duruma gelecek. Biz de seçimlerimizi yaparken daha dikkatli olabileceğiz. Böylece, çocuk işçi sömürüsü ya da etik bir ihlal varsa giysi tercihlerimizi değiştirebileceğiz.

O vakte kadar insanları giydirirken soyan modanın perdesini Hans Christian Andersen’ın, İmparatorun Yeni Giysileri masalında anlattığı müthiş kandırmacayı ortaya seren çocuğu gibi “Kral çıplak,” diyerek aralayabiliriz. Çünkü giyinmek bir ihtiyaçsa özellikle bugünlerde insan olmak ve insan kalmak daha önemli bir ihtiyaç. Bunu gösteren de insanın davranışlarıdır.

Hatırlarsanız ne demişti Mevlana?

“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok; nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”

Bugün “var olmak,” görünür olmakla, görünür olmak da görünür olurken ne giyildiğiyle bir tutuluyor olsa da insanın davranışlarına bakmak ve değerini buna göre belirlemek sizce de daha mantıklı bir tercih değil mi?

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 8: Arda Bey

0

“Âdem. Bak bunu hiç konuşmadık. Sen askerliği ne yaptın? Hallettin mi o mevzuyu?”

Arda detaylarını hiçbir zaman öğrenemeyeceği soruyu en haklı şekilde sormuştu. Âdem ayrıntıya hiç girmeyerek “Okulu bitirdiğim sene hallettim” dedi. Zira detay, girildiğinde çıkılacak gibi değildi.

Arda eğlence sektöründe ün salmış başarılı bir iş adamıydı. Kendi mekânında yarattığı farklı tarzı ile dikkatleri üzerine çekerken, sektörde de tanınmış bir menajerdi.

Âdem’in yeni işiyle birlikte kurduğu düzene alışması zor olmadı. Günaşırı provaya gidiyor, haftanın üç günü İstanbul’da Arda’nın gece kulübünde gösteriye çıkıyor, en az iki gün de şehir dışında mutlaka etkinlik düzenleniyordu. Kalan zamanlarda da spora giderek formunu korumaya özen gösteriyordu. Hiç şikâyeti yoktu bu yoğun tempodan. Yavaş yavaş birikim yapmaya da başlamıştı üstelik. Yakın zamanda turne başlayacaktı. Arda, turneye katılacak olan dansçıları seçebilmek için provaları haftalar öncesinden başlattı. Kusursuz bir gösteri yapmayı planlıyordu nitekim ilk yurt dışı gösterisi son derece önemliydi. Prova sürecinde turneye dâhil etmeye karar verdiği dansçılarla ileriye dönük sorun yaşamamak adına birebir görüşmeler düzenledi. Bu görüşmeler sonucunda turneye kesin olarak katılacak olanlar belirlenip sözleşme ile imzaları alınacaktı. Âdem’in avantajı tek baş dansçı olmasıydı ancak Arda’nın ne yapacağı kestirilemez, başarısının ardındaki disiplin ve katı kurallar göz ardı edilemezdi. Âdem, bu sebeple Ege Hocasının da uyardığı gibi Arda’ya karşı her zaman temkinli davranıyor, sadece bilmesi gereken kadarını paylaşıyordu. Arda’nın titizliğini iyi bilen Âdem görüşmeye erken gitti. Neye imza atacak olduğunu bilmemesine rağmen hiç gergin değildi.

“Evet Âdem. Yakında yurt dışına açılıyoruz. Lilith’in Kızları olarak sorunsuz bir şekilde turneyi tamamlamamız gerekiyor. Eğer halletmemiz gereken bir mesele ya da konuşmamız gereken bir konu varsa seni dinliyorum.”

Âdem kendi tarafında bir sorun olmadığını belirtti. Arda’yı ilk defa bu kadar ciddi görüyordu.

“O zaman ben biraz izah edeyim. Sen turneye yine baş dansçı olarak devam edeceksin.” Âdem rahatladı. “Eğer katılamam deseydin senden önce çalışan arkadaşımıza ricada bulunacaktım. Turnede dansçı arkadaşlarımızla sıkıntı yaşamamak adına böyle bir sözleşme düzenledik.” Arda sözleşmeyi Âdem’e uzattı. Âdem maddeleri okumak yerine düzenleyenin Mert olup olmadığını düşünüyordu ki Arda “Bir oku istersen” diyerek uyardı. Maddeler Arda tarafından gayet mantıklı görünüyordu. Hastalık ve ölüm haricinde iptal söz konusu olmayacağı, turnenin uzaması durumunda katılım sağlanacağı, Lilith’in Kızları olarak grup halinde röportaj verileceği gibi. Röportaj kısmı Âdem’i biraz düşündürse de yurt dışında yapılacak olmasından dolayı fazla önemsemedi. Arda’ya ailesinden bahsedemezdi. Kimse başına bela olabilecek potansiyelde biriyle çalışmak istemezdi. Özellikle Arda asla! Âdem sözleşmeyi imzalayarak masaya bıraktı. Baba korkusunun hayatının her alanına dâhil olmasına artık izin vermeyecekti.

Görüşmenin başında Arda’nın sorduğu soruyla askerlik yapmaya elverişli olmadığını ispat etmesi gereken günlere gitti aklı. Bir kez daha utançla özür diledi sarıya boyamak zorunda kaldığı kuzguni siyah saçlarından…

Lilith’in Kızı Âdem 1. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-1-bodrum/

Lilith’in Kızı Âdem 2. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-2-surpriz/

Lilith’in Kızı Âdem 3. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-3-izmir/

Lilith’in Kızı Âdem 4. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-4-kiraz-agacinin-altinda/

Lilith’in Kızı Âdem 5. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-5-adem-on-uc-yasinda/

Lilith’in Kızı Âdem 6. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-6-mardin/

Lilith’in Kızı Âdem 7. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-7-davet/

D5 Sanat Ortamı kurucusu Veli Mert ve Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Asena Günal ile kültür, sanat ve dayanışma üzerine

Anadolu Kültür ve zusa’nın yürütücü ortağı olduğu ve StiftungMercator ile EuropeanCulturalFoundation’un destekçisi olduğu VAHA Projesinin kapanış etkinliği Ankara Kült Kavaklıdere’de düzenlendi. 18 Nisan Cumartesi günü düzenlenen etkinlikte kültür ve sanat alanındaki sorunlar, kriz, baskı ve belirsizlik ortamında üretim koşulları, sansür, otosansür ve direniş konuları ele alınarak sanatçıların maruz kaldıkları zorluklar ve çözüm yolları tartışıldı.

Etkinlikte konuşma yapan, barış bildirgesine imza attığı için akademiden ihraç edilen Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Veli Mert, sözlerine Anadolu Kültür’ün de kurucusu olan Osman Kavala’yı selamlayarak başladı. Ankara’da Veli Mert’le bir araya gelen muhabirimiz, sanatçıyla kurucusu olduğu D5 Sanat Ortamı, KHK’lar ve dayanışmanın önemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

“Pişman Değilim!”

Bazı KHK’lıların mesleğe iade edilmesi ama bazılarının edilmemesi ile ilgili ne düşünüyorsunuz. Siz de iadesi gerçekleşmeyen akademisyenlerimizdensiniz.

Veli Mert: İşlediğimiz suç, güya suç olmasına rağmen hepimizi ayrı ayrı yargıladılar, herkese ayrı ayrı dava açtılar, herkesi ayrı ayrı mahkemeye yolladılar. Her farklı mahkemede aynı suça ilişkin farklı kararlar çıktı. Ben mesela şimdi kendime suç yakıştırıyorum! Diğerleri döndü, ben niye dönemedim diye sorguluyorum. Benim “Pişman değilim” diye bir açıklamam var, yani bir daha olsa bir daha yaparım. Demek ki devlet büyükleri, biraz daha dursun, diyor. Bunun dışında tırnak içinde söylüyorum, siyasi ve politik anlamda herkesin döndüğü yerde benim dönmemiş olmamı pişman olmama bağlıyorum.

Mersin’de kurucularından olduğunuz D5 Sanat Ortamı’nın kurulma sürecinden ve amacınızdan bahseder misiniz.

Veli Mert: İmzadan (barış bildirgesi) önce atölye açmak istiyordum ama bir türlü açamıyordum. Kendimi tamamen öğrencilerime adamıştım, resim bile yapamıyordum. Her şeyini öğrencisine adayan mesleki deformasyona uğramış bir hocaydım ben. Atıldıktan sonra 1 buçuk, 2 yıl kendi atölyemde dersler vermeye başladım. Sonra seramikten mezun Lorin Nakkaş arkadaşımız çok destek oldu. Evimizin altındaki dükkanı tutup organize ettik. Bu ortamı resim ve seramik ortamı yapmaktı amacımız. Sonra İbrahim Tokaslan, Lorin Nakkaş, ben ve eşim Nida Karaytuğ Mert dördümüz beraber bir kolektif kurduk. Sonra Derya Gözükızıl katıldı bize. Mersin’de güncel sanatla ilgili tüm üretimlere ortam oluşturmak ve bunu kentle buluşturmaktı hedefimiz. Ama öyle gerçekleşmedi. Biz kendimizi kendi üretimimizden daha çok, kentin kültür sanat politikalarını Kültürhane ile beraber yönetirken bulduk. Belediyelerle çok güzel iş birliği içine girdik ve D5 bir kimlik olarak ortaya çıktı. Şimdi Mersin’de kültür sanat politikalarında referans noktasındayız. Kişisel olarak ben Kültürhane’nin de başından beri içindeyim, derneğin üyesiyim aktif olarak. Kültürhane ile de D5 gibi bağım var.

Peki adınız neden D5?

Veli Mert: Beş duyu anlamına geliyor. İnsandaki beş duyuya yönelik üretim olacak diye bekledik. Ama en çok görme, dokunma ve birazcık da tat duyularına hitap edebildik. Lorin Nakkaş çok güzel yemek yapıyor!

Anadolu Kültür’le yollarınız nasıl kesişti?

Veli Mert: Akademik hayatımdan atılmadan önce Anadolu Kültür’le tanıştık. Bizim öğrencilerimizi yurt dışına götürmemize vesile oldular. Atıldıktan sonra da geldiler, D5’i ziyaret ettiler. Ayrıca Kultürhane ile beraber ve sonra da Bediz’in (KHK’lı akademisyen Bediz Yilmaz)Mersin çalışmalarıyla hub oldum. Bizi sürekli takip edip desteklediler. Bu süre içerisinde Anadolu Kültür’ü hep yanımda gördüm. Anadolu Kültür başımıza gelen bu olay karşısındaki dirençli tutumumuzu, dayanışmacı tutumumuzu, iş birlikçi tutumumuzu bizimle beraber deneyimledi.

Anadolu Kültür sayesinde 2012’de Tandem ve 2017 yılında VAHA ile Avrupa projeleri yürüttük. Mersin olarak Anadolu Kültür sayesinde Diyarbakır’la, Van’la, Mardin’le ilişki kurduk, buralara sergi götürdük, onları tanıma fırsatı bulduk. Akdeniz Belediyesi ile iş birliği yaparak Akdeniz Sanat Ekspresi oluşturduk.  Eğer Anadolu Kültür olmasa oradaki arkadaşların bizden, bizim de oradaki arkadaşlardan haberimiz olmayacaktı.

“Umutsuz değilim, direnerek ilerliyoruz!”

Kültür ve sanat alanındaki baskı ortamı için ne söylemek istersiniz?

Veli Mert: Ne kadar basınç olursa öz daha çok sıkışıyor, kalite daha çok artıyor. Ben hayatımın 50 yılında yapamadığımı bu son 10 yılda yaptım. Bu da şunu gösteriyor; gün gelip bir şey sizi bulduğunda siz hangi potansiyelde ve hangi bakış açısındasınız? Burada mesela benim gibi isyankarları, direnenleri ve dayanışanları görüyorum. Biz direnerek ilerliyoruz. Ben umutsuz değilim, çok umutluyum. Biz en dipte bunları yaşıyorsak herhalde sürecin içinde başka bir boyuta geçeriz diye düşünüyorum.

Son olarak mesleğe iadesi yapılmayan akademisyenlerden biriydiniz. ve bu süreci kültür sanat açısından çok dolu geçirdiğinizi belirttiniz. Peki eğer akademiye iadeniz onaylanırsa kabul eder miydiniz?

Veli Mert: Edeceğim. Çünkü eşim de doktorasını bitirdi. Beraber çalışmak istiyorum.

Kültür-Sanat Üretimini Güçlendiren Merkez Dışı Dayanışma

Kültür ve sanatın yalnızca İstanbul merkezli olduğu anlayışına karşı çıkan Anadolu Kültür, azınlıkların ve bölgesel farklılıkların birer zenginlik olduğunu vurgulayarak bu çeşitliliğin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür, Türkiye’nin farklı bölgelerinde kültürel üretimi teşvik etmeyi ve yerel sanat pratiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

Biz de Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Asena Günal’a yaptıkları projeleri sorduk:

Kuruluş amacınızı ve çalışmalarınızı kısaca anlatır mısınız?

Asena Günal: 2002 yılında kurulduk. Pek çok şeyin merkezi İstanbul ama Anadolu’da da bir kültür sanat ortamı var ve bunun alt yapısını güçlendirmeye yönelik bir ihtiyaç var. Buradan yola çıktık ve önceliğimiz merkez dışındaki şehirler. Kurulduktan sonra ilk açtığımız “Diyarbakır Sanat Merkezi” Oradaki ihtiyaç da 90’lara damga vuran o şiddet ortamından sonra orada farklı grupların bir araya gelip tartışabileceği, sanatsal etkinlikler üzerinden birlikte düşünebileceği, tartışabileceği bir zemin ihtiyacından yola çıktık. Anadolu Kültür’ün amacı zaten farklı grupları, dilleri, dinleri bir araya getirmek ve bir diyalog zemini yaratmak ve bunu yaparken de kültür ve sanatı kullanmak. Kars Sanat Merkezi açıldı ama orada belediye değişince devamlılığı olmadı. İstanbul’da Mardin’den, Antakya’dan, Diyarbakır’dan sanatçılar konuk ettik. Onların İstanbul ve Avrupa’daki görünürlüğünü arttırmaya çalıştık. Dolayısıyla o karşılaşmalar bizim için önemli. Yani temelde amacımız devletin ya da belediyelerin çok da desteğini alamayan kültür sanat inisiyatiflerine katkı sağlamaktır.

Mersin özelinde de projeleriniz mevcut, bunlardan bahseder misiniz.

Asena Günal: Mersin’de Tandem projemiz vardı. Bu projede amaç o dönem Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma sürecinde Anadolu kentlerindeki kültür sanat inisiyatifleri ile Avrupa’dakileri bir araya getirelim, değiş tokuş olsun gibi bir niyet vardı, bu proje uzun yıllar devam etti. Daha sonra bu proje VAHA projesine evrildi. Buradaki amaç özellikle ihraç edilen akademisyenlerin kurduğu mekanlar, Kültürhane ve D5 gibi, desteklenmesi gerektiğini düşündüğümüz oluşumları önceledik. Biz oradaki kültür sanat aktörleriyle irtibatta ve iş birliği içinde oluyoruz.

Mersin’de yakın zamanda yapmayı düşündüğünüz bir projeniz var mı?

Asena Günal: Biz Anadolu Kültür olarak bir program ya da proje yaptığımız zaman açık çağrı yapıyoruz ve kurumlar başvuruyor. Bu noktada Mersin’den kurumlar başvurursa tabii onları da değerlendiririz.

Fotoğraflar: Kerem Turgut

Kültür-Sanat alanında baskı ve direniş deneyimleri Ankara’da konuşuldu

Kültür-sanat alanında artan baskı, sansür ve otosansürün tartışıldığı VAHA Projesi kapanış etkinliğinde multidisipliner alanlardan katılımcılar yaşadıkları deneyimleri paylaşırken, dayanışma ağlarının ve kolektif üretimin bu koşullarda nasıl bir çıkış yolu sunduğuna dikkat çekti.

Anadolu Kültür ve zusa’nın yürütücü ortağı olduğu, Stiftung Mercator ile European Cultural Foundation’un desteklediği VAHA Projesi’nin kapanış etkinliği Ankara Kült Kavaklıdere’de gerçekleştirildi. 18 Nisan Cumartesi günü düzenlenen etkinlikte, kültür ve sanat alanında giderek derinleşen kriz, baskı ve belirsizlik ortamında üretim koşulları çok yönlü biçimde ele alındı. Sansür, otosansür ve direniş pratiklerinin tartışıldığı buluşmada, sanatçıların karşı karşıya kaldığı zorluklar farklı deneyimler üzerinden aktarılırken, bu koşullara karşı geliştirilebilecek dayanışma ve çözüm yolları da masaya yatırıldı.

Etkinlikte söz alan resim eğitmeni Zozan Bor yaşadıkları sıkıntıları katılımcılarla paylaştı. Tatvan’da kadınlar tarafından hazırlanan, konusu “kadınlar” olan, kadına şiddeti ele alan sergide gözaltına alınan resim eğitmeni Bor, konuşmasında uğradıkları sansür ve otosansür deneyimlerini anlattı. Sistematik bir sansüre maruz kaldıklarını belirten Zozan Bor, tek seferlik bir durum olmadığını belirterek şunları dile getirdi: “Mekansal olarak baskılanıp engellenmeye çalışıldık. Bizim sergimizin olacağı günden bir önceki gün bitmesi gereken sergi, açılış günümüzde hala bitmemişti. Kendilerine sorduğumuzda sergiyi bir gün daha uzatmaları için bilgi verildiğini söylediler. Sergi sırasında da polisler kimlik bile göstermeden tablolarımıza el koydular. Emniyet amiri olduğunu, istediğini yapacağını hatta ‘Ben devletim, ne istersem yaparım’ dedi. Herhangi bir tutanak tutulmadı. Ben de orada gözaltına alındım. Gözaltı sırasında tacize uğradım. Tablolardan birini kendilerine yorumladılar. Saçları savrulan bir kadın vardı orada, kadının kadın olmadığını, Sakine Cansız olduğunu ve saçlarının da Kürdistan bayrağı olduğunu iddia ettiler. Tablolarımızı almak için dava açtık. Şu an dava İstanbul’daki başka bir davayla birleştirildi ve üzerinde gizlilik kararı var.

“Sanatçılar sansür karşısında yalnız, dayanışma eksik ve haklarını bilmiyorlar”

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve Siyah Bant kurucularından Asena Günal ise yaptıkları araştırmada sanatçıların karşılaştıkları olumsuz durumlarda haklarını tam olarak bilmediklerini belirterek “Sanat alanındaki sansür vakalarının aslında yeterince bilinmediğini, tartışılmadığını, derli toplu bir şekilde kayıt altına alınmadığını gördüğümüz için yola çıktık. Bu vakaları belgeleyip analiz etmek, farklı yöntem ve aktörleri araştırmak ve sansürle mücadele için yöntemler geliştirmek için 9  kentte 80 görüşme yaptık. Sanatsal ifade özgürlüğü kılavuzu çıkardık. Burada aslında çok somut bir şekilde, bir sanatçının sansürle karşılaştığında madde madde ne yapması gerektiği yazıyor. Fark ettik ki sanatçılar böyle bir durumla karşılaştıklarında aslında çok yalnız hissediyorlar. Bir dayanışma ağına ve yönlendirmeye ihtiyaç var. Sansürün aktörleri ve yöntemleri çok çeşitli; devletten de gelebilir, sosyal medyadan da gelebilir, alt kattaki komşunuzdan da gelebilir. Özellikle bu OHAL’in olağanlaşmasından sonra çok fazla devlet ve yargı eliyle yapılan sansür vakalarına şahit olmaya başladık. Tabii haliyle otosansür de artmaya başladı. Ki ölçmesi en zor şeylerden biri.

İhraç sonrası kolektif üretim ve dayanışma süreci

VAHA Projesi kapanış Etkinliğinde konuşma yapan bir diğer isim, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesiyken barış bildirisine imza attığı için akademiden ihraç edilen Yard. Doç. Dr. Veli Mert oldu. Mert sözlerine Anadolu Kültür’ün de kurucusu olan Osman Kavala’yı selamlayarak başladı ve, “İmza olayının hemen arkasından benim görev süremin yenilenmesi vardı. 11 Ocak’ta bildiri yayınlandı. 1 Mart’ta benim görev süremin yenilenmesi lazımdı. Benim dosyamı YÖK’e göndermişler. YÖK de 11 tane Anadolu hocalarına rapor yazdırmış. Raporun tamamı yanlış! Atama dosyasına İletişim fakültesi yazıyor mesela, bu kadar yanlış. Üretme meselesine geldiğimizde önce ne yapabiliriz diye düşündük. Eğitim-Sen ve kardeşim bu süreçte çok destek oldu. Sendikanın ne işe yaradığını bilmiyorduk. 120 aydır Eğitim-Sen beni destekliyor. Müthiş bir güvendir bu.  Daha sonra İbrahim Tokaslan, Lorin Nakkaş, ben ve eşim Nida Karaytuğ Mert ile birlikte bir kolektif kurduk. Sonra Derya Gözükızıl katıldı bize. Duyu 5 anlamına gelen  D5 i kurduk. Derdimiz beş duyuda sanat yapmak

“Eskiden söylerdik kimse dinlemezdi, şimdi herkes bizi dinliyor”

“Biz hep söylüyoduk aslında. Kimse bizi dinlemiyordu. Şimdi Mersin’de herkes bizi dinliyor. Bu toplumsal süreci öyle bir yönetmeye çalıştık ki Diyarbakır bizim kardeş kentimiz oldu. Orada çok güzel işler yaptık. Van’a gittik, Van’daki arkadaşlar öyle kötü koşullardaydılar ki arkadaşlarımı görünce daha fazla pozitif ayrımcılığın yapılması gereken bir yer olduğunu deneyimledim. Akdeniz Belediyesi ile Akdeniz Sanat Ekspresi diye çok güzel bir proje yaptık. Mardin’de sergiler düzenledik. Ben Anadolu kültürünü  ufuk koyan bir yapı olarak düşünüyorum.

Dayanışma ağından doğan yeni bir kimlik ve üretim alanı

“Dayanışma ağı içinde bambaşka bir kültür oluştu. Bu anlamda bu dayanışmanın ve kültürün bir parçası olduğum için süreci daha rahat atlattım. Diyalog açısından da bambaşka şeyler deneyimlemiş olduk. Büyükşehir Vahap(Seçer) Başkan, Yenişehir Başkanı destek oldu. Mersin’i Türkiye çapında daha seçkin bir yer yapmaya çalıştık. Türkiye’de üniversitenin elinde olmadan, sivil yapılan ilk estetik sempozyumu gerçekleştirdik. Ben 60 yaşındayım ama 50 yaşına kadar yaptığım çalışmalarım bir yana, son 10 yılda yaptığım çalışmalar bir yana. Bu anlamda süreçten yana sıkıntım yok. İyi ki de üniversitede değildik. Kentin bize ihtiyacı vardı. 98’de geldiğimde ben sadece üniversiteye gelmedim. Ben kente geldim. Tarsus kökenli biriyim. Kendi kentime geldim. İsyankarlar ortamı içindeyiz bu koşullarda. İsyan etmeyen bu ortama girmesin diyorum ben. Çünkü gerçekten akış uyumlu bir akış değil. Sürekli kaçış noktaları arayan yapılar. Bu dayanışma ağı beni farklı bir kimlik noktasına taşıdı”

Diyarbakır’dan katılan Wejegeh Amed Kitabevi temsilcisi Seçkin Arslan, yayınevlerinin kültürel üretimdeki rolüne ve ideolojik baskılarla ilişkisine dikkat çekti, “Yayıncılık alanı sanatsal ve düşünsel dünyayı kökten belirleyen bir alan olduğu için ideolojik etkilere açık bir alan. Bu değerlendirmeyi yaparken sürgün edebiyatı, cezaevi edebiyatı gibi alanları da özellikle Kürtçenin kendi seyri içindeki edebi değerlendirmesini de yaparak seçtiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Yani Kürtçe edebiyat alanında kendi gelişimi içinde seyreden bir yayıneviyiz. Bir yandan bugüne değin önemli sayılabilecek herhangi bir yasaklama yaşamamış bir yayınevi. Diğer yandan kuruluşundan bu yana kültür sanat hayatında sivil bir aktör olarak aktif bir şekilde yer alıyor.”

 “Kentin hafızasını ve kimliğini edebiyat üzerinden tutmaya çalışıyoruz”

Seçkin Arslan sözlerine şu şekilde devam etti: “Kendi içine kapanmayı reddeden bir yayınevi olarak yerelden, Türkiye’den, ulusötesi ortaklarla birlikte sürdürerek çalışmalar yapıyoruz. Kentin hafızasını ve kimliğini edebiyat üzerinden tutmaya çalıştığımız, Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri de bu programlar içinde en önemlilerden biri. İki yılda bir düzenlediğimiz çok dilli, disiplinler arası etkinliğin bu yıl 6’ncısı düzenlenecek. Ve bu program kapsamında Türkçe, Kürtçe, Ermenice edebiyat ile “dil yarası” dediğimiz temsil imkanı daralan diller için bir bölümümüz var. Kürtçenin de kendine yer bulabildiği, çevirinin stratejik önemini vurgulayan, toplumsal bireysel ve ekolojik çatlakları edebiyat ışığında birlikte tartışan bir bakış açısıyla yola çıktık.”

Adadayız Hub’dan Adil Çamur, etkinlikte yaptığı konuşmada; ada kimliği, ada kültürleri ve adaların kültürel mirasına odaklanan çalışmalar yürütürken zaman zaman hedef gösterildiklerini ve yöre halkı tarafından sansüre maruz kalabildiklerini belirtti. Çamur, buna rağmen çalışmalarını yerel halkla birlikte sürdürmeyi önemsediklerini vurgulayarak, bu dengeyi koruyabilmek adına bir noktadan sonra otosansür uygulamak zorunda kaldıklarını ifade etti ve “Görünürlük ve güvenlik arasında denge kurmak için otosansür yapmak zorunda kaldık” dedi.

“Sadece ifade özgürlüğü değil düşünce özgürlüğü de ihlal ediliyor”

Kaos GL Derneği’nden Umut Güner, “Çok çözülebilir sorunlar var ortada ama çözülemiyor. Bu da insana kendini suçlu hissettiriyor, yanlış yaptığım bir şey mi var, diye düşünüyorsun. Böyle düşünüyor olmanın kendi ağırlığı var ve bu ağırlığı biz grup olarak her daim yaşıyoruz. Bunu yaşamak zorunda olmanın kendisi zaten otosansür mekanizmasının kendiliğinden işlediği süreci beraberinde getiriyor. Mesela en son Mabel Matiz’in yargılanma sürecinde hakim ‘Sen bu şarkıyı kime yazdın’ diye soruyor! Bu sadece ifade özgürlüğünü değil düşünce özgürlüğünü de ihlal ediyor. ‘Sen bu şarkıyı yazarken ne düşündün’ diyor! Ne düşüneceğine de ben karar veririm diyor!

“Toplum içindeki insanlar kendi dillerini konuşabilsin, bundan korkmasın ve geri çekilmesin istiyoruz”

Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Betül Bakırcı yayıncılık sektöründe Aras Yayıncılık’ın yeri ve vizyonunu vurgulayarak çalışma alanındaki sınırlarını okuyucularıyla ilişkisi üzerinden ele aldı: “Kendi başına bir ekol Aras yayıncılık, 33 yıldır faaliyet gösteriyor, kapısından giren herhangi bir araştırmacı olsun, derdi olan biri olsun onu geri çevirmeyip içe dahil ediyor ve birlikte neler yapabilirizin üstüne inatla gidiyor. Türkiye’de yayıncılık ve üretim alanlarını düşündüğümüzde Aras’ın yeri özgün bir konumda ve daha tematik ve misyon odaklı bir yerde duruyor. Ticari faaliyetler içinde kendini göstermeye çalışan bir yayınevi değil de kültür ve hafızayı korumaya çalışan bir ekol olarak yer alıyor. Batı Ermenicesinin öğrenilme, konuşulma aktarım biçiminin giderek azalıyor olması üzerinden yola çıktık. Geliştirmek, aktarmak ve yaygınlaştırmak istiyoruz. Esasında toplum içindeki insanlar kendi dillerini konuşabilsin, bundan korkmasın ve geri çekilmesin istiyoruz. Bu nedenle Ermenice ve Türkçe çift dilli yayıncılığı bir arada ilerletiyoruz. Ayrıca ana akımın görmezden geldiği kitlelerin görünür kılınmasında da mücadele veriyoruz.

“Güncel sanat izleyiciden kopuk”

Sanatçı ve akademisyen Burak Delier, İstanbul merkezli büyük kültür sanat kurumlarından yola çıkarak, “Bir krize girdiler ve bu krizden de çıkamadılar. Özellikle güncel sanat alanında izleyiciyle büyük bir kopuş olduğu ve dolayısıyla bir yenilginin söz konusu olduğunu ve bir şeyin bittiğini, başka bir şeyin başlayacağını kabul etmek lazım” dedi.

“Hayatlarımız aslında sizin zannettiğiniz kadar korkunç değil!”

Etkinlik sonunda Devrim, Ecmel ve Kürliçe’nin “Anlat Aşko” adlı stand up gösterisi düzenlendi. Seyircisinden büyük beğeni toplayan gösteri, kültür-sanat alanında gün boyu ele alınan sorunlara mizah yoluyla değindi. Gaia ekibi olarak biz de LGBTİ+ aktivisti Devrim Aden’le kısa bir söyleşi gerçekleştirdik, VAHA projesinde 2. Defa sahneye çıktığını söyleyen Devrim Aden şunları söyledi: “Genel olarak hayata tutunma motivasyonlarımdan biri bu yaşadığım olayları, oradan ince bir şey bulmak, oradan akan suyu bulmak ve oraya tutunmaktır. Bir de bir lubunya olarak o stand-up kültüründeki erkekleri bir kenara bırakarak sahnede var olmak beni daha da güçlendiriyor. Buradayız ve hayatlarımız aslında sizin zannettiğiniz kadar korkunç değil, bizim hayatımızda da en az onlarınki kadar renk, neşe ve mutluluk var.

Baskı ve sansüre sürekli olarak maruz kaldığını belirten Aden, “Zaten LGBTi+ biri olarak iktidarın bizi sıkıştırdığını ve o kıskacın içinde var olmaya çalıştığımızı farkında olarak sahneye çıkıyorum. Ben  eğer bugün burada söylediğim herhangi bir şeyden cezaevine alınmayacaksam, yüksek ihtimal zaten ya yürüyüşümden ya alana çıktığım hareketimden ya da attığım herhangi bir Twitten ya da attığım herhangi bir slogandan, cümleden alınabilirim. O baskıyı buraya gelene kadar öncesinde çok fazla sıkıştırılma hali var. O yüzden o sahnede daha da rahat hissediyorum. Çünkü öncesinde zaten eğer alınacaksam saydığım bu sebeplerden alınırım diye düşünüyorum” dedi.

Fotoğraflar: Kerem Turgut

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 7: Davet

0

İstiklalde metroya binmeden önce pastaneden güzel bir çikolata paketi hazırlattı. Bir de şarap alsa mıydı? Mert şarap sever miydi? Peki Mert, Âdem’in alacağı şarabı içer miydi? Vazgeçti şarap almaktan. Hızlı adımlarla girdi metroya. Trafik olmasa taksiye binmek istiyordu ama görüntüsü bozulmadan, kokusu uçup yok olmadan önce gitmeliydi. Tüm bunlar bahaneydi aslında. Gerçek olan Mardin’den sonra Mert’in davetinden başka hiçbir şeyin kafasını dağıtmasına yetmeyeceğiydi. Odağını değiştirmeli, günlük yaşamına aynı akışta devam etmeliydi çünkü yurt dışı turneleri birkaç hafta sonra Hollanda ile başlayacaktı. Konsantre olması gereken tek şey işiydi. Provası bittiğinde ekip arkadaşlarının akşam yemeği davetini yorgun olduğunu söyleyerek geri çevirdi. Akşam herhangi bir planı olmasa da katılmak istemezdi lakin dansçı arkadaşları ile kişisel bir problemi olmamasına rağmen dışarıdan direkt baş dansçılığa getirilmesi grupta hazımsızlık yaratmıştı. Arda’dan çekinmeleri sebebiyle sözlü olarak dile getiremeseler de Âdem’e karşı hal ve tavırlarından bunu anlamamak imkânsızdı.

Tüm gün devam eden provalardan sonra eve vardığında sokak kapısının önünde ağlayan yavru bir kedi gördü. Saate baktı. İlgilenecek zamanı olmasa da vicdanına emanet olan küçücük bir canlıyı yok sayarak hayatına devam etmesi mümkün değildi. Âdem’in bacaklarına dolanarak merhamet dilenen yavrunun etrafta annesi de görünmüyordu. Terk edildiği belliydi. Aç, susuz, korunmasız… Üstelik sokağındaki çocuklardan şiddet görme ihtimali yüksekti. Arabaların altında ezilme ihtimali de yüksekti. Vahşi insanlar tarafından tekmelenerek ya da zehirlenerek öldürülme ihtimali de yüksekti. Her türlü işkence, eziyet… Delirmemek işten değildi! Sevgisiz ve eğitimsiz toplumlarda diğer canlıların hayatta kalma ihtimalinin sıfıra yakın olduğu düşünülürse içinde merhamet zerresi taşıyan herkes muhakkak böylesi ufacık bir canlıya el uzatırdı. Zihninden hızla geçen ihtimaller silsilesinden sonra kediyi kucağına alarak hızlıca markete gitti. Marketteki bazı insanlar yardımseverliğine iltifat ederken bazıları da kucağında bok taşıyormuş gibi iğrenerek bakıyorlardı kirli kalplerini hesaba katmayarak. Bütün bunları görmezden gelerek kuru-yaş mama, süt, kum gibi lazım olan en acil malzemeleri alıp evine gitti. Kediyi odasına koyarak önce karnını doyurdu, ıslak mendille kirli tüylerini temizledi, kumunu küçük bir kaba koyarak odasında en köşe yere yerleştirdi. Kedi, nice insanda bulunmayan minnet duygusuyla teşekkür edercesine atladı Âdem’in kucağına. Âdem kedilerin uğurlu olduğunu hatırlayarak bu küçük kıza “Şans” ismini verdi.

Şimdi sıra kendisine gelmişti. Hevesle geceye hazırlanmaya başladı. İlk olarak tıraş oldu. Dişlerini iki kere fırçaladı. Tırnaklarını kökünden kesti. Köpük köpük yıkandı. Bütün vücuduna hanımeli kokulu bir krem sürdü. Sıkmaya kıyamadığı odunsu parfümünü muhtelif bölgelerine boca etti. Gül kurusu bir sweatshirt, kot pantolon geçirdi üzerine. Yeni aldığı pabuçlarını bugüne kısmetmiş diyerek ilk kez giydi. Saçlarını briyantin ile geriye doğru taradı. Artık hazırdı. Ev arkadaşları için odasının kapısına “İçerde Şans var, kapıyı açık bırakmayın” notu yazarak çıktı evden.

Yolda yürürken kralın huzuruna davet edilmiş bir soytarı gibi hissetti kendini. Bu ezikliğin mimarı Hamza’ydı. Çocukluğundan beri ince ince işlemişti bilinçaltına. Kendini telkin edecek cümleler kursa da ilk çatlakta gün yüzüne çıkıyordu hissettiği değersizlik. Oysa Mert düşmüştü Âdem’in peşine. Peşini bırakmamıştı üstelik. Âdem, Mert’in verdiği kartvizitteki numarasını kaydetmesine rağmen bir kere bile aramamıştı. Kendini ikna etmesi gereken bir durum yoktu. Mert gibi kırk yaşlarında yetişkin bir adam ne istediğini de ne istemediğini de gayet iyi bilirdi elbette. Sabahtan beri ilerlemeye üşenen zamanın, gece olduğunda tüm küstahlığıyla akıp gidecek olduğunu bildiği için kuruntularını bir kenara bırakarak akışa teslim olmaya karar verdi.

Metro çıkışında merdivenleri tırmanırken içinde aniden parlayan yıldızlar telaşla sönerek midesinde şiddetli kramplara dönüştü. Buna engel olmak imkânsızdı. Derin nefes alarak Mert’in tarif ettiği adrese doğru yürümeye başladı. Rezidansların arasında tarif edilen adresi bulamama endişesiyle gerildi. Karşısına çıkan ilk güvenlikten yardım istedi. Görevli güzelce anlattı gideceği yeri. Doğru adrese geldiğinde güvenlik, Mert’ten onay alarak yönlendirdi Âdem’i. On beşinci kat, daire yüz otuz iki. Kaybolmamak mümkün değildi. Asansörde numaralar arttıkça korkuyla, aşkla sıkışıyordu yüreği. Gece burada kalırsa yarın sabah tekrar bineceği bu asansörde neler hissedeceğini merak etti. Dokunaklı bir dua ile çıktı asansörden. Uzun koridorda yürürken açılan kapıdan başını uzatan Mert’i gördü. Mert her zamanki gibi neşeliydi.

“Hoş geldin. Buyursunlar”

Âdem ayakkabılarını çıkarıp çıkarmamakta tereddüt etti.

“Ayakkabılarınla gir lütfen. Keyfine bak.”

Âdem buyur edildiği gibi salona girdi. Çikolata paketini ortada duran uzun sehpanın üzerine bıraktı. Mert teşekkür ederek ne içmek istediğini sordu. Âdem açken içmek istemezdi ama uyum sağlamak için “Sen ne içersen aynısı olsun” diye geçiştirdi. Mert, Âdem’in gerginliğine anlam veremese de üstüne gitmiyor rahatlaması için zaman tanıyordu. Viskiler geldi. Âdem gevşemeyi umut ederek kocaman bir yudum içti.

Evinin tarzı dikkat çekiciydi. Ruhu olan evlerdendi. Siyah, beyaz ve kırmızının hâkim olduğu sade, şık ve huzurlu bir ev… Salonun bir duvarı iç içe geçmiş çıplak kadın, erkek tasvirleriyle bezenmişti. Büyük yemek masası en kalabalık grupları bile misafir edebilecek türdendi. Yumuşacık halılar, modern avizeler, pahalı tablolar… Salonda perde olmaması dikkatini çekti. Belli ki camlar içeriyi göstermiyordu. Ortamda uyumsuz ve gereksiz hiçbir şey yok gibiydi. Ve göze çarpan zengin alkol büfesi. Yüzden fazla şişe boy boy sıralanmış, keyifle veya kederle içileceği günü beklemekteydi.

“Evin çok güzelmiş.”

“Güvendiğim bir mimar arkadaşıma yaptırdım. Evde fazla vakit geçirmesem de keyifli bir ortam olmasını istedim. Bu arada aç mısın? Şahane yemekler hazırlattım sana”

Âdem “Yiyebiliriz artık” diyerek bir kısa cümle daha kurdu. Viskiden umudunu kesmek istemiyor lakin bir türlü rahatlayamıyordu. Büyük yemek masasına geçtiler. Âdem tam karşısına denk gelen tabloya odaklandı. Mert muhabbet olsun diye tablonun hikâyesini anlatmaya başladı.

“O tabloyu benim eski bir müvekkilim bana İtalya’dan hediye olarak getirdi. Neden biliyor musun? Kendisini aldatan kocasından yedi sülalesine yetecek rekor bir tazminat alarak boşanmasını sağladım. Devede kulak kalır.”

Âdem kafa sallamakla yetinerek yorum yapmadı. Ne tablo ne de kazanılan tazminat umurundaydı. O, masadaki çeşit çeşit yemeklerin hangisinden başlayacağına karar vermeye çalışıyordu.

“Bak bu karidesleri çok güzel yapar benim yardımcım. Soğutmadan tadına bakmalısın.”

Âdem tabağına biraz karides, somon balığı, bol kaşarlı püre, sebzeli kiş, zeytinyağlı enginar, otlu peynir ile roka aldı. Mert ağzının tadını biliyordu.

Âdem bir lokma yemek yiyor iki yudum viski içiyordu. Bir türlü rahatlayamamış, ortama uyum sağlayamamıştı. Mert ile biraz daha öz güveni yerine geldikten sonra tanışsalar çok daha iyi olacaktı. Babası her ne kadar varlıklı olsa da kültürsüzdü. Evlerindeki zenginliğin ölçütü istediklerini yiyebilme özgürlüğüydü. Bir vizyon yoktu, hayat standardı, bakış açısı yoktu. Dümdüz yaşayan ve köşeli bir aileden çıkmıştı. İstanbul’da okudu, çalıştı, ortam gördü görmesine ama Arda ile tanışana kadar parası yoktu. İstediği hayatın temellerini yeni atmaya başladığında çıkmıştı Mert karşısına. Mert de bunun farkındaydı, buna rağmen tanımak istedi Âdem’i.

Hayal ettiğinden daha sakin geçti yemek faslı. Fazla konuşmadan yediler yemeklerini. Âdem bir kadeh daha istedi masadan kalkarken. Ellerini yıkamak için banyoya gittiğinde aynada kendine baktı. İyi görünüyordu. “Sal artık kendini” dedi kendi kendine. “Âşık olmaktan korkuyorsan buraya gelmeyecektin. Buraya geldiysen âşık olmaktan korkmayacaksın.” Kontrollü giderse âşık olmayacağını sanıyordu. Âşık olmak bu kadar kolaydı Âdem için.

Salona döndüğünde viskiler tazelenmiş, müzik açılmış, mumlar yakılmıştı. Atmosfer tümüyle değiştiği için Âdem rahatladı. Mert’in yanına oturarak mesafeyi kapatmaya çalıştı. Gülümseyerek baktı Mert’in yüzüne. İlk uygun anda aklındaki soruyu soracaktı. Kocaman iki yudum içtikten sonra ağzına bir parça çikolata attı. Kafasını çevirdiğinde Mert dudaklarına yapışıp öptü Âdem’i. Zaman dondu, Âdem bıraktı kendini. Gözlerini kapatarak Mert’in dudaklarında kayboldu. İştahlı bir öpücükten sonra Mert bir sigara yaktı. Âdem sormak istediği soru için en uygun anı nihayet yakaladı.

“Senin cinsel yönelimin ne?”

Mert bir süre sessiz kalınca Âdem yanlış bir soru sorduğunu düşündü. Neyse ki fazla bekletmeden cevapladı Mert bu hassas soruyu.

“Biseksüelim ben”.

Bu yanıtın modunu düşürmesine izin vermemeliydi. Çünkü artık kadın, erkek herkesten kıskanacaktı. Mert peşi sıra gelecek sorulara engel olmak istercesine tekrar öptü Âdem’i. Küçük ısırıklarla tahrik ederek uzun uzun emdi dudaklarını. Âdem’ in tek yapabildiği akışa teslim olmaktı.

Mert, Âdem’i ellerinden tutarak yatak odasına doğru götürürken kısa aralıklarla öpüyor ve elleriyle vücudunu okşuyordu. Âdem heyecandan terleyerek duş almak istedi. Mert “Daha sonra” diyerek hoyratça yatağa itti. Âdem tavanda boydan boya asılı duran aynayı fark etti. Yanına uzanan Mert önce pantolonunu sonra gömleğini çıkardı. Emredercesine “Soyun” dedi. Mert, aktif pasif rolleri belirlemiş, efendi-köle oyununu başlatmıştı. Âdem bu maskülen tavırdan tahrik olsa da nezaketiyle tanıdığı adamın böyle davranmasına şaşırıyordu. Yavaş yavaş soyundu. Artık çırılçıplaklardı. Mert, Âdem’in elini tutarak “Dokun bana” dedi. Âdem söylenenlere harfiyen uyarak Mert’in üzerine oturdu. Bedeninin her milimini kıymetli bir hazineymiş gibi baştan aşağı tadarak keşfediyor, kokusunu içine hapsediyordu. Yokluğunda hayalini kuracağı geceyi an be an hafızasına kaydederek…

Mert hızla kalktı yataktan. Âdem’i bacaklarından kavrayarak yatağın ayak ucuna çekti.

“Korkuyor musun?”

“Hayır” dedi Âdem.

“Titriyorsun ama”.

“Heyecandandır”.

Âdem engel olamadığı bir isyanla çocukluk günlerinin Kudret abisini hatırladı. Her sevişmenin ilk anında, zihninin kilitli zindanlarından salına salına çıkıp sinsi bir silüet halinde belirirdi Kudret abisi. Ömürlük bir sözleşmeye imzasını silinmez mürekkeple mühürlemiş gibi kâbus olup çökerdi geceye.

Beklenen an geldiğinde kendini Mert’in ellerine bıraktı Âdem. Terleri birbirine karışmış iki sıcak beden… Mert, Âdem’in kalçalarını tutarak sertçe girdi içine. Omuzlarına abandığında Âdem’in acıyla karışık aldığı haz tarifsizdi. Bir süre sonra nefes nefese inleyerek boşalan Mert hızlıca banyoya gitti. Duş sesi geliyordu. Âdem nasıl bekleyeceğini bilemedi. Giyinse olmaz, çıplak kalsa hiç olmazdı. Hemen eşyalarını topladı. Yatağı düzeltti. Pencereyi açtı. Aynada kendine baktı.

“Duşa girebilirsin” diye seslendi Mert. Âdem eşyalarını yanına alarak duşa girdi. Çıktığında korkunç bir ayıbı örtmek ister gibi yüzünü sakladı. Mert eski haline dönmüş, son derece keyifliydi.

“Film izleyelim mi? Ne dersin?”

Âdem affedilmez bir günah işlemiş gibi utanç duyuyor, gitmekle kalmak arasında tereddüt ediyordu.

“Sen film seçerken ben tatlıları hazırlayıp hemen geliyorum.”

Âdem hızlıca eskiden izlemiş olduğu bir film seçti. Telefonunu kontrol etti. Arayan soran yoktu. Sehpadaki dergilerden birini karıştırır gibi yaparken Mert elinde iki tabak brownie ile geldi.

“Üstüne rahat bir şeyler vereyim. Kalacaksın değil mi?”

Mert’in kalmasını istediği belliydi. Âdem hem yabani gibi kaçmak hem de meraklı gibi kalmak istemiyordu. Açık açık konuşmanın işleri her zaman kolaylaştırdığını çok kez tecrübe etmişti.

“Kalmak isterim ancak seni de rahatsız etmek istemem” dedi.

Mert her zamanki en nazik haliyle;

“Sen beni rahatsız edeceğini mi düşünüyorsun?” diyerek bir öpücük kondurdu Âdem’in dudaklarına.

Keyifle geçen gecenin ardından sabah usulca çıktı yataktan. Mert ile tekrar görüşmeyi garantilemek için unutulmuş kayıp eşya süsü vererek banyoda bir köşeye bıraktı kol saatini. Asansöre binen Âdem artık aynı kişi değildi. Âşık olduğunu sanıyordu. Belki de aşıktı. Oysa aşk sandığı şey baba yerine koyacağı, her daim eksikliğini hissettiği güven ihtiyacıydı. Sırtını yaslayabileceği, kabul göreceği, koşulsuzca sevgisini hissedeceği bir sığınaktı.

Ne baba ne de kendi evinde hissedebildiği konfor ve güveni yıllar sonra bu evde hissetti Âdem. Engel olamadığı gülümsemesi ile çıkıp gitti güvenli bölgesinden.

Lilith’in Kızı Âdem 1. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-1-bodrum/

Lilith’in Kızı Âdem 2. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-2-surpriz/

Lilith’in Kızı Âdem 3. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-3-izmir/

Lilith’in Kızı Âdem 4. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-4-kiraz-agacinin-altinda/

Lilith’in Kızı Âdem 5. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-5-adem-on-uc-yasinda/

Lilith’in Kızı Âdem 6. Bölüm https://gaiadergi.com/lilithin-kizi-adem-bolum-6-mardin/

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 6: Mardin

0

Sabah gözlerini açtığında ilk iş saate bakmak oldu. Saat sabahın beşiydi. Uyumak imkânsızdı. Bugün heyecanı çok başkaydı. Muazzam bir sevinçti hissettiği. Yedi kayıp senenin ardından nihayet kıymetlisine, annesine kavuşacaktı. Ölmüş birini tekrar görme şansı bahşedilmiş gibi mutluydu. Heyecan ve stresten aklını toparlayamıyor, mantıklı davranamıyordu. Yurt dışı turneleri başlamadan önce hayata geçirmek istediği bu plan eğer sorunsuz işlerse bundan sonra uygun oldukça görecekti annesini. Bunu daha önce de düşünmüştü elbette ama hem cesareti hem bütçesi el vermemişti.

Önce soğuk bir duş aldı. Sert bir kahve içti. Zaman geçmek bilmiyordu. Çantasını tekrar kontrol etti. Annesine aldığı mavi taşlı gümüş yüzüğü, biletini ve kimliğini yanına aldığına emin oldu. Ev arkadaşlarına gruptan yazarak gidiyor olduğunu hatırlattı.

Telefon çaldığında arayanın annesi olduğuna emindi. Son kez teyit etmek için muhakkak arayacaktı Zümrüt Sultan.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun.”

“Oğlum, geliyor musun? Var mı bir değişiklik?”

“Evet annem. Saat 13.00’da eski sinemada bekle beni. Geldiğimde ben seni bulurum.”

“Çok korkuyorum oğlum. Ya bir gören, tanıyan olursa diye yüreğim pır pır. Değer mi be yavrum?”

“Değer annem. Dayanamıyorum artık. Unutma. 13.00, eski sinema.”

“Tamam yavrum. Hadi dikkatli ol. Öpüyorum.”

Artık kavuşmalarına saatler kalmıştı. Âdem uçakta tanıdık birini görme ihtimaline karşın en arka koltuktan yerini almış, şapka ve gözlük ile yolculuk ediyordu. Zaten cam kenarına oturmuş, koltuğa gömülü halde kafasını koridor tarafına hiç çevirmeden uyuyormuş gibi duruyordu. Uçak Mardin’e inmeden önce yapacaklarını tekrar planladı. Uçaktan en son inecek ve derhal tenha bir yere geçecekti.

İnişten sonra Mardin havalimanında kafasını öne eğerek kuytuda kameralardan uzak bir alan buldu. Lakin tuvalete erkek olarak girip kadın olarak çıkmak çok riskliydi. Hızlıca çantasından daha önce hazır ettiği kara çarşafı çıkararak üzerine geçirdi. Ellerine eldiven taktı. Gözlüğünü zaten hiç çıkarmamıştı. Telefonun ön kamerasından nasıl göründüğünü gelişigüzel kontrol etti. Eğer dikkatini çeken bir polis kimlik sormazsa gerisi çorap söküğüydü.

Havaalanından bir kadın gibi yürüyerek çıktı dışarı. Gördüğü ilk taksiye atlayıp sesini incelterek eski sinemaya gideceklerini söyledi. Yol boyunca özlemle izledi doğup büyüdüğü şehri. Yasak bölgeye, Eski Mardin’e vardıklarında dar sokakları ve tarihi taş evleriyle hiç nazlanmadan selamladı şehir Âdem’i. Mardin Kalesi ilk sigarasını içtiği, Zinciriye Medresesi ilk okul gezisi ve Ulu Camii ilk namazını kıldığı yer olarak gün yüzüne çıktı yok saydığı hafızasından. Şehrin ortasından geçen caddeye girdiklerinde telkâri gümüş takılar, el dokuması halılar, renkli şallar… Görsel şöleni andıran bu sokakta her şey yerli yerindeydi. Camı araladı. Dükkanlardan gelecek olan kokularla hatıralarını tazeleyecekti. Çeşit çeşit baharatlar, taze kavrulmuş yerel kahveler, gelen geçen herkese mutlaka ikram edilen meşhur badem şekerleri… Ev yapımı, mis kokulu rengarenk sabunlar, kurutulmuş meyveler, iştahla yediği pestiller… Âdem nemli gözleriyle okşadı şehrin her bir köşesini.

Taksiciye anlamış olma ihtimali olmasa da sus payı sağlam bir bahşiş bırakıp indi. Çantası elinde, çarşafı bacaklarına dolanır halde annesini aramaya başladı. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Saat 13.15 olmuştu. Metruk sinemanın iç tarafına girdiğinde annesini duvar tarafına dönük halde otururken buldu. Elinden çantasını fırlatıp sessizce koşarak sarıldı arkasından.

“Oy benim kuzum gelmiş. Şükürler olsun kavuşturan Rabbime. Güzel gözlü yavrum benim. Geldin mi sen?”

“Geldim annem geldim.”

Hıçkırıklarla sarsılarak ağladı Âdem. Zümrüt, öpe koklaya kucakladı oğlunu. Kokusunu içine hapsetti. Bu kadar bildik ve bir o kadar uzak olmanın tezatlığı ile…

“Dur annem. Hemen giy şunu üstüne. Seni de bir tanıyan olmasın.”

Âdem çantasından annesi için de hazır ettiği kara çarşafı çıkardı. Her ne kadar artık kullanılmayan, harabeye dönmüş eski sinemada olsalar da davetsiz misafirlere karşın Zümrüt’ün de tanınmaması daha rahat olmalarını sağlayacaktı. 

“Çok özledim annem seni. Çok, çok…”

“Kurban olurum sana güzel evladım benim. Ne kadar zamanımız var? Kaçta geri döneceksin?”

“Üç saatimiz var annem. Babam sana laf etmez değil mi?”

“Yok oğlum yok. Onu hallettim ben. Sen düşünme bunları.”

Âdem sürekli annesine sarılıyor, ellerini öpüyor, gözyaşlarını siliyordu.

“Oğlum aç da güzel yüzünü göreyim.”

Âdem etrafı kolaçan ettikten sonra açtı yüzünü. Gözleri çocukken de her ağladığında yaprak gibi titreyerek yeşile döner, içli içli bakardı. Çaresizlikti hissettikleri. Zümrüt güçlü olmaya çalışıyor, Âdem’i üzmemek için durumu kabullenmiş gibi dik durmaya çabalıyordu.

“Ağlama oğlum. Yaşıyorsun, hayattasın ya bu yetiyor bana. Okulunu okudun, işini buldun, sağlığın sıhhatin de yerinde. Tek derdimiz özlem olsun”.

Son cümlesi şiar olmuştu annesinin dilinde. Bu şekilde avunuyordu kendince.

“Bak sana ne getirdim. Geceden sakladım bahçeye.”

Büyük el çantasından çıkardığı sembusek, zingil tatlısı ve kıliçeleri yığdı oğlunun önüne. Yıllardır yediremediği hamur işlerinin hepsini tek seferde yiyebilecekmiş gibi… Âdem ilk lokmayı ısırdığında hızla çocukluk yıllarına döndü. Pişmanlıkla döküldü cümleler ağzından.

“Bazen keşke hiç kaçmasaydım diye düşünüyorum annem. Seni bu kadar üzmeye hakkım yoktu. Hem o zaman hiç ayrı kalmazdık.”

Duygusal davranmanın faydası yoktu. “Âdem beni mutlu görürse daha az üzülür” diye düşündü Zümrüt.

“Yok oğlum. Sen en iyisini yaptın. Evlendirirlerdi seni. Abinler liseden sonra evlenip baba oldular biliyorsun. Ele güne karışınca daha iyi olmazdı halimiz.”

Âdem çantasından aldığı hediyeyi çıkarıp taktı annesinin parmağına.

“Bu yüzüğü hiç çıkarma annem.”

Kısa bir sessizlikte göz göze bakıştılar.

Âdem içinden “Sana yaşattıklarımın cezasını, sana duyduğum hasretle çekiyorum” derken, Zümrüt içinden “Allah benim ömrümden alsın, senin ömrüne katsın. Yokluğunla sınamasın kurban olduğum Rabbim” dedi.

“Babam beni hiç mi affetmez anne? Çıksam karşısına, öpsem elini?”

“O seni evden kaçtı diye yok saydı. Bir de okuduğun okulu, yaptığın işi duysa. Hele askerlik raporunu! Allah muhafaza”.

Zümrüt, şeytan kulağına kurşun diyerek taşlara vururken Âdem cevaplarını bildiği sorulara devam etti.

“Söylemesem ona. Mühendislik okudum desem, özel bir şirkette çalışıyorum desem.”

“Bilmez misin o hinoğlu hini? Diploma görmek ister, iş yerini ziyaret etmek ister. Geri dön memleketine der bilmez misin? Dönebilecek misin? Buralarda mutlu olabilecek misin?”

“O zaman sen gel yanıma, ikimiz yaşayalım İstanbul’ da. Kaçırayım seni?”

Âdem gülerek kurdu son cümlesini.

“Şimdilik adını anmıyor evde. Uyuyan yılanı uyandırmaya gerek yok oğlum. Hem senin bir düzenin var. Ben yapamam İstanbullarda.”

“Hiç beni merak edip soran oluyor mu peki?”

“Merak ediyorlardır elbet ama sormaya cesaret edemez hiç kimse.”

Âdem herkesi tek tek sordu; büyümelerine şahit olamadığı yeğenlerini, büyükannesinin cenazesini, komşu Gülbahar ablanın düğününü, babasının ev hallerini, abilerini, gelinleri… Çocukluğunun en büyük düş yıkımı olan Kudret abisini sordu. Yeni hayatını üstü kapalı anlattı annesine. Zümrüt onu bağrına bastı basmasına ama yine de detayları bilmek istemezdi.

Artık vakit gelmiş, gitmesi gerekiyordu. Bundan sonra bu şekilde görüşebileceklerine karar vererek birbirlerini öpe koklaya vedalaştılar. Önce Zümrüt kurtuldu kara çarşafından. Çevreyi kontrol ederek çıkıp gitti sinemadan, arkasına dönüp son bir kez el sallayamadan… Âdem, annesinin arkasından uzun uzun baktıktan sonra kalan hamur işlerini ve döndüğünde uzun uzun koklayacağı annesinin çarşafını özenle yerleştirdi çantasına. Kısa bir süre sonra o da çıkarak taksi bulmak üzere merkeze doğru yürümeye başladı. Özlediği çocukluk masumiyeti ve kaygısızlığı ile bakındı etrafa. Ezbere bildiği sokaklara. Ana rahminden dışlanmış bir piç gibi hissetti kendini. Rahme koyan da fırlatıp atan da aynı kişiydi üstelik. “Ne ironi!” diye geçirdi içinden. İlk müsait taksiye atlayıp incelttiği sesiyle “Havaalanına” dedi. Yine aynı kuytuda kurtuldu onu annesine kavuşturan çarşafından “Seninle daha çok işimiz var” diyerek. Gözlerden uzak bir yerde gözlük ve çantasıyla bekledi uçağın saatini. Buruk, mahzun ama mutluydu…

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 5: Âdem on üç yaşında

0

Hastanenin dar koridorunda ilerlerken mavi renkli duvarlar ile yer yer çatlamış mermer zemin, ortamın buz gibi soğukluğunu yüzüne vuruyordu. Eskimiş binanın kocaman ahşap kapısından içeri girdiği andan itibaren babasının önünde, suç işlemiş gibi yüzü yere eğik yürürken kendini hapishanede hücresine götürülen bir mahkûm gibi hissetti. Buraya neden getirildiği ile ilgili henüz en ufak bir fikri bile yoktu üstelik. Hasta değildi. Kontrol edilmesi gereken bir rahatsızlığı, alması gereken bir rapor, yazdırması gereken bir ilaç da yoktu. Aklından geçenlerle yüzleşmeye cesareti olmadığı için hiçbir şey sormadan, sorgulamadan öylece çıkıp gelmişti babasıyla. Yol boyunca çıt çıkarmadan…

Sıra Âdem’e geldiğinde Hamza önden, Âdem arkasından girdi Doktorun odasına.

“Âdem Hancıoğlu hanginiz?”

Âdem elini kaldırdı sınıftan gelen alışkanlıkla. Hamza gözüne kestirdiği sandalyeye oturup güzelce yerleşirken Doktor girdi araya.

“Sizi dışarı alalım lütfen.”

Hamza, bu sözü odada kendisinden başka birine söylenmişçesine üzerine almayarak devam etti oturmaya.

“Beyefendi, size söylüyorum.”

Olacak iş değil der gibi bakışlarla savunmaya geçti Hamza;

“O benim oğlum. Benden gizlisi saklısı mı var ki beni istemiyorsun Doktor Hanım kızım?”

Doktor, anlayış dileyen gözlerle sakinliğini koruyarak;

“Görüşme esnasında yalnız olmamız gerekiyor Beyefendi” dese de Hamza direnmeye niyetliydi.

“Onun iyiliğini benim kadar kim isteyebilir? Hem belki aklına gelmeyen önemli konular olur, ben anlatırım sana.”

“Lütfen, rica ediyorum uzatmayın. Seans bitene kadar kapının önünde bekleyebilirsiniz.”

“Çekinir şimdi o, ben yanında olursam daha rahat eder oğlan.’’

“Olmaz diyorum Beyefendi! Anlamıyor musunuz siz beni? Zamanımız daralıyor, lütfen çıkın dışarı!”

Seansa dâhil olmak isteyen babayı ikna edebilmek için dakikalarca konuşmak zorunda kalan Psikiyatrist, nihayet kapıyı kapatıp da Âdem ile baş başa kaldığında hala hasta mahremiyetine saygı duymayan bu ilkellerin varoluşuna söverek kendini sakinleştirdi. İlla her şeyin içinde olup ne kadar bilgi varsa hepsini muhakkak sentezlemek zorunluluğu hisseden, özel alan bırakmayacak kadar hâkim olmaya kararlı ailelerden bir tanesi daha! Bunu kendinde hak görmesinin tek bir açıklaması vardı; Âdem onun testislerinden çıkmış, komple ona ait bir varlıktı. Bunlar böyleydi işte ve sayıları azımsanamayacak kadar fazlaydı.

Âdem’in yüzü utançla kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırarak “Babam adına özür dilerim” dedi. Doktor, son derece nazik bir tavırla oturacağı yeri göstererek bir bardak su koydu Âdem’in yanına. Seansa başlamadan önce bilmesi gereken ilk soruyla samimi bir girizgâh yaparak başladı;

“Buraya gelmeyi sen mi istedin ailen mi talep etti Âdem?”

“Sabah babam Doktora gidiyoruz dedi. Ne için olduğunu sorsam bana bağırırdı, annem üzülür diye hiç sesimi çıkarmadım. Bende kapınızda beklerken anladım nereye geldiğimizi”.

“Geçmiş zamanda böyle bir talebin ya da yarım kalmış bir tedavin oldu mu?”

“Hayır, hiç olmadı.”

“Peki Âdem. Şimdi ben sana bazı sorular soracağım. Burada konuştuğumuz hiçbir şeyi babana ya da bir başkasına anlatmayacağım. İkimizin arasında sır olarak kalacak. Bu konuda bana güvenebilirsin. Anlaştık mı?”

Babasının korkusu o kadar çevrelemiş, öylesine sindirilmişti ki, Doktor ne kadar samimi de olsa asla güvenemezdi Âdem.

“Tamam, siz nasıl isterseniz.” diyerek anlaştıklarına ikna etmek istedi.

“Okula gidiyor musun? Hangi derslerde başarılısın?”

“Yedinci sınıfa gidiyorum. Sözel derslerde daha iyiyim. Bir de müzik dersini seviyorum.”

“Okulda günlerin nasıl geçiyor? Öğretmenlerinle ve arkadaşlarınla aran nasıl?”

“Sorun yok. Derslerimi dinleyip eve dönüyorum.”

“Okulda seni üzen biri var mı?”

“Yok!”

“Evde kaç kişi yaşıyorsunuz? Biraz anlatmak ister misin?”

“Konağın bize ait olan tarafında annem, babam, iki abim, bir de büyükannem var. Diğer tarafta amcalarım, eşleri, çocukları.”

“Ailenle vakit geçirmekten hoşlanıyor musun? Ailenle beraberken nasıl hissediyorsun?”

“Genelde odamda yalnız olmayı seviyorum, müzik dinlemeyi bir de anneme yemek yaparken yardım etmeyi.”

“Evde seni üzen ya da rahatsız eden bir şey var mı?”

“Yok!”

“Arkadaşların var mı peki okuldan sonra veya hafta sonları görüşüp güzel vakit geçirdiğin?”

“Pek arkadaşım yok. Onlar maç yapıyor genelde. Sevmiyorum ben futbol oynamayı.”

“Peki sen neler yapıyorsun boş zamanlarında? Günlük aktivitelerin, hobilerin, ilgi alanların neler?”

“Dans etmeyi seviyorum ben” dedi ve sustu Âdem. Ağzından kaçırmanın pişmanlığı ile zamanı geri almak istedi. Kıpkırmızı halde yüzünü yere eğdi, yumruğunu sıkarak dondu kaldı oturduğu sandalyede.

Doktor üstüne gitmemek için derhal değiştirdi konuyu.

“İştahın nasıl Âdem? Yemek yeme alışkanlıkların neler?”

Âdem biraz gevşedi. Sıktığı yumruğunu serbest bırakıp pencereden dışarı bakarak cevapladı Doktoru. Hala kendini ifşa etmenin utancıyla göz teması kuramıyordu.

“İştahım iyi. Annem çok güzel yemekler yapar.”

“Uykun nasıl? Geceleri rahat uyuyabiliyor musun?”

“Uyuyorum.”

“Evde ailenle neler paylaşıyorsun? En çok kiminle aran iyi mesela?

“En çok annemi seviyorum. Abilerim benimle pek ilgilenmezler. Babam da üstüme o kadar çok düşüyor ki bunalıyorum.”

“En çok ne yaptığında bunaltıyor baban seni?”

“Tek başıma bir şey yapmam çok rahatsız ediyor babamı. Kırk yılda bir dışarı çıksam kız çocuğuymuşum gibi kiminle gidiyorsun, nereye gideceksin, kaçta geleceksin diye sorar her zaman. Sadece onun yanında olduğum zamanlarda huzurlu oluyor. Annemde olmasa eve hapsedecek beni.’’

“Peki romantik bir ilişkin var mı ya da hiç oldu mu?”

Âdem, sınıf arkadaşı Yusuf’a karşı beslediği duygularından bahsedemezdi Doktora. Yusuf’un hayran olduğu kıvırcık saçlarını, dolgun dudaklarını, hocalara kafa tutan asi karakterine olan hayranlığını paylaşamazdı. Onunla aynı sırada oturmalarına rağmen temas etmemek için kendini nasıl zapt ettiğini, Yusuf’un okula gelmediği günlerde yaşadığı endişeyi anlatamazdı. Yusuf da zaten Havin’in peşindeydi. Doktorun bütün bunları bilmesi ne işine yarayacaktı ki?

“Yok!”

Âdem her “Yok” dediğinde bacaklarını sallıyor, suyundan bir yudum içiyor ve asla göz teması kurmuyordu. Tüm bu “Yok” cevapları “Var” şeklinde not edildi Doktorun defterine.

“Kendini genelde nasıl hissediyorsun? Mutsuz, kaygılı, endişeli hissettiğin oluyor mu?”

“Babam ve abilerim yanımda olmadığında iyiyim”.

“Peki Âdem. Son soru geliyor o zaman. Gelecek için planın var mı?”

“Özgür olmak istiyorum” dedi Âdem. Doktor özgürlükten kastını çok iyi anladığı için daha fazla üstüne gitmeden bitirdi seansı. Âdem’e çıkabileceğini söyledi. Âdem odadan çıktığı an çağırılmayı beklemeden içeri dalan babası;

“Allah rızası için söyle Doktor Hanım kızım. İbne mi benim oğlan?” dedi.

Âdem, bu sebeple getirildiğini az çok tahmin etse de babasının Doktora bu soruyu açıktan sorduğunu duymaması lehine oldu. Aksi, az önce Doktora bu şüphenin konusunu açmadığı için kendini suçlu hissedecek kadar hassas bir çocuktu. Ama “Babam eşcinsel olduğumdan şüpheleniyor” demek bile ifşa olabilirdi.

“Söylesene Hanım kızım. Var mı öyle bir durum bizim oğlanda?”

“Beyefendi isminiz ne sizin?”

“Hamza benim adım. Hamza Hancıoğlu. Âdem’in babasıyım.”

“Onu anladık!”

Doktor alışıktı kırsal kesimdeki bazı insanların hadsiz sorularına. Ancak böylesiyle ilk kez karşılaşıyordu.

“Önce şu üslubunuza dikkat edin lütfen!”

“Kurbanın olayım söyle Hanım kızım. Ona göre bir hal çare düşüneyim. Ele güne rezil etmesin bizi.”

Doktor, Hamza’nın sakinleşmesi için Âdem’in formuna göz gezdirerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Hamza, Doktoru hiç duymamışçasına sorusuna odaklanmıştı. Yinelemekten çekinmiyor üstüne üstlük agresifleşiyordu. Zira çok alışıktı girdiği her ortamda insanların önünde el pençe divan durmasına. Artık sabrı kalmamış, pervasızca kontrolden çıkmıştı.

“Yahu ne uzattın be Doktor. Bir ibnelik var mı yok mu? Hele söyle de gidelim. İşimiz gücümüz var zahir!”

Doktor, Âdem’in böyle bir babası olduğu için derin bir üzüntü duydu. Oysaki çocuğun cinsel kimliğini keşfettiği bu doğal süreçte ona destek olmayı amaçlayan bir ebeveyn modeli görmeyi ne kadar çok isterdi.

“Gidebilirsiniz Hamza Bey. Oğlunuzun ruhsal durumunda hiçbir sorun yok. Gayet sağlıklı bir çocuğunuz var”.

Hamza kesin bir yanıt alamamanın kafa karışıklığı ile söylene söylene çıktı odadan. Odanın kapısını o kadar sert çekti ki çarpma sesi tüm koridorda yankılandı. Âdem korkudan kafasını kaldıramıyor, babasının hemen arkasından adımlarını takip ederek yürüyordu. Bedenleri arasında bir, ruhları arasında binlerce adım ile… Babasından da düşürüldüğü durumdan da nefret ediyordu.

Mert, dalıp giden Âdem’e kahve yapmış, içmesi için ısrar ederken Âdem, geçmişine savrulmuş, geçmişle bugünün arafında kaybolmuştu. Gün ağarmaya yakın kalktılar masadan. Artık sadece uyumak ve unutmak istiyordu.

“Otele bırakayım seni.”

Âdem cevap vermedi. Yol boyunca hiç konuşmadı. Dinlemedi. Vedalaşmadı. Arabadan inerken Mert’in verdiği kartviziti arka cebine sokup babasının hırçın adımlarını takip ederek girdi odasına. Tek isteği babası yüzünden mahrum kaldığı annesine kavuşarak her dem yoksunluğunu hissettiği şefkati ruhunun yaralarına bir merhem gibi doyum tokum yedirmekti.