Ana Sayfa Blog Sayfa 82

“İzmir Uluslararası Film Festivali Film Fragmanları Yarışması” başvuruları resmi internet sayfasında!

Sinema dünyasının duayen kuruluşlarından Hezarfen Film Galeri ve bugüne kadar çokça uluslararası projelere imza atmış Adrenal tarafından ilk kez 14-15 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek olan İzmir Uluslararası Film Fragmanları Yarışması’na başvurular başladı.

Bir filmin pazarlama süreçlerine dikkat çekerek, Türkiye sinemasında filmin tanıtım süreçleri ile ilgili farkındalık yaratmak, filmlerin daha geniş seyirci kitleleriyle buluşmasına katkıda bulunmak ve Türkiye’de gösterime giren filmlerin fragmanlarını ödüllendirmek amacıyla gerçekleştirilecek olan yarışmaya son başvuru tarihi ise 1 Şubat 2020 olarak belirlendi.

Türkiye’de gösterime girmiş veya girecek olan uzun metrajlı kurmaca ve belgesel film fragmanlarının başvurabileceği yarışmaya her dağıtımcı veya yapımcı 01.01.2019 tarihi itibariyle yapılmış sınırsız sayıda fragmanla www.fragmanyarismasi.org adresinden katılabilecek.

Her yıl tüm dünyada yaklaşık 60,000 ve 70,000 arasında filmin ulusal ve uluslararası pazarda kendi izleyici kitlesine ulaşma yolculuğunda önemli yer tutan fragmanlar, bu yıl ilk kez düzenlenecek fragman yarışmasında yarışacaklar. Avrupa’da da ilk kez düzenlenen İzmir Uluslararası Film Fragmanları Yarışması, kültür-sanat alanında ve sinema endüstrisi için Türkiye’de saygın ve vazgeçilmez bir etkinliğe ev sahipliği yapacak.

Sinemanın günümüz reklam tekniklerini kullanarak görünürlüğünü arttırmak, Türkiye film sektörüne bir katma değer kazandırabilmek ve film fragmanlarına dikkat çekmek için düzenlenen etkinlik İzmir’i sinemanın çekim merkezi yapma yolunda sektörün önde gelen isimlerini bir araya getirmeyi planlıyor.

www.fragmanyarismasi.org

www.facebook.com/izmirfilmfragmanlariyarismasi

https://www.instagram.com/filmfragmanlariyarismasi/

39. İstanbul Film Festivali’ne başvurular açıldı

0

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve 1982 yılında bir sinema haftası olarak başlayan, İstanbul’un en köklü, Türkiye’nin en büyük sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, 2020 yılında 39. yaşını kutlayacak. 39. İstanbul Film Festivali, 10-21 Nisan 2020 tarihlerinde yapılacak. 

39. İstanbul Film Festivali’ne başvurular açıldı, son başvuru tarihi 24 Ocak 2020. Sadece internet üzerinden yapılacak başvurular için ayrıntılı bilgi festivalin resmi internet sitesi http://film.iksv.org’da yer alıyor. 

39. İstanbul Film Festivali’nin yarışmalı bölümleri arasında Uluslararası Yarışma ve Sinemada İnsan Hakları Yarışması yer alıyor. Türkiye Sineması bölümündeki filmler Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması başlıkları altında izleyicilerle buluşacak. 

Ulusal Yarışma Altın Lale ödülü 200.000 TL

Ulusal Yarışma’da büyük ödül olarak En İyi Film’e Altın Lale ile 200.000 TL değerinde para ödülü veriliyor. Ulusal Yarışma’da festivalin kurucularından Onat Kutlar adına Jüri Özel Ödülü, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Müzik dallarında da birer ödül veriliyor. Festivalde ayrıca genç yaşta hayatını kaybeden yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman adına En İyi İlk Film Ödülü de veriliyor. 

İstanbul prömiyerleri festivalde yapılacak.

Festival yönetmeliğine göre İstanbul’da kamuya açık herhangi bir etkinlikte gösterilen veya vizyona çıkan uzun metrajlı kurmaca filmler yarışmalara kabul edilmiyor. Benzer şekilde DVD, VOD ya da streaming platformlarda yer alan filmler festival için değerlendirilmiyor. Ulusal Yarışmaya, 1 Ocak 2019’dan sonra çekilmiş uzun metrajlı kurmaca filmler katılabiliyor.

Festival yönetmeliğine  HYPERLINK “http://film.iksv.org/tr/yonetmelikler/ulusal-yarisma” http://film.iksv.org/tr/yonetmelikler/ulusal-yarisma adresinden ulaşılabilir.

39. İstanbul Film Festivali Türkiye Sineması danışma kurulu, sinema yazarları Engin Ertan, Nil Kural, Kaan Karsan ve Esin Küçüktepepınar’dan oluşuyor. Ulusal Kısa Film Yarışması danışma kurulunda ise Aslı Ildır, Osman Nail Doğan ve Merve Ertufan yer alıyor. 

İstanbul Film Festivali İle İlgili Gelişmeleri Sosyal Medya Hesaplarımızdan Takip Edin

İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip ederek herkesten önce haberdar olabilirsiniz.

Dr. John Sassal: Talihli Bir Köy Hekimi

0

Konuk Yazar: Prof Dr Hakan YAMAN

WE Smith Dr. Arnest Ceriani’nin hayatını yayınladıktan sonra haklı olarak fotoröportajının ustası ünvanını kazanmıştır. Kendisinden sonra benzeri röportajlar yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi J Berger ve J Mohr’un ortak yapmış oldukları bir çalışmadır: Dr. John Sassal’ı konu alan “Talihli Bir Adam: Bir Köy Doktorunun Hikayesi”. Bu çalışma WE Smith’in 1948 yılında LIFE dergisinde yayınlanan çalışmasından yaklaşık 20 yıl sonra 1967 yılında kitap olarak yayınlanmıştır. 

İki çalışma benzer bir konuyu ele almış olsalar da yapısı itibariyle farklılıklar arz eder. WE Smith fotoröportajını tek elden çıkarırken,” Talihli Bir Adam” çalışması iki kişi tarafından hazırlanmıştır. Jean Mohr fotoğrafları çekerken, metin John Berger tarafından hazırlanmıştır.  

“Talihli Bir Adam” çalışmasında farklı olarak manzaralar ile giriş yapılır, sonra hekimin eylemlerine yer verilir ve sonra da hasta ve hekimin portreleri bulunur. Eser tek elden çıkmadığı için yazı ve fotoğraflar birbirini tamamlar. Bazı fotoğraflarda açıklamalara ihtiyaç duyulurken, bazılarının okur tarafından yorumlanması beklenir. 

Berger’e göre fotoğraflar “görüntü aktarırırlar” ve yalnızca “bir anı resmederler”. Bir şeyin anlamı ise “anlık değildir…bağlantılar ile keşfedilir ve gelişim olmadan var olamaz… Öykü olmadan ve açıklama olmadan anlamın olması mümkün değildir”.  Van Beek’e göre ise “…bu nedenle, bir anın açıklanmasından kaynaklanan anlamsız çok anlamlılığını aşabilmek için,  fotoğrafların bağlam  ya da bir öykü sunan  kelimelere gereksinim duyar”. Berger’e göre ise bazı fotoğraflar ise kendilerini boylamasına ifade ederler. Bu fotoğraflar sadece o anı görüntülemezler, anlamının sınırlarının ötesine gider ve ilintili olan olaylarla bağ kurar. Bu fotoğraflara kelimeler ve açıklamalar eklemek fotoğrafın kendi dilini engellenmesine yol açar. 

Fotoğrafların açıklama olmaksızın kendilerini ifade etmeleri ya da van Beek’e göre “fotoğrafların bir dil olarak işlev görmeleri” özellikle belgesel fotoğrafçılığının post-modern akımında kabul görürlerken, modern ya da formalist akımda ise fotoğrafların anlam kazanabilmeleri ya da desteklenmeleri için açıklamalar eklenmektedir. 

WE Smith’in “Köy Doktoru” modern bir bakış açısıyla hazırlandığı ifade edilse de “Talihli Bir Adam” hakkında farklı görüşler mevcuttur. Scott “Talihli Bir Adam”a modernist okuma yaparken, van Beek bu çalışmanın aslında modernist ile post-modernist akımların arasında kaldığını ifade etmektedir. Berger’in “Anlatmanın Bir Başka Biçimi” çalışması ise post-modernist bir yaklaşım ile hazırlanmıştır. 

“Talihli Bir Adam”da fotoğrafçı ve yazar çalışmaları ayrı ayrı yapmışlardır. Kitabın  hazırlanma aşamasında ise bir araya gelmişler ve ortak bir dil bulmaya çalışmışlardır. Ancak bu çaba kitabın bazı yerlerinde mümkün olmuştur. Metin bazı yerlerde ötüşürken, bazı yerlerde ayrışmıştır. Yani metin ve fotoğraflar ayrı ayrı değerlendirilmeleri olanaklı olmuştur. Örneğin portreleri metinden bağımsız olarak incelemek mümkündür. Dolayısıyla “Talihli Bir Adam” kitabında yazar ve fotoğrafçı modernist ile post-modernist akımlar arasında gidip gelmişlerdir. “Bu çalışma aynı zamanda fotoğrafın paradoks doğasını da yansıtmaktadır”.

“Talihli Bir Adam” 1967 yılında yayınlandığında kırsal bir hekimin rolünü analitik, sosyolojik ve felsefi olarak inceleyen  bir çalışma olmuştur. Bu çalışmanın kahramanı olan Dr. J Sassal hekimlik mesleğine derinden bağlı ve tutkulu bir köy hekimi olarak anlatılır. Kültürel ve entelektüel yoksunluğun yoğun olduğu bir ortamda, kişiliğinden hiçbir şey kaybetmeden hizmet eden insanı görmek mümkündür. Gloucestershire kırsalında çalışan bu hekim aynı zamanda J Berger’in de aile hekimliğini yapmaktaydı. Berger ufak bir sorun için kendisine gittiğinde, hekimliği ve kişiliğinden çok etkilenmiş ve bu görüşmeden bir dostluk gelişmiştir. Kendisini özellikle Dr. J Sassal’in dinmeyen bitmeyen heyecanı ve idealizmi etkilemiştir. Dur durak bilmeyen öğrenme ve deneyim  kazanma hevesi eşsiz olduğunu gözlemiştir, ancak bu değerin bir gün unutulup, gideceğini düşünerek de üzülmüştür. 

Kalıcı bir eser bırakmak için Berger ve Mohr altı hafta boyunca Dr.Sassal’in evinde kalmış ve kendisini izlemişlerdir. Hastalarının izniyle çekimleri yapmışlardır. Kendisini gece gündüz izlemişlerdir, acil ev ziyaretlerine eşlik etmişlerdir. Çalışmanın ardından Berger ve Mohr Cenevre’ye dönmüşlerdir ve birbirlerinden bağımsız olarak çalışmalarını bir ayda tamamlamışlardır. 

Yeniden bir araya geldiklerinde, metin ve fotoğrafların birbirleriyle örtüştükleri anlaşılmış ve bu nedenle çalışma yeniden gözden geçirilmiştir. Yeniden buluşulunca artık fotoğraflar ve metin birbirlerini tamamlamaktaydılar ve adeta “birbirleriyle konuşuyorlardı”.

Kitap çıktıktan sonra Dr. Sassal ve çalışmaları ebedileşmişti. Bu çalışma sadece bir hekimin anısı olmamıştı, aynı zamanda unutulmakta olan ve kaybolmaya yüz tutmuş bir hekimlik uygulamasına da şahitlik yapıyordu. Dr. Sassal bu mesleki tercihinde Dr Faust’un anlaşmasına benzer bir anlaşmaya kanıyla imzalamıştı. İnsanoğlunun hayatına ilişkin her türlü bilgiyi edinmek karşılığında dur durak bilmeyen yoğun çalışma mesaisini sineye çekmiştir. Hastalarının gereksinimlerine yetişememenin yetersizlik duyguları içerisinde, sağlıkla ilgili her şeyi kayıt altına almayı görev edinmiştir. Kitabın başındaki manzaraların arkasında birçok yaşanmışlıklar gizlidir. Aile hekimi de bunlara şahitlik etmektedir. Olanaklı olduğu yerde müdahale etmektedir. Berger her ne kadar Dr. Sassal’ın hizmet ettiği topluluğa olan katkısını ölçmeye çalışsa da başarılı olamamıştır. Çünkü yaptıklarının değeri paha biçilemez. Bir hastanın ağrısını dindirmenin yarattığı mutluluğun ya da bir başkasının hayatını kurtarmanın bedeli ne olabilir? 

Kaynaklar:

Berger J, Mohr J. Talihli Bir Adam: Bir Köy Doktorunun Hikayesi. Çev.: Osman Akınbay. İstanbul: Agora. 2008.

Berger J.   Bir Fotoğrafı Anlamak. (Çev.: Eyüboğlu B). İstanbul: Metis Yayınları,2014

Berger J, Mohr J. Anlatmatnın Başka Biçimi. (Çev. Akınhay O). İstanbul: AgoraKitaplığı.2007. 

Clive S. Spoken Image: Photography and Language. London: Reaktion Books, 1999.

Gavin F. John Berger’s A Fortunate Man: a masterpiece of witness . Erişim: https://www.theguardian.com/books/2015/feb/07/john-sassall-country-doctor-a-fortunate-man-john-berger-jean-mohr. Erişim Tarihi: 24.10.2019.

Mitchell WJT. “The Photographic Essay : Four Case Studies.” In Picture Theory: Essayson Verbal and Visual Representation. Chicago: University of Chicago Press, 1995

Roger J.  Books: A Fortunate Man: The Story of a Country Doctor

British Journal of General Practice 2015; 65 (633): 202. DOI: 10.3399/bjgp15X684553 

Smith WE.  “Country Doctor.” LIFE Magazine. 1948. Erişim: http://100photos.time.com/photos/country-doctor-w-eugene-smith . Erişim Tarihi: 14.08.2019.

Van Beek B. Two Country Doctors: Between Photography and Language. Erişim: bramvanbeek.be/texts/Country%20doctor_revised.pdf. Erişim Tarihi: 14.08.2019.

Yaman H. W. Eugene Smith’in İkonik Fotoröportajı “Köy Doktoru”. https://gaiadergi.com/w-eugene-smithin-ikonik-fotoroportaji-koy-doktoru/. Erişim Tarihi: 24.10.2019

Yersiz Yurtsuz Kadınların Gerçek Hikayeleri: Ben, Malala

0

Bırakın yaşamayı okurken dahi mahvoluyorsunuz. İnanmakta yaşadığınız güçlükten dolayı bir müddet gerçekten tüm bunlar olmuş olabilir mi düşüncesi peşinizi bırakmıyor. En acısı da bu zaten. Çok kötü bir şeyin sizin başınıza gelmemiş olması o şeye inanmanız konusuna en büyük engel. Fakat olduğu gerçeğini değiştirmeyen bir engel. Evet, oldu. Hatta geçmiş zaman kipini kullanmaya ne hacet; bu dünyada her gün ama her gün savaşlar olmakta. Her gün yıkımlar, ölümler, kayıplar, tecavüzler, yerinden yurdundan edilen on binlerce insan ve kıtlık, kötü muamele, suikast, soykırımlar, kendi memleketinde yaşarken mülteci olma ve…ve…ve…ve… İşte tüm bunları okuduğunuzda bile mahvoluyorsunuz, yaşamak şurada dursun.

Yersiz Yurtsuz

Epsilon Yayınları tarafından yayımlanan Malala Yusufzay kitabı Yersiz Yurtsuz ile ilgili ne yazacağımı gerçekten bilemiyorum. Bahsetmesi çok zor bir kitap olacak benim için. Fakat belki de en çok böyle kitaplar ile ilgili yazılmalı ve hiç susmamacasına yaşanan dramların her biri anlatılmalı. Malala Yusufzay, Nobel Barış Ödüllü bir eğitim aktivisti. Pakistanlı. Babası öğretmen. Ülkesini, hatta içinde bulunduğu coğrafyanın tamamını, ailesini ve okumayı çok seviyor. İlk olarak 2003 yılında Afganistan’ı ele geçiren Taliban ile ilgili bir şeyler duymaya başlıyorlar ama o kadar uzak bir ihtimal ki, Taliban’ın bir gün onların da yaşadığı yere, evlerine, okullarına, sokaklarına gelme ihtimali!!! Fakat tam bir yıl sonra Taliban güçleri onların yaşadığı yere ulaştığında Malala henüz 11 yaşında. Henüz küçüktüm ama her şeyi hatırlayacak yaştaydım diyen Malala’nın evinden, kitaplarından, kümesteki tavuklarından, okulundan ve nihayet çok sevdiği memleketinden ayrılma hikayesi mahvedici. Göçmen statüsünde diğer şehirdeki akrabalarının yanına yerleşen Malala ve ailesi bir müddet sonra evlerine geri döner fakat, Malala bir aktivist olmaya karar vermiştir bile. Dünya genelinde çocuk, kadın, erkek yerinden yurdundan edilerek mülteci olan 68,5 milyon insanın temsilcisi olarak kendine ilkin internette bir blog açar. Sonra her fırsatta, her yerde bu konularla ilgili konuşmaya başlar. Ve 2009 yılında Taliban tarafından suikasta uğrar. Bu suikast yeni başlanılan mücadeleyi daha da güçlendirecek, Malala daha da güçlenerek kaldığı yerden devam ederken bu çok cesur Pakistan’lı kızı dünya tanıyacaktır.

Dokuz Genç Kadın

Yersiz Yurtsuz kitabını bu kadar etkili kılan şey sadece Malala’nın hikayesi ya da mücadelesi değil. Kitapta dokuz mülteci kadının hikayesini de okuyor olmamız kitabı daha etkili hale getiriyor. Yukarıda yazdığım, telaffuz edilen 68,5 milyon insan içerisinde erkekler de var elbet, fakat Malala’nın kendi yaşam hikayesiyle başlayan kitap, yazarın mülteci kamplarını ziyaret etmesiyle karşılaştığı çocuk ve kadınlarla bambaşka bir boyut kazanıyor. Zeyneb (Arapça’da P harfi bulunmadığından isim P yerine B ile telaffuz edilmekte) ile Sabrin’in, iki kız kardeşin hikayesi ile başlıyoruz bu bölüme. Zeyneb vize alabildiği için ABD’ye gidebilirken Sabrin Kahire’de kalmak zorunda kalıyor. Ailesiz, kimliksiz, belirsiz bir gelecek… Bir türlü vize alamayan Sabin’in Akdeniz’i tekneyle aşmak zorunda kaldığı tehlikeli kaçışı; onlarca mülteci kampı ve en sonunda Hollanda’ya varış. İki kız kardeşin belki de bir daha asla bir araya gelemeyecek olma hikayeleri duygularınızı paramparça ediyor. Necla ne Müslüman ne de Hıristiyan. Bir Yezidi. Ailesiyle birlikte Musul’dan, Deaşlıların yaptıkları suikastlardan kaçma hikayeleri korkunç. Maria Kolombiya’lı. Ailesiyle birlikte soykırımlardan kaçarken bir kız çocuğu olarak yaşadıklarını tarif edebilmek imkansız. Ajida, Myanmar’daki Müslüman azınlık gruptan ve şahit olduğu ve kaçtığı soykırımın dehşetini anlatabilmem çok güç ki Ajida ailesi ile birlikte gerçekleşen soykırımın her anını, zifiri karanlık bir yolda karşılarına neyin çıkacağını bilmeyerek kilometrelerce yürümelerini büyük bir travmayla anlatmakta. Bütün bu hikayeler arasında Kongo doğumlu Marie Claire’nin anlattıklarını, hikayesini alıntılamak isterim.

“Ailem Kongo’dan ayrılırken küçüktüm, tam yaşımı bilmiyorum ama o konuşulmayan şiddetin içindeki nadir sükunet anlarında köyümüzdeki diğer çocuklarla beraber oyun oynamanın ötesinde o zamana ait mutlu bir anım yok. Savaş doğduğum sene başlamış; bildiğim tek şey bu. Hatırladığım genelde koşmaktan ibaret. Hayatımın ilk dört yılını kırsalda, resmen kaçarak geçirdik. Güneye Zambiya’ya doğru gidişimize dair bulanık anılarım var. Hep gece yarısı ilerler ve gün içinde kendimizi vahşi hayvanlardan korumak için dikenli çalıların altında uyurduk.”

Yaşamak İçin Onurlu Bir Mücadele

Dünyanın her yerinden göç etmek zorunda kalan ve mülteci konumunda bulunan milyonlarca kadın, çocuk… Yaşananlar karşısında yazılan kitaplar, çekilen filmler ne kadar yeterli olabilir diyorsunuz. Çünkü göğsünüzün tam ortasına çaresizliğin ağırlığı oturuyor. Yazılan kitaplar, çekilen filmler bir daha dünyada bu türde korkunç dramlar yaşanmaması adına emsal niteliğinde elbet. Yaşanmaya devam edecek fakat yaşanmasın artık lütfen. Bunu dilemekle kalmayalım sadece. Bu türde kitapları alıp okuyup, yakınımızda bir mülteci kampı varsa ziyaret edelim. En azından onlarla konuşalım. Boşu boşuna yaşamadılar tüm bunları. Anlatmaya ihtiyaçları var. Dünya kulaklarını tıkasa da onların sesini duymalı, kitaplar vasıtasıyla yaşamları adına ne kadar zor ve onurlu bir mücadelenin içinde olduklarına şahitlik etmeliyiz.

Yersiz Yurtsuz’u alıp okuyun lütfen. Lütfen.

Yersiz Yurtsuz

Yayınevi: Epsilon Yayınları

Yazarı: Malala Yusufzay

Çeviri: Yeşim Öksüzoğlu

Yayın Tarihi: Kasım 2019

Sayfa Sayısı: 171

Uluslararası 2 Yaka Kısa Film Festivali Başlıyor

0

Dijital Film Atölyesi’nin (DFA),  Kültür için Alan desteğiyle düzenlediği Uluslararası 2 Yaka Kısa Film Festivali (2YKFF), zengin seçkileri ve özgün etkinlikleri ile 23 Kasım Cumartesi günü İzmirlilerin karşısına çıkıyor.

2010 yılından bu yana İzmir’deki sinema profesyonelleri ve meraklıları için kısa film yapım atölyeleri ve sinema odaklı etkinlikler düzenleyen ve kısa film yapımcıları için destek projeleri geliştiren DFA’nın yürüttüğü festival, bu yıl ilk kez yapılacak. Bol ödüllü “Patision Avenue” filmi ile açılacak festivalde, gösteriminin ardından filmin yönetmeni Thanasis Neofotistos’la bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Festivalin bu yılki konuğu, 2017 yılında Atina’da film profesyonelleri tarafından kurulan ve kolektif olarak yürütülen bir mobil sinema ve film festivali yapılanması olan Balkan Can Kino (BCK). İşitsel ve görsel sanatlara alternatif yaklaşımlara odaklanan BCK, bugüne dek birçok kısa ve uzun metrajlı, kurmaca, belgesel, deneysel ve animasyon filmin gösterimini yapmış. Ayrıca her yıl açık tartışmalar, gösterimler ve sanat enstalasyonlarından oluşan etkinliklerle bir sempozyum da düzenlemekteler.

Ekran, Koltuk, Remix ve Artı olmak üzere dört ana bölümden oluşan festivalin teması; “Farklılığımız, Çeşitliliğimiz ve Hassasiyetimiz”. Bu tema çerçevesinde bir araya getirilmiş birbirinden ilginç seçkileriyle 2YKFF, farklı, zengin ve alışılmadık bir butik festival deneyimi sunmayı hedefliyor.

Festivalin gösterim bölümünü oluşturan Ekran, 19 farklı ülkeden 34 filmden oluşan beş ayrı seçki ve bir retrospektifle izleyiciyle buluşuyor. Bunlar içerisinde yer alan Beyaz, Gri ve Siyah seçkiler 93 ülkeden 1500 filmin değerlendirilmesi sonucu oluşturuldu. Festival konuğu Balkan Can Kino’nun hazırladığı” Yunan Sinemasında Çeşitlilik” başlıklı seçki ve Zehra Cerrahoğlu’nun küratörlüğündeki İzmir Üniversite Filmleri Seçkisi ise ana seçkinin yanında yer alıyor. Festivalin bu yılki retrospektif kısmında ise çalışmaları Amerika ve Avrupa’daki birçok festivalde gösterilen İlhami Tunç Gençer’in Retrospektifi var.

Koltuk bölümünde ise: üç farklı panel yapılacak. 24 Kasım’da Sertaç Koyuncu ve Yağmur Şahin’in kuir sinemayı tartışmaya açacakları “Gurur İle Küfür Arasında Kuir Sinemanın 2 Yakası”, 26 Kasım’da BCK’nın kurucularından, Dimitra Mitsaki ile film küratörü Marianna Kaplatzi’nin konuşmacı olduğu “Alice Guy Blaché’dan Günümüze Sinemada Kadın Çalışanlar” ve 27 Kasım’da da Derya Efe ve Berkay Hasbay’ın kısa filmin sinemadaki yolculuğu üzerine konuşacakları “Sinemanın Kısaları: Özgür, Bağımsız ve Yaratıcı” panelleri olacak.

Remix bölümünde Hande Zerkin yönetiminde “Buluntu Görüntüler ile Remix Video Atölyesi” yapılacak. Katılımcıların sinema tarihinin ilk kurmaca film yönetmeni Alice Guy Blaché’ın filmlerinden görüntülerle çalışarak üreteceği remix videolar, festivalin Ekran bölümünde izleyici karşısına çıkacak.

Gezici Festival, 25. kez Yollara Düşüyor!

0

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 25. yılında seyircisini unutulmayacak bir film seçkisiyle buluşturmak üzere yola çıkıyor. 29 Kasım-5 Aralık tarihleri arasında Ankara’da, 6-8 Aralık’ta Sinop’ta ve 9-12 Aralık’ta Kastamonu’da perdelerini açacak olan festival, modern sinemanın ilham verici örneklerini ve sinema sanatının klâsiklerini beyazperdede izleme fırsatı sunacak.

Sinema seyircisi için uzağı yakın etmek, sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin farklı kentlerindeki seyircilerle buluşturmak, kültür hayatımızı zenginleştiren karşılaşmalara vesile olmak için yıllardır aynı heyecanla yollara düşen Gezici Festival 25. yılını kutluyor.

Önümüzdeki günlerde, sırasıyla Ankara, Sinop ve Kastamonu’daki sinemaseverlerle buluşmak üzere bir kez daha yola çıkacak Festival’in bu yılki programında Dünya Sineması, Kısa İyidir, Çocuklar İçin, Türkiye Sineması, Sessiz Sinema gibi klâsikleşen bölümlerin yanı sıra 25. yıl için özel olarak programlanan, yeni, tematik film seçkileri de yer alıyor.

Gezici Festival, programında her yıl sinema dünyasından birinin hazırladığı özel bir film seçkisine yer veriyor. 25. Gezici Festival’de bu bölümünün konuğu, bazen kışkırtan, bazen güldüren ama hemen her zaman zihinde kapılar açan, düşündüren, hayranlık uyandıran, özgün sinema yazılarıyla tanıdığımız usta çevirmen, yazar Fatih Özgüven. Yazarın kararsızlıktan mustarip tipik bir Terazi Burcu insanı gibi iki uç arasında gidip gelen karakterleri ve bu karakterlerin yaptıkları seçimleri düşünerek oluşturduğu ve Terazi Filmleri diye adlandırdığı seçkide 3 film seyirciyle buluşacak. Luis Buñuel’in, memleketi İspanya’da çektiği ve İspanyol yazar Benito Pérez Galdós’un aynı adlı romanından uyarladığı Tristana (1970); Carl Theodor Dreyer’in Danimarkalı rahip Kaj Munk’un tiyatro oyunundan uyarladığı 1955 yapımı şaheseri Söz ve Louis Malle’in, en karanlık ve kişisel filmlerinden birisi olan Le Feu Follet (1963) bu seçkinin filmleri olacak.

Festivalde Amerikan sinemasına yön veren öncü kadınların filmleri de izleyiciyle buluşacak. ABD Büyükelçiliği’nin katkılarıyla gerçekleşen Amerikan Sinemasının Öncü Kadınları bölümünde, Amerikan sinemasında çığır açan ve iz bırakan kadın sinemacıların filmleri gösterilecek.

Amerikan Sinemasının Öncü Kadınları bölümünde Güle Oynaya Cehenneme Gidiyoruz (Merrily We Go To Hell, 1932), Otostopçu (The Hitch-Hiker, 1953) ve Torbacı (The Connection, 1961) filmleri yer alıyor.

25. Gezici Festival’in bu yılki programında, seyirciyi sanatın hayatla ve zamanla ilişkisi üzerine düşündüren yeni filmlerden oluşan özel bir seçki yer alıyor. ABD Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenenS anat Uzun, Hayat Kısa adlı bu bölümde sanatı ve sanatçıyı konu alan birbirinden ilgi çekici beş yeni film seyirciyle buluşacak. Nick Broomfield’ın bu yıl Varşova Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan filmi Marianne & Leonard: AşkSözleri, Tribeca Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü kazanan Zaman Makinemiz, Yönetmenin bugün İran’da yasaklanmış olan VHS kasetlerden oluşan kişisel arşivini kullanarak kurguladığı Renkli Farsça, Toni Morrison: Beni Oluşturan Parçalar ve Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan ve daha sonra birçok festivalde dikkatleri üzerine çeken Altın Çocuk bu seçkide yer alan filmlerden…

25. GEZİCİ FESTİVAL

FACEBOOK | TWITTER | INSTAGRAM | WEB SİTESİ | VIMEO

Gizemini hala koruyan kayıp tablo: Osman Hamdi Bey’in “MİHRAP”ı

Konuk Yazar: Ayşenur Özdemir

1901 yılında yapılmış Mihrap; yüz yıldır gizemini koruyor. Osman Hamdi Bey’in tartışmasız en cüretkâr tablosu, yapılışından itibaren birçok eleştirinin ve saldırının hedefi oldu. Bu nedenle hiçbir zaman sergilenemedi, bugün de nerede olduğu bilinmiyor. 

Osman Hamdi Bey. Birçoğumuzun da bildiği üzere İstanbul Pera müzesinde sergilenen Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun sahibi. Ressamın ismiyle bütünleşen bu tabloya da kısaca değineceğim elbette. Fakat bu yazıda asıl bahsedeceğim ressamın bir diğer sansasyonel tablosu Mihrap.  Ama hepsinden önce eserleri daha iyi çözümleyebilmek için ressamın hayatından kısaca söz etmek istiyorum. 

1842 yılında İstanbul’da doğmuş olan Osman Hamdi Bey, sadrazam Ethem Paşa’nın oğludur. Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında yayınladığı Tanzimat Fermanı sonucu eğitim alanında da reformlar yapılmıştı. Osman Hamdi Bey bu reformlar sayesinde 1860 yılında hukuk okumak için Paris’e gider. Hukuk öğrenirken dönemin ressamlarından Jean-Leon Gerome’nin atölyelerinde çıraklık yaparak resim eğitimi alır. Osmanlı Devleti tam da bu dönemde Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid’i Paris’e resim eğitimi almaları için gönderir. Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid  ve Osman Hamdi Bey bu sayede Türk resim sanatının ilk kuşağını oluştururlar.  

Osman Hamdi Bey 1871’de İstanbul’a döner. Fransızcası iyi olduğu için dış işleri bakanlığına atanır. Sonrasında sarayda ve Müze-i Hümayun de çalışır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni kuran Osman Hamdi Bey Türkiye’deki ilk arkeolog olarak kabul edilir. Hatta Kadıköy’ün bilinen ilk belediye başkanı da odur. Osmanlı Devleti’ndeki ressamların eğitim alabileceği herhangi bir kurumun olmadığını görünce 3 Mart 1883 yılında Sanayi-i Nefise mektebini kurar. Yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. 

Batı tarzında aldığı eğitim ona bambaşka bir perspektif katmıştır. Osmanlı Devleti’nin çağdaşlaşması ve batı tarzında eğitim sistemini benimsemesi için mücadele vermiş, devrimci, yenilikçi bir aydındır. Osman Hamdi Bey tablolarında da genellikle alt metin olarak değişimin gerekliliğini ifade eder. Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu da bu minvalde çok önemlidir. Bu tablo da Osmanlı toplumunun çağdaşlaşmaya ve yeniliklere kapalı olduğu metaforlarla anlatılmıştır. Tablodaki derviş Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Etrafta dolaşan yavaşlığı ile bilinen kaplumbağalar ise değişmeye, ilerlemeye kapalı olan halktır. Fakat dervişin yüzündeki sabır ifadesi ve elinde tuttuğu ney değişimi sağlayacak şeyin sabır ve sanat olacağını anlatmaktadır.  

Hepimiz biliyoruz ki görmeyi ve okumayı bilenler için sanat sadece dekorasyon ürünü değildir. Bir dışavurum, bir iletişim biçimidir. Osman Hamdi Bey de doğrudan söylemediği şeyleri resimleri aracılığıyla dile getirmiştir. Bunun en etkileyici örneklerinden biri de günümüzde nerde olduğu bilinmeyen tablosu Mihrap’tır. 

En cüretkar tablo

1901 yılında yapılmış Mihrap; Osman Hamdi Bey’in tartışmasız en cüretkâr tablosudur. Yapılışından itibaren birçok eleştirinin ve saldırının hedefi olmuştur. Bu nedenle hiçbir zaman sergilenmemiştir. İstanbul Çinili Köşk’te bulunmuş, 1907 yılında Konya Karaman İbrahim Bey İmaretinden müzeye getirilmiştir. Rahmi Koç’un eski eşi ve merhum Mustafa Koç’un annesi Çiğdem Simavi bir dönem bu tabloya sahibelik yapmıştır. İlluminati’nin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen bu tabloyu gelin birlikte çözümleyelim. 

Sarı kıyafeti ve kendinden emin duruşu ile büyük bir rahleye (bilmeyenler için rahle, kutsal kitabın okunurken konduğu tahta gereç) oturan kadın figürü gözümüze çarpıyor ilk olarak. Kadın için aynısını söyleyemesek de rahle olması gereken yerdedir, mihrapta. Mihrap caminin içinde Kâbe yönünü belirtmek için yapının o yönünde bulunan ve imama ayrılmış olan oyuk yerdir. Kadının saçlarının açık olması, dekoltesi dikkate alındığında İslamiyet’in kadından beklediği giyinme usulünden uzak olduğunu görüyoruz. Bu kadın kimilerine göre ressamın eşi Naile Hanım’ın gençliğidir. Kimilerine göre ise ressamın modeli evde çalışan Ermeni bir kızdır.  

Resimdeki kadının pozu, Jean-Léon Gérôme’un Tanagra isimli heykeli ile aynıdır, bu nedenle Osman Hamdi’nin Mihrab’ı yaparken Tanagra’dan esinlendiği düşünülür. 

Tablonun alt kısımlarına geldiğimizde kendinden emin, güçlü kadın figürünün ayakları altına dağınık şekilde duran kitaplar fark ediliyor. Kitaplardan üçünün İslamiyet’in kutsal kitabı Kur-an’ı Kerim, Zerdüştlüğün kutsal kitabı Zend-Avesta ve Budizm’in kitabı Sakiya -Muni olduğunu görüyoruz. Yani genel çerçevede Osman Hamdi Bey doğunun kutsal dinlerini kadının ayakları altında resmetmiştir. Bu temsil şu an bile kimsenin yapabileceği, yapmaya cesaret edebileceği bir temsil biçimi değildir. Ressamın 1901 yılında Osmanlı Devleti’nde böyle bir resmi yapılmış olması son derece aykırı bir durumdur.   

Esasında Mihrap olarak bildiğimiz bu tabloya Osman Hamdi Bey’in ne ad taktığı tespit edilememiştir. Osman Hamdi’nin eserleri hakkında araştırma yapan sanat tarihçisi Mustafa Cezar tabloya Mihrap ismini vermiştir. Tablonun orijinal adının Tekvin yani Yaratılış olduğunu savunanlar da var. Neden mi? Resimdeki kadını dikkatli bir şekilde incelediğimizde hamile olduğunu görüyoruz. Yani Osman Hamdi Bey yine dönemine aykırı bir biçimde kadını yücelterek onu konumlandırdığı yer itibariyle “gerçek yaratıcının kadın olduğu” mesajını vermek istemiştir. Birçok sanat tarihçisi ise bu tabloyu ‘’dinin kadının özgürlüğünü engellediği ve tablonun buna başkaldırdığı’’ şeklinde yorumlamıştır. Zira Osman Hamdi Bey’in diğer kadın figürü kullandığı resimlerini de göz önünde bulundurursak, Osmanlı kadınlarının sosyal ve dini baskılarla yaşamasını eleştiren bir ressam olduğunu görmemiz mümkün. 

Peki tabloya ne oldu? 

En son Demirbank’ın arşivlerinde kayıtlı görünen tablo kayıptır. Ne yazık ki bankanın TMSF’ye devri sırasında her nasılsa ortadan kaybolmuştur. Tablonun nerede olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Fakat bu konuda iki teori sunabiliriz.  

Bu varsayımlardan ilki; resim keşfedildikten sonra, yok edilmesini önlemek için bazı kişiler tarafından koruma amaçlı saklandığıdır. Ressam Mehmet Güleryüz’ün tablo hakkında konuşurken ”Bu resim, hiç kuşkusuz Osman Hamdi’nin, Osmanlı tabularını sorguladığının kanıtıdır ve bu yüzden, yaklaşık yüzyıl boyunca hiçbir yerde sergilenmesi mümkün olmamıştır. Adı bende saklı bir koleksiyoncunun evinde görmüştüm ilk kez; burada bile, tablonun alt bölümünü kapatan bir perdeyle sergileniyordu.” şeklinde söylediği sözler böyle bir varsayımı ortaya atıyor. 

Mehmet Güleryüz koleksiyoncunun ismini kendine saklamış olsa da bahsettiği kişinin Mustafa Koç’un kardeşi, Çiğdem Simavi’ nin oğlu Ömer Koç olduğu düşünülüyor. Çünkü Ömer Koç’un adı dünyanın en önemli sanat koleksiyoncuları arasında geçiyor. Tam anlamıyla bir müze gibi olan Londra’daki evinin olağanüstü güvenlik çemberleriyle korunduğu biliniyor. 

Bir diğer varsayım ise; tablonun bazı otoriteler tarafından çoktan yok edilmiş olduğudur. Zira bazı muhafazakâr kesimler Osman Hamdi Bey’in İslam karşıtı olduğunu düşünmektedir. Ve tehdit olarak algıladıkları bu tabloyu yok etmiş olmaları son derece mümkündür. Tanınan bir Müslüman din adamının ‘’eğer bu tablo Koç ailesindeyse Mustafa Koç için kıldırılan cenaze namazı geçersiz olur’’ şeklinde yaptığı açıklamadan tablonun ne denli ciddi bir tehdit olarak algılandığını görebiliriz. 

Dünya düzenini anlamlandırmak için ortaya atılmış kuvvetli teorilerden biri mason locası ve illuminati örgütüdür. Siz ne düşünürsünüz bilemem fakat ben böyle bir dünya düzenine tam olarak inanmadığım için tablo hakkında İslam karşıtı örgütlere hizmet eden bir tasvir olduğunu düşünmüyorum. 

Ressamın eserleri bütünüyle göz önünde bulundurulduğunda biraz oryantalist bakış açısıyla toplumsal ahlak ve din açısından dokunulmaz alanlara temas ettiği kabul edilebilir bir gerçek. Benim görüşüm Osman Hamdi Bey’in eleştirdiği İslamiyet değil İslamiyet’te kadınlar için uygulanan usullerin gerçeği yansıtmamasıdır. Bu tabloda kadının statüsünün önemini vurgulamayı amaçlamıştır. Yere atılan dini içerikli kitaplar kadının özgürlüğünü engelleyen dinsel baskıları simgelemektedir.  

Kısa filmin kalbi attı: 20. İzmir Kısa Film Festivali

İzmir son 3 yıldır, bana her yıl heyecan veren bir şehir haline geldi. Çünkü bu 3 yıl boyunca İzmir’e gelip, samimi ve herkesin bir arada olduğu bir sıcak ortamda bulunuyorum. Yılın kısa filmlerini İzmir’de izleyip ekipleriyle bir araya gelmek her zaman heyecan veriyor. Bu yıl 20’ncisi düzenlenen Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, yine hareketin ve heyecanın bir arada olduğu bir coşkuyla gerçekleşti. İzmir’e her zaman bir film festival yakışıyor, umarım festivallerde gördüğümüz ulusal uzun metraj filmlerin de yarıştığı bir ‘Film Festivali’ de görme imkânımız olur. Ama kısa filmin heyecanı bir farklı, çünkü İzmir’de en uzun soluklu kısa film festivali düzenleniyor. Yusuf ve Gülen, bu festivali uzun zamandır var etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Gösterimlerin merkezi olarak kabul edilen İzmir Fransız Kültür Merkez sinema salonu yine bu sene de dopdoluydu. Umarım daha nice 20 yıllar görür İzmir Kısa Film Festivali…

İzmir Kısa Film Festivali’nin açılış ve kapanış törenlerine hayran kalıyorum. Açılış törenleri Buca Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenleniyor ve her törende Yeşilçam yâd ediliyor. Türkan Şoray’dan Kadir İnanır’a birçok ismin hayat verdiği karakterler canlanıyor. Tören de festivalin filmleri de takdim edilirken, güzel bir konser gerçekleşiyor. Ayrıca bir kısa film de açılış filmi oluyor. Bu yıl ise Gülsün Odabaş’ın yönettiği ve usta oyuncu Mustafa Alabora’nın rol aldığı “Son Eylül” adlı kısa film gösterime sunuldu. 6-7 Eylül olayları döneminde İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Sarkis’in yıllar sonra İstanbul’a dönüşünü konu alan film, izleyiciye göç ettikten yıllar sonra doğduğun yere döndüğünde yaşanan psikolojiyi akıcı bir dille anlatıyor. Mustafa Alabora’nın uzun zaman sonra hasret kalına oyunculuğuyla içimiz ısınırken, duygular ve psikolojik durumlar bir araya güzel bir harman içerisinde geliyor. Kapanış töreni ise söyleşi ve fuarın gerçekleştiği Tarihi Havagazı Fabrikası’nda gerçekleşti. Hakan Bilgin’in hareketli sunumu, geceye renk kattı.  Ömür Atay başkanlığındaki jüri, kurmaca yarışmasındaki filmlere ödülleri dengeli bir şekilde verdi.

Festivaldeki ikinci günüm, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda gerçekleştirilen “Profesyonel Video Ekipmanları Fuarı” nda başladı. Video ekipmanları fuarı son derece akıllıca bir fikirle yola çıkmış. Bir araya gelmesi şaşırtan Canon, Nikon ve FujiFilm gibi markaların olması da son derece güzeldi. Prompter kamera, ışık ekipmanları, tripodlar… kısacası hepsi markalar tarafından güzel sunulmuştu. Jüri üyeleri Farah Zeynep Abdullah, Metin Akdülger ve Ömür Atay’ın da aynı alanda söyleşileri vardı. Farah Zeynep Abdullah ve Metin Akdülger, oyunculukla ilgili anılarını, ilk tecrübelerini ve kendileri için mesleklerindeki en özel anları, katılımcılarla paylaştı. Farah Zeynep Abdullah, son olarak rol aldığı “Bizim İçin Şampiyon” filminin kariyerinde büyük bir önem ve heyecan kattığını da güzel bir soru ile dile getirdi. Ömür Atay ise yönetmen olmak isteyen gençlerle bir araya geldi ve yıllar sonra İzmir’e döndüğüne çok mutlu olduğunu dile getiren güzel bir söyleşi gerçekleştirdi.

Hangi kısa filmleri izledim?

Bu sezonun kısa filmlerini heyecanla bekliyordum, çünkü kısa filmlere Rofife’den bu yana vakit ayıramamıştım. Ulusal Kurmaca, Deneysel ve Animasyon kategorilerindeki kısa filmleri festivalde izleyebilme şansı buldum.

Kurmaca kategoride, Onur Sefer’in yönettiği “Bugün Ölmek İstemiyorum” favori filmim oldu. Film, sürekli kal kiriz geçirdiğini düşünen genç bir erkeğin hikayesine odaklanıyor. İlgisiz gibi görünen ailesi onu sürekli hastaneye götürse de, doktorlar durumun psikolojik olduğunu söylüyor. Fakat gencimiz kalp krizi geçirdiğine inanmakta ve hastalık hastası olduğunu hissettirmekte. Film bu durumu, gündelik yaşamda çok kez karşılaşılan bir halden yola çıkarak oldukça başarılı ve bir yandan da absürt ve komedi dilini de içine yerleştirerek ele almış. Anne, baba ve çocuğun yer aldığı bir aile içerisindeki ilişkilerin giderek umursamaz ve önemsenmez hale gelişi, bu durumda da çocuğun psikolojik bir rahatsızlık yaşamasının kaçınılmaz oluşu, hikâyede başarıyla anlatılıyor. Evren Duyal ve Beyti Engin’in karşılıklı performansları son derce filme dinamik katarken, genç oyuncu Mustafa Dincir’in de farklı bir hava verdiğini de dile getirmek gerek.

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de En İyi Kısa Film ödülünü alan “Ablam” da İzmir’e damga vuran yapımlar arasındaydı. 80’lerde geçen hikayede bir abla ve kendinden 3 yaş küçük olan kardeşinin ilişkisini izliyoruz. Yönetmen Burcu Aykar, temiz bir senrayo dili kullanarak, Küçük Elif’in kendi dünyasında yaşadıklarını ve ablasının kendini fark etmesine olan merakıyla izleyenlere büyüme meselesini bir kadın gözünden başarıyla anlatıyor. Filmin parlayan yıldızı Devrim Eylem Şeker, yaşına rağmen şahane performansıyla izleyenlere umut aşılıyor adeta. Filmin fonunda bolca çalan Tülay’dan “Büklüm Büklüm” şarkısı ise filmle bütünleşiyor ve küçük kızın hayatını süslerken izleyiciye de bir süs ikram ediyor.

Kurtcebe Turgul’un yönettiği “Sevinç Vesaire” bir devlet dairesi kıvamındaki mekânda zamansız bir şekilde çalışan memurların, sözcükleri sözlükten çıkarma operasyonuna odaklanıyor. Fikir olarak eşsiz ve özgün bir çalışma olarak karşımıza çıkan filmin hikayesine, bir de karışıklık katan daktilocunun dâhil olması son derece güzel bir izletiyle karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Filmin sorgulattığı fikir de olukça sevdim, ‘eğer rüya ve sevinç gibi umut besleyen ve sık kullandığımız sözcükler bir anda tedavülden kalksaydı nasıl iletişim kurabilirdik?’. Tabi özellikle Nergis Öztürk, Onur Ünsal, İbrahim Selim ve Caner Erdem gibi barılı oyuncuların performansları da filme harikalık katan diğer bir unsur.

 “Eksik” Volkan Budak’ın yönettiği bir kısa film. Kısa ve uzun filmlerin bir çoğunun taşrada geçmesi, izleyenlere olcukça sıkıntı veren bir unsur olmaya başladı. Fakat Eksik’i türevlerinden ayıran özelliği, finalindeki güzel hareket. Süt yapan annesine destek olan küçük çocuğun, o sütleri köylüye dağıtması ve annesine destek vermesi fikri güzel. Ve elde tek kalan sütün sahibinin ölümü, bunun üzerine bu sütün o küçük çoğuğa dönüşü fikri, daha da güzel bir hava veriyor filme.

Umut Evirgen’in yönettiği “İyi Yemek Öldürür” ise, bir çoğumuza yakın zamanın popüler isimlerinden birini andıran ve böylece, çok fazla aynı olmasa da, tanıdık gelecek bir hikayeye sahip. Mekan sahibi şef Arthur’un bir yemek jürisine sunacağı yemeğin hikayesine odaklanan film, oldukça kaliteli bir görüntü yönetimi ile çekilmiş, ayrıca ustalıklı bir kurgu sürecinden geçmiş. Burak Yamantürk ve Seda Akman’ı başarılı performanslarla izlediğimiz filmde, gelen yemeklerle acıkma hissine bile kapılabiliyorsunuz. Fakat filmi izlerken, özellikle yemek hazırlanma sahnelerinin oldukça abartılı olması ve kimi zaman izlemekten rahatsız hale gelme durumuna geliyorsunuz. Kimi zaman ‘bir katliam filmine mi geldik?’ sorusu da sizi alıyor bir anda. Fakat finale doğru ise filmin gizemi de güzelce bağlanıyor.

İnan Erbül’in yönettiği “G.K.” adlı kısa film de, enteresan ve bilinmedik bir konuya farklı bir bakış açısı sunuyor. Bir hapishanede geçen filmde, roman kadınların hamile kalıp kalıp hapse gitmeleri ve bunun altında yatan nedenleri araştıran bir müfettişin teftiş hikâyesine odaklanıyor. Filmde kimi zaman absürt durumlara gülüyoruz, örneğin çıkarcı ve yalaka geçinen hapishane müdürü tiplemesi son derece başarılı. Roman kadın mahkumun dâhil olduğu yerde ise müfettişin yükselmesi de filme ayrı bir dinamik katmakta. Bülent Çolak’ın nefes aldıran ve kimi zaman eğlendirip şok eden performansı de filme artık katan ayrı bir unsur…

Oyuncu Alican Yücesoy’un ilk yönetmenlik denemesi olan kısa film “Taş” ise, bir soru peşine düşen Muzaffer adındaki gence odaklanıyor. Filmin hikâyesi olukça özgün bir fikirle yola çıkmış ve fikir olarak izleyiciye bol sorgu yaşatan bir film halinde aslında. İnsanlar doğar, büyür, yaşayacakları her şeyi yaşarlar ve ölüm kapıya dayandığında hayat son bulur. Peki, bir insan doğduğundan bu yana neden bir yükle yaşamak zorundadır? O yükü bırakırsan büyük bir felaket mi olacaktır? Film, insanın taşımak zorunda oldukları yükleri, enteresan bir metaforla izleyenlere anlatırken, bunu akla birçok soru ekleyerek yapıyor. Film boyunca çok soru aklımızda kalıyor, evet ve filmi izlerken bunca sorunun olması zihin zorlamasına neden de oluyor belki. Fakat finalin bağlandığı nokta ise oldukça akıllıca ve aklımızda dönüp duran soru silsilesine de akıcı cevaplar veren bir halde gelmiş bir bakıma.

Yılmaz Özdil’in yönettiği “Baré Giran” yani “Ağır Yük” eşekleriyle taşımacılık yaparak geçinen Mardin’li bir ailenin hayatına odaklanıyor. Devlet tarafından eşeklerinin, emekli ve artık yük taşıyamaz halde olduğu tespit edilen ailenin geçim kaynakları tükeniyor. Ailenin mayınlı sınırdaki umutları olsa da, tehlike yanı başlarındadır. Film, çaresizlik ve tehlikenin bir aradalığını oldukça sert ve gerçekçi bir dille ele alarak güçlü bir sinema izletisi sunuyor. Fakat bu inşayı ajitasyon olarak yapmaması ve izleyiciyi korku ve ondan doğan endişe ile gerçekleştirmesi de filmi farklı kılıyor.

Ayşenur Gençalp’in yönettiği “Önce İsimler Gitti” etik bir sorgulama üzerinden, sağır bir genç kızın yaşlı babaanesi için verilen karara aldığı karşı çıkışı, izleyenlere soğuk bir rüzgâr misali anlatıyor. Bazen kararları hızlı mı almak gerekir? Zamana yayılan durumlar, bir süre sonra daha mı acı verici bir hal alacaktır? Film, bu sorgulamaları ‘engelsiz’ bir genç kızın masumiyeti üzerinden başarılı bir dille yaparken, kimi zaman bazı sahnelerinde karartıcı bir hale de düşmüyor değil. Fakat filmin kaliteli görüntü yönetimi de filmdeki gergin havaya başarılı bir artı his katan derecede gerçekleşiyor.

Deneysel kategoride ise oldukça zihinleri zorlayıcı ve ‘genius’ fikirlerle karşı karşıyaydık. En iyi deneysel film ödülünü alan Erdem Arslan’ın yönettiği “Donut Paradise” da; yolunu kaybetmiş bir beyaz yakalının, aslında girmeye de bir göz atmaya da cesaret edilemeyecek mekansız bir yere bakış atıyoruz. Jest ve mimik oyunculuklarının fark edilebilir derecede olduğu film, iki farklı türü bir araya getirmiş havasıyla izleyiciye farklılık aşılıyor. Yönetmen Erdem Arslan ve ekibi oldukça başarılı bir işe el atmış. Video izlerken araya giren YouTube reklamlarına bile göndermesi olan film, herkesin bu dünyada bir olduğunu ve kimsenin bir başkasından üstün olmadığını, kimsenin kazanan ya da kaybeden olmadığını da oldukça başarılı bir dille vurguluyor. Filmde kullanılan ‘donut’ öğesi de, bir bakıma tatlı komasının içerisinde insanın kendini her konuda dengelemesi gerek olmasına bir gönderme. Finalde bağlanan nokta, izleyene büyük bir sürpriz gibi görünse de aslında bağlanabilir noktada ustalıkla durmakta.

Belgesel kategorinde izleyebildiğim tek film, Bilen Sevda Könen’in yönettiği “Kusurlu” oldu. Film; kıyafet seçimi sırasında arkadaşı tarafından yorumlara boğulan karakterimizin, seçimi sonrası kendine bulmaya başladığı kusurlara ve Begüm Akkaya, Ege Kökenli, Nurseli İdiz, Asiye Dinçsoy ve Arzu Okay gibi sevilen oyunculardan da dışarıdan ve kendi içinde kadına bakışa odaklanıyor. Filmin bir yanının kurgu, öbür yanının belgesel oluşu bile zaten fark yarattığını göstermekte. Aslında tam da belgesel olduğunu söyleyemeyiz. Kurgusal bölümün kendi içinde kusur sorgusu yapan bir kadına odaklanışı oldukça başarılı bir dille ele alınmış. Belgesel taraf ise ‘soft’ röportaj mantığında ilerlemiş. Bu kısımda sadece kıyafet ve kusur üzerinden değil de, ‘kadın’ temsiline ve daha mahrem konulara iniş var. Aslında bu durum ilk başta kafa karıştırıcı gibi başlasa da, finale doğru bağlanan mesele oldukça akıllıca. Filmin durduğu nokta ve anlatmak istediği mesele, son derece önemli ve ‘kadın’ temsiline de güzel bir saygı duruşu…

Animasyon kategorisinde ise bu sene daha umut besleyici kısa filmlerle karşılaştım. Robotların ve teknolojinin, insanoğlunu git gide ele geçirmeye çalıştığı bir dünyada geçen “Avarya” farklı diliyle başarılı yapımlardandı.Gökalp Gönen’in yönettiği film; yeni bir yaşam umuduyla yola çıkan, fakat umduğunu bir türlü bulamayan bir adamın yaşadığı buhranı, şoke eden bir gerçeğe bağlayarak başarılı bir senaryo oluşturmuş. Filmin diyalog uzunluğu bir animasyon için çok fazla gelse de, artık bazı şeyleri konuşmadan olmayacağını da göstermiş film. Cengiz Dallıkavak’ın yönettiği “Sonsuz Armoni” ise, sanatın her bir rengini, orman ve mitoloji ile bir araya getirmiş ve farklı bir yaratım ortaya çıkmış. Film; sanatın asla susmayacağını, bir kıvılcımla edebiyatın ve yazılan eserlerin yok olamayacağını, bir sanat eserine umutla bakabilmenin zor olmayacağını anlatmakta.  Selin Akalın’ın yönettiği “Monolog” , herkesin çok fazla ve haddinden gereksiz konuştuğu dünyada konuşmayan insanın psikolojisine düşündürücü bir bakış atıyor. Bu gereksizleşmiş diyalogların da buruşturulmuş bir kağıtla anlatılması da oldukça iyi anlatılmış. ‘Göz’ öğesinin ön planda olması da aslında gözden konuşmanın da ne kadar değerli ve mutlu edici bir hale soktuğuna işaret etmekte.

Doğa ile İnsanın Buluşması : Yeni Bir Topluluk Oluşuyor

İhtiyaçlarımız değişiyor. Bazı ihtiyaçlarımızı karşılayabilirken bazıları aksıyor. Neyin aksadığını bilemeden sağlık sorunlarıyla uğraşıyoruz. Sağlık sorunların oldukça tekrar başa dönüp organik tüketmeye, doğal tüketmeye devam ediyoruz. Yeni çağın spiritüel pazarında kendimizi iyi hissetmek için çalışmalar yapıyoruz. Daha organik tüketmek için topluluklar kuruyoruz. Yeni nesil örgütlenmeler ile bir araya geliyoruz.

Farklı bir ihtiyaç belirdi. Organik besin tüketmenin, dayanışmanın, türetici olmanın, tüketici olmanın, çevreci olmanın, ekolojik olmanında üstünde bir ihtiyaç. Topluluklarımız geldi bir noktada dayandı. Sistemin araçlarıyla çıkılan yolda, yeniyi üretemeyince, sistem öğütmeye başladı ve şimdiden bir döngü oluştu.

Ancak ihtiyaç hala orada. Birileri bütün bu organik yaşam topluluklarının ötesinde, ekolojik üretim/tüketim topluluklarının ve diğer birçok tanımların da ötesinde bir ihtiyacı hissettiler ve düşüncesel olarak bir araya geldiler. Aralarında mesafe olsa dahi bir şeylerin çalıştığını gördüler. Çünkü fikirlerle buluştular.

Önümüzdeki hafta içi bu düşünceleri taşıyanlar ile bir araya gelecek. İçinde insana ve doğaya dair konuşmaların, gelecekle konuşmaların olacağı ilk toplantı olacak. Spiritüelizmden, doğaya, yarım kalmış doğa ile insanın doğayı tamamlama şekli üzerine konuşmalar olacak. Buradan her şeyi açık etmek istiyorum ancak şu uygun olabilir daha fazlasını arayanlar için “manyetik bir merkez oluşturmak”. Doğa ve bize göz kırpıyor. Bu yazı size yakın geliyorsa bana yazabilirsiniz: [email protected]

Haftaya görüşmek üzere dostlar!

Hey dostum! Düne kadar ben de vegan değildim.

1

Merhaba sevgili okuyan. Ben Azelya. İki yıldır vejetaryen besleniyordum. Birkaç aydır ise veganım. Veganlık vejetaryenlik gibi değil. Beslenme biçimi dışında da her şey değişiyor hayatında. Vegan olma sürecimde çevremde hiç vegan yoktu. Zaten vejetaryen olurken de vejetaryen biri yoktu yakınlarımda. Neyse…

İki sene evvel, bir pazartesi günüydü. Kızarmış tavuk kanat yemiştim; nar gibi, yanında ayran, mis! Salı oldu, İnegöl köfte yedim yanında közlenmiş domates, biber, ayran. Oh be, mis! Çarşamba oldu somon, karides. İşte budur, enfes! Perşembe günü uyandım; ağzımda somonun yanında yediğim soğanın kokusu dururken daha, “ben vejetaryen olacağım” dedim. İçinizden “şaka mı bu” diyor musunuz? Şaka değil. Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri de hayvanları çok seviyordum. Fırında çeşit çeşit balık pişirirken, kasaptan “kuzu, dana karışık kıyma” rica ederken, “benim çöp şiş çok pişsin usta” derken de hayvanları çok seviyordum. Hayvanları, çocukları, masumiyetlerini hep çok seviyordum. Peki hayvanları bu kadar çok severken nasıl ağzımın suları aka aka yiyordum? İstanbul’daki en iyi lahmacuncuları, günün her saati açık seyyar dürümcüleri, lezzetli içli köfte yapmanın püf noktalarını nereden biliyordum? Neden biliyordum? Çünkü normaldi. Çünkü bazı türlerin yenmesinde, bazı türlerin yasaklı olmasında toplumca bir sakınca görmüyorduk. Çünkü büyükbaş/küçükbaş diye metalaştırılan hayvanların yaşamsal duygularıyla empati kurmaya yabancılaştırılmıştım. Çünkü beni yetiştiren, bana yaşam sağlayan ailem küçük yaştan itibaren beni bu gıdalarla beslemişti. Küçük “yaş” dedim; pardon.

Biliyor musunuz bir fotoğrafım var; elimde kuzu pirzola, “altı aylığım” daha, dişsiz halimle bitirecekmişim neredeyse elimdekini. Çocukluğumun iki büyük yemek zevki: Bakırköy’de iskender ve sucuk dönerdi.

Hayvan eti yemeyi bu kadar çok severken, haftanın her günü bu tarz yemekler pişirip yerken nasıl oldu da bir sabah vejetaryen olma kararı aldım? Beni bu sürece hazırlayan neydi? Belki sokakta beslediğim kediler ve köpeklerin bana hissettirdikleri, belki de çocukluktaki bir kurban bayramı anısının silinmeyen travması. Uğur getirsin diye koyunun bedeninden alnıma sürülen bir damla kan… Belki de eti çok pişmiş yememe sebep olan görüntüsü: damarlar, sinirler, pembe/kırmızı rengi, yağı, kokusu. Bilemiyorum. Velhasıl, her türlü hayvanın bedenini çıkardım soframdan. Artık gönül rahatlığıyla sevebilecektim çayır çimende otlanan bir kuzu görünce. (Çayır çimende görürsem tabii) Nasıl olsa hiçbir hayvanı yemiyordum. Et diye tanımladığımız ve pişme şekillerine güzellemeler yaptığımız paketli ürünler artık yalnızca hayvan bedeninin birer parçasıydı benim için. Bir zamanlar yediğimi düşünmek korkunçtu. Vicdanım çok rahattı.

Sonra hayat bana harika bir hediye verdi: kedim Masal… Onu bir araba ezdiğinde henüz üç haftalıktı. Yerden aldığımda can çekişiyordu. Bir hafta yoğun bakımda kaldı veterinerde. Bizimle yaşamaya başladığında bir aylık bir bebekti. Ezildiği günkü çırpınışını, ağlayışını, sesini unutamıyorum. (o ağlamanın yerini şimdi şımarık miyavlamalar alsa da) O küçük bebek hayata tutundu. Masal hayatımıza girdikten sonra çok şey değişti. Yeni bir seviyi öğrendik onunla. Konuşmadan anlaşmayı, anlamaya çalışmayı, bakmayı değil görmeyi, yemek/su/sıcak yatak/mama verdiğimiz, tırnaklarını kestiğimiz ve sevdiğimiz canlının bizi nasıl kocaman bir sevgiyle karşıladığını gördük. Sonra sokaktakilere hepten sarılır, hepten üzülür olduk. “Yağmur yağdığında sığınacak yer buldular mı acaba? Ağacın dibindeki kap mama doluydu sağ olsun Yasemin abla koymuş bugün. Ah onun arka bacağı kırık!”… Minicik bir canlının yaşamında basit bir dokunuşunla nasıl sihirli bir değişim yarattığını görmek insan için öyle iyileştirici bir duygu ki; dilerim kimse bu duyguyu tatmadan ayrılmaz buralardan. Ne diyordum: vicdanım çok rahattı et tüketmediğim için.

Aktif bir Instagram kullanıcısı olduğum için birçok farklı alan ile ilgili sayfayı takip ediyordum. Arasında birkaç hayvan hakları içerikli/vegan paylaşımlar yapan sayfa vardı. O sayfaları takip edene kadar da hayvan deneyinin kötü bir şey olduğunu biliyordum ama hiç bu kadar net izlememiştim. Köpeklerin, farelerin, maymunların işkenceye uğradıklarına hiç böyle acı tanık olmamıştım. Sonra beni veganlığa zihin olarak hazırlayan süreç başladı: süt gerçeği… Benim boyum 183 cm. Kendimi bildim bileli yaşıtlarım arasında en uzun bendim. Neden? Çünkü süt içiyor, peynir yiyor, yoğurt kaplarının dibini sıyırıyordum. (!) “Süt içmezsen büyüyemezsin” öğretisiyle büyüdüm ben de, herkes gibi. Evet, boyum uzun ama bunca süt ürünü tüketmeme rağmen sayısız omurga ve kemik problemi de neyin nesiydi? Bir de zaman zaman mağduriyetini yaşadığım laktoz intoleransı çıkmıştı ortaya. Üstelik bana faydası olmayan bu hayvan sütünün yedi milyardan fazla insana yetmesi için ineklere tecavüz edildiğini bilmiyordum. Tecavüz askılarında devamlı yapay dölleme ile gebe bırakıldıklarını, yavrularına ait sütü yavruları ememeden birbirlerinden zorla ayrıldıklarını, buzağının kesime gittiğini, annenin süt makinesi olarak cihazlarla sağıldığını bilmiyordum. O bembeyaz, saf şeyin bu kadar büyük bir zulmün ürünü olduğunu kim tahmin edebilirdi ki? Bizler inekler hep süt veriyor sanan çocuklardık. Bir de “inekler sağılmazsa memeleri acır” bilgisi işlenmişti beynimize. İşte bu kadar…

Günde üç kâse yoğurt yiyen ben, her çeşit peyniri seven ben, tereyağlı yöresel yemeklerin âlâsını bilen ben, bir gün uyandım ve tahmin edeceğiniz üzere “Ben vegan olacağım!” dedim. Vegan olduktan sonra hayatımda hiç yemediğim çeşitlilikte yemek yemeye başladım. Elbette dışarıda vegan seçenekli çok şey beklemiyor sizi. Özellikle iç yağı, kemik suyu, bulyon, vb. her yemekte karşınıza çıkabiliyor. Ancak toprak öyle bereketli ki, vegan değilken hayvan etiyle kısıtladığınız sofrayı her mevsime, her aya uygun sebzeler, baklagiller şenlendiriyor. Aldığınız ürünün içindekiler kısmını okuyorsunuz. İnanın bu harika bir şey. Vücudumuza aldığımız şeyin ne olduğunu bilmek hakkımız ama dikkat etmemizi gerektiren bir şey yoksa paketli her ürünü tüketiyoruz maalesef. Vegan olduktan sonra ne yediğimi bilerek yemeye başladım. Besin değerini, bana faydasını… Vücudumdaki fazla yağdan ve yemek sonrası ağırlaşma hallerinden kurtuldum. Yemek dışında ise aldığım ayakkabının yapıştırıcısının bir hayvandan elde edilmeyeceğini teyit etmeye başladım. Şampuan, diş macunu, kozmetik ürünler seçerken, bir hayvanın üzerinde kimyasal deney yapılmamış olmasına, bir hayvanın bu nedenle ölmemiş olmasına bakmaya başladım. Bir canlının bana hizmet etmek için acı çekmesi benim için dehşet verici bir duygudur. Hele onun yaşamı hakkında söz sahibi olmak… Ölümüne sebep olmak…

Bir de hayvancılığın ekolojiye verdiği zarar var ki, sayısal veriler insana büyük bir şok yaşatıyor. Evdeki musluk suyundan tasarruf edeyim derken bir hamburger üretmenin 2400 litre suya mâl olduğunu öğrenmek kimi şaşırtmaz ki? Küresel ısınma hakkında endişe duyduğunuzu biliyorum. Faytonlara, hayvanat bahçelerine, sirklere karşı çıktığınızı biliyorum. Bir hayvana direkt olarak zulmedecek insanlar olmadığınızı, birini zarar verirken görseniz engel olacağınızı biliyorum. Belki evcil bir dostunuz olduğunu, belki sokaktaki kedileri beslediğinizi, internette denk geldiğiniz duygusal paylaşımlarda gözlerinizin dolduğunu, köpekler ve bebeklerin oynadığı komik videolara nasıl güldüğünüzü biliyorum. Yeme içme alışkanlıklarının değişmesinin pek de kolay olmadığını, veganlığın sağlıksız olabileceğini düşündüğünüzü biliyorum. Vegan olursanız aileniz, çevreniz, doktorunuz tarafından dışlanma ihtimalini, yalnız kalma ihtimalini gözettiğinizi biliyorum. Aynı topraklarda, neredeyse aynı öğretilerle büyüdüğümüzü de siz biliyorsunuz. Benim artık bildiğim bir şey daha var ki yalnız bir hayvanın canı için bile olsa yazmaya, çizmeye, anlatmaya, konuşmaya, dönüşmeye değer! Elini taşın altına koymaya, “bu veganlar ne anlatıyor?” diye sormaya, bir belgesel izlemeye, bir iki makale okumaya değer. Dünya bunca acıya, bunca eşitsizliğe rağmen, tüm adaletsizliğine ve zulme rağmen umutla dönüşüyor. Dünyayı dönüştüren biziz ve sen olmazsan bir eksiğiz.

Yaşamdan daha kutsal ne var ki? Tüm mezbahalar kapatılıncaya, tüm kafesler kırılıncaya dek… 

Hayvancılık sektörüne, veganlığa farklı bakış açıları geliştirebilmek için birkaç öneri:

Cowspiracy: Sürdürülebilirliğin Sırrı (Belgesel)
The Game Changers (Belgesel)
Food Choices (Belgesel)

Kısa bir sohbet: Nevşin Mengü’nün TEDx konuşması https://www.youtube.com/watch?v=lj3bwmr3dp8