İzmir son 3 yıldır, bana her yıl heyecan veren bir şehir haline geldi. Çünkü bu 3 yıl boyunca İzmir’e gelip, samimi ve herkesin bir arada olduğu bir sıcak ortamda bulunuyorum. Yılın kısa filmlerini İzmir’de izleyip ekipleriyle bir araya gelmek her zaman heyecan veriyor. Bu yıl 20’ncisi düzenlenen Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, yine hareketin ve heyecanın bir arada olduğu bir coşkuyla gerçekleşti. İzmir’e her zaman bir film festival yakışıyor, umarım festivallerde gördüğümüz ulusal uzun metraj filmlerin de yarıştığı bir ‘Film Festivali’ de görme imkânımız olur. Ama kısa filmin heyecanı bir farklı, çünkü İzmir’de en uzun soluklu kısa film festivali düzenleniyor. Yusuf ve Gülen, bu festivali uzun zamandır var etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Gösterimlerin merkezi olarak kabul edilen İzmir Fransız Kültür Merkez sinema salonu yine bu sene de dopdoluydu. Umarım daha nice 20 yıllar görür İzmir Kısa Film Festivali…
İzmir Kısa Film Festivali’nin açılış ve kapanış törenlerine hayran
kalıyorum. Açılış törenleri Buca Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi’nde
düzenleniyor ve her törende Yeşilçam yâd ediliyor. Türkan Şoray’dan Kadir
İnanır’a birçok ismin hayat verdiği karakterler canlanıyor. Tören de festivalin
filmleri de takdim edilirken, güzel bir konser gerçekleşiyor. Ayrıca bir kısa
film de açılış filmi oluyor. Bu yıl ise Gülsün Odabaş’ın yönettiği ve usta
oyuncu Mustafa Alabora’nın rol aldığı “Son
Eylül” adlı kısa film gösterime sunuldu. 6-7 Eylül olayları döneminde
İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Sarkis’in yıllar sonra İstanbul’a dönüşünü
konu alan film, izleyiciye göç ettikten yıllar sonra doğduğun yere döndüğünde
yaşanan psikolojiyi akıcı bir dille anlatıyor. Mustafa Alabora’nın uzun zaman
sonra hasret kalına oyunculuğuyla içimiz ısınırken, duygular ve psikolojik
durumlar bir araya güzel bir harman içerisinde geliyor. Kapanış töreni ise
söyleşi ve fuarın gerçekleştiği Tarihi Havagazı Fabrikası’nda gerçekleşti.
Hakan Bilgin’in hareketli sunumu, geceye renk kattı. Ömür Atay başkanlığındaki jüri, kurmaca
yarışmasındaki filmlere ödülleri dengeli bir şekilde verdi.
Festivaldeki ikinci günüm, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda
gerçekleştirilen “Profesyonel Video Ekipmanları Fuarı” nda başladı. Video
ekipmanları fuarı son derece akıllıca bir fikirle yola çıkmış. Bir araya
gelmesi şaşırtan Canon, Nikon ve FujiFilm gibi markaların olması da son derece
güzeldi. Prompter kamera, ışık ekipmanları, tripodlar… kısacası hepsi markalar
tarafından güzel sunulmuştu. Jüri üyeleri Farah Zeynep Abdullah, Metin Akdülger
ve Ömür Atay’ın da aynı alanda söyleşileri vardı. Farah Zeynep Abdullah ve
Metin Akdülger, oyunculukla ilgili anılarını, ilk tecrübelerini ve kendileri
için mesleklerindeki en özel anları, katılımcılarla paylaştı. Farah Zeynep
Abdullah, son olarak rol aldığı “Bizim İçin Şampiyon” filminin kariyerinde
büyük bir önem ve heyecan kattığını da güzel bir soru ile dile getirdi. Ömür
Atay ise yönetmen olmak isteyen gençlerle bir araya geldi ve yıllar sonra
İzmir’e döndüğüne çok mutlu olduğunu dile getiren güzel bir söyleşi
gerçekleştirdi.
Hangi kısa
filmleri izledim?
Bu sezonun kısa filmlerini heyecanla bekliyordum, çünkü kısa filmlere
Rofife’den bu yana vakit ayıramamıştım. Ulusal Kurmaca, Deneysel ve Animasyon
kategorilerindeki kısa filmleri festivalde izleyebilme şansı buldum.
Kurmaca kategoride, Onur Sefer’in yönettiği “Bugün Ölmek İstemiyorum” favori filmim oldu. Film, sürekli kal
kiriz geçirdiğini düşünen genç bir erkeğin hikayesine odaklanıyor. İlgisiz gibi
görünen ailesi onu sürekli hastaneye götürse de, doktorlar durumun psikolojik
olduğunu söylüyor. Fakat gencimiz kalp krizi geçirdiğine inanmakta ve hastalık
hastası olduğunu hissettirmekte. Film bu durumu, gündelik yaşamda çok kez
karşılaşılan bir halden yola çıkarak oldukça başarılı ve bir yandan da absürt
ve komedi dilini de içine yerleştirerek ele almış. Anne, baba ve çocuğun yer
aldığı bir aile içerisindeki ilişkilerin giderek umursamaz ve önemsenmez hale
gelişi, bu durumda da çocuğun psikolojik bir rahatsızlık yaşamasının kaçınılmaz
oluşu, hikâyede başarıyla anlatılıyor. Evren Duyal ve Beyti Engin’in karşılıklı
performansları son derce filme dinamik katarken, genç oyuncu Mustafa Dincir’in
de farklı bir hava verdiğini de dile getirmek gerek.
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de En İyi Kısa Film
ödülünü alan “Ablam” da İzmir’e
damga vuran yapımlar arasındaydı. 80’lerde geçen hikayede bir abla ve kendinden
3 yaş küçük olan kardeşinin ilişkisini izliyoruz. Yönetmen Burcu Aykar, temiz bir senrayo dili kullanarak,
Küçük Elif’in kendi dünyasında yaşadıklarını ve ablasının kendini fark etmesine
olan merakıyla izleyenlere büyüme meselesini bir kadın gözünden başarıyla
anlatıyor. Filmin parlayan yıldızı Devrim Eylem Şeker, yaşına rağmen şahane performansıyla izleyenlere umut
aşılıyor adeta. Filmin fonunda bolca çalan Tülay’dan “Büklüm Büklüm”
şarkısı ise filmle bütünleşiyor ve küçük kızın hayatını süslerken izleyiciye de
bir süs ikram ediyor.
Kurtcebe Turgul’un yönettiği “Sevinç Vesaire” bir devlet dairesi kıvamındaki mekânda zamansız
bir şekilde çalışan memurların, sözcükleri sözlükten çıkarma operasyonuna
odaklanıyor. Fikir olarak eşsiz ve özgün bir çalışma olarak karşımıza çıkan
filmin hikayesine, bir de karışıklık katan daktilocunun dâhil olması son derece
güzel bir izletiyle karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Filmin sorgulattığı
fikir de olukça sevdim, ‘eğer rüya ve sevinç gibi umut besleyen ve sık
kullandığımız sözcükler bir anda tedavülden kalksaydı nasıl iletişim
kurabilirdik?’. Tabi özellikle Nergis Öztürk, Onur Ünsal, İbrahim Selim ve
Caner Erdem gibi barılı oyuncuların performansları da filme harikalık katan
diğer bir unsur.
“Eksik” Volkan Budak’ın yönettiği bir kısa
film. Kısa ve uzun filmlerin bir çoğunun taşrada geçmesi, izleyenlere olcukça
sıkıntı veren bir unsur olmaya başladı. Fakat Eksik’i türevlerinden ayıran
özelliği, finalindeki güzel hareket. Süt yapan annesine destek olan küçük
çocuğun, o sütleri köylüye dağıtması ve annesine destek vermesi fikri güzel. Ve
elde tek kalan sütün sahibinin ölümü, bunun üzerine bu sütün o küçük çoğuğa
dönüşü fikri, daha da güzel bir hava veriyor filme.
Umut Evirgen’in yönettiği “İyi Yemek Öldürür” ise, bir çoğumuza yakın zamanın popüler
isimlerinden birini andıran ve böylece, çok fazla aynı olmasa da, tanıdık
gelecek bir hikayeye sahip. Mekan sahibi şef Arthur’un bir yemek jürisine
sunacağı yemeğin hikayesine odaklanan film, oldukça kaliteli bir görüntü
yönetimi ile çekilmiş, ayrıca ustalıklı bir kurgu sürecinden geçmiş. Burak
Yamantürk ve Seda Akman’ı başarılı performanslarla izlediğimiz filmde, gelen
yemeklerle acıkma hissine bile kapılabiliyorsunuz. Fakat filmi izlerken,
özellikle yemek hazırlanma sahnelerinin oldukça abartılı olması ve kimi zaman
izlemekten rahatsız hale gelme durumuna geliyorsunuz. Kimi zaman ‘bir katliam
filmine mi geldik?’ sorusu da sizi alıyor bir anda. Fakat finale doğru ise
filmin gizemi de güzelce bağlanıyor.
İnan Erbül’in yönettiği “G.K.”
adlı kısa film de, enteresan ve bilinmedik bir konuya farklı bir bakış
açısı sunuyor. Bir hapishanede geçen filmde, roman kadınların hamile kalıp
kalıp hapse gitmeleri ve bunun altında yatan nedenleri araştıran bir müfettişin
teftiş hikâyesine odaklanıyor. Filmde kimi zaman absürt durumlara gülüyoruz,
örneğin çıkarcı ve yalaka geçinen hapishane müdürü tiplemesi son derece
başarılı. Roman kadın mahkumun dâhil olduğu yerde ise müfettişin yükselmesi de
filme ayrı bir dinamik katmakta. Bülent Çolak’ın nefes aldıran ve kimi zaman
eğlendirip şok eden performansı de filme artık katan ayrı bir unsur…
Oyuncu Alican Yücesoy’un ilk yönetmenlik denemesi olan kısa
film “Taş” ise, bir soru peşine
düşen Muzaffer adındaki gence odaklanıyor. Filmin hikâyesi olukça özgün bir
fikirle yola çıkmış ve fikir olarak izleyiciye bol sorgu yaşatan bir film
halinde aslında. İnsanlar doğar, büyür, yaşayacakları her şeyi yaşarlar ve ölüm
kapıya dayandığında hayat son bulur. Peki, bir insan doğduğundan bu yana neden
bir yükle yaşamak zorundadır? O yükü bırakırsan büyük bir felaket mi olacaktır?
Film, insanın taşımak zorunda oldukları yükleri, enteresan bir metaforla
izleyenlere anlatırken, bunu akla birçok soru ekleyerek yapıyor. Film boyunca
çok soru aklımızda kalıyor, evet ve filmi izlerken bunca sorunun olması zihin
zorlamasına neden de oluyor belki. Fakat finalin bağlandığı nokta ise oldukça
akıllıca ve aklımızda dönüp duran soru silsilesine de akıcı cevaplar veren bir
halde gelmiş bir bakıma.
Yılmaz Özdil’in yönettiği “Baré Giran” yani “Ağır Yük”
eşekleriyle taşımacılık yaparak geçinen Mardin’li bir ailenin hayatına
odaklanıyor. Devlet tarafından eşeklerinin, emekli ve artık yük taşıyamaz halde
olduğu tespit edilen ailenin geçim kaynakları tükeniyor. Ailenin mayınlı sınırdaki
umutları olsa da, tehlike yanı başlarındadır. Film, çaresizlik ve tehlikenin
bir aradalığını oldukça sert ve gerçekçi bir dille ele alarak güçlü bir sinema
izletisi sunuyor. Fakat bu inşayı ajitasyon olarak yapmaması ve izleyiciyi
korku ve ondan doğan endişe ile gerçekleştirmesi de filmi farklı kılıyor.
Ayşenur Gençalp’in yönettiği “Önce İsimler Gitti” etik bir sorgulama üzerinden, sağır bir genç
kızın yaşlı babaanesi için verilen karara aldığı karşı çıkışı, izleyenlere
soğuk bir rüzgâr misali anlatıyor. Bazen kararları hızlı mı almak gerekir?
Zamana yayılan durumlar, bir süre sonra daha mı acı verici bir hal alacaktır?
Film, bu sorgulamaları ‘engelsiz’ bir genç kızın masumiyeti üzerinden başarılı
bir dille yaparken, kimi zaman bazı sahnelerinde karartıcı bir hale de düşmüyor
değil. Fakat filmin kaliteli görüntü yönetimi de filmdeki gergin havaya
başarılı bir artı his katan derecede gerçekleşiyor.
Deneysel kategoride ise oldukça zihinleri zorlayıcı ve
‘genius’ fikirlerle karşı karşıyaydık. En iyi deneysel film ödülünü alan Erdem
Arslan’ın yönettiği “Donut Paradise” da;
yolunu kaybetmiş bir beyaz yakalının, aslında girmeye de bir göz atmaya da
cesaret edilemeyecek mekansız bir yere bakış atıyoruz. Jest ve mimik
oyunculuklarının fark edilebilir derecede olduğu film, iki farklı türü bir
araya getirmiş havasıyla izleyiciye farklılık aşılıyor. Yönetmen Erdem Arslan
ve ekibi oldukça başarılı bir işe el atmış. Video izlerken araya giren YouTube
reklamlarına bile göndermesi olan film, herkesin bu dünyada bir olduğunu ve
kimsenin bir başkasından üstün olmadığını, kimsenin kazanan ya da kaybeden olmadığını
da oldukça başarılı bir dille vurguluyor. Filmde kullanılan ‘donut’ öğesi de, bir
bakıma tatlı komasının içerisinde insanın kendini her konuda dengelemesi gerek
olmasına bir gönderme. Finalde bağlanan nokta, izleyene büyük bir sürpriz gibi
görünse de aslında bağlanabilir noktada ustalıkla durmakta.
Belgesel kategorinde izleyebildiğim tek film, Bilen Sevda
Könen’in yönettiği “Kusurlu” oldu. Film;
kıyafet seçimi sırasında arkadaşı tarafından yorumlara boğulan karakterimizin,
seçimi sonrası kendine bulmaya başladığı kusurlara ve Begüm Akkaya, Ege
Kökenli, Nurseli İdiz, Asiye Dinçsoy ve Arzu Okay gibi sevilen oyunculardan da
dışarıdan ve kendi içinde kadına bakışa odaklanıyor. Filmin bir yanının kurgu,
öbür yanının belgesel oluşu bile zaten fark yarattığını göstermekte. Aslında
tam da belgesel olduğunu söyleyemeyiz. Kurgusal bölümün kendi içinde kusur
sorgusu yapan bir kadına odaklanışı oldukça başarılı bir dille ele alınmış.
Belgesel taraf ise ‘soft’ röportaj mantığında ilerlemiş. Bu kısımda sadece
kıyafet ve kusur üzerinden değil de, ‘kadın’ temsiline ve daha mahrem konulara
iniş var. Aslında bu durum ilk başta kafa karıştırıcı gibi başlasa da, finale
doğru bağlanan mesele oldukça akıllıca. Filmin durduğu nokta ve anlatmak
istediği mesele, son derece önemli ve ‘kadın’ temsiline de güzel bir saygı
duruşu…
Animasyon kategorisinde ise bu sene daha umut besleyici kısa
filmlerle karşılaştım. Robotların ve teknolojinin, insanoğlunu git gide ele
geçirmeye çalıştığı bir dünyada geçen “Avarya”
farklı diliyle başarılı yapımlardandı.Gökalp
Gönen’in yönettiği film; yeni bir yaşam umuduyla yola çıkan, fakat umduğunu bir
türlü bulamayan bir adamın yaşadığı buhranı, şoke eden bir gerçeğe bağlayarak
başarılı bir senaryo oluşturmuş. Filmin diyalog uzunluğu bir animasyon için çok
fazla gelse de, artık bazı şeyleri konuşmadan olmayacağını da göstermiş film. Cengiz
Dallıkavak’ın yönettiği “Sonsuz Armoni” ise,
sanatın her bir rengini, orman ve mitoloji ile bir araya getirmiş ve farklı bir
yaratım ortaya çıkmış. Film; sanatın asla susmayacağını, bir kıvılcımla
edebiyatın ve yazılan eserlerin yok olamayacağını, bir sanat eserine umutla
bakabilmenin zor olmayacağını anlatmakta. Selin Akalın’ın yönettiği “Monolog” , herkesin çok fazla ve haddinden gereksiz konuştuğu
dünyada konuşmayan insanın psikolojisine düşündürücü bir bakış atıyor. Bu
gereksizleşmiş diyalogların da buruşturulmuş bir kağıtla anlatılması da oldukça
iyi anlatılmış. ‘Göz’ öğesinin ön planda olması da aslında gözden konuşmanın da
ne kadar değerli ve mutlu edici bir hale soktuğuna işaret etmekte.