Ana Sayfa Blog Sayfa 749

Ekoloji ve sistem

Ekoloji, canlıların birbirleriyle ve doğal çevreyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojik problemler, özellikle iklim değişikliği, doğal kaynakların tükenmeye başlaması ve biyolojik çeşitliliğin gözle görülür biçimde azalmasıyla insanlığın dikkatini çekmiş, bunların insan kaynaklı ve evrensel konular olduğu birçok çevrece kabul edilmiştir.

Tabii ki insanlık mevcut sistemin kendisine öğrettiği şekilde, kendi yarattığı problemlerin sonuçları yine kendisini doğrudan etkileyene kadar bu konu üzerinde gerektiği kadar durmamış, bu da zaten var olan problemlerin gittikçe büyümesine hatta bazılarının artık çözülemeyecek bir hale gelmesine yol açmıştır. Birçok problemin çözümünde olduğu gibi, ekolojik problemlerin çözümünde de sorunun temeline inilmeli ve bunları yaratan koşullar ortadan kaldırılmalıdır. Aksi takdirde yapılan hareketler, yüzeysel olmaktan öteye gidemeyecektir.

Dünyada ekolojik problemlerin çözüme ulaşma süreciyle alakalı olarak birçok akım ortaya çıkmıştır. Temel olarak bunların bir kısmı mevcut sistem üzerinde reformlar yapılarak çözüme ulaşılacağını söylerken, bir kısmı ise mevcut sistemin ekolojik problemleri yaratmak üzerine de kurulu bir temeli olduğunu dolayısıyla değişime mevcut sistemden başlanması gerektiğini savunmaktadırlar.

Bilindiği üzere, 2013’te yaşanan Haziran Direnişi’nden sonra Türkiye’de de ekolojik problemlerle ilgili bir farkındalık başladı. Doğal alanların kentleşme veya turizm adı altında katledilmesinin, ekonomik üretim yapılacağı iddiasıyla kurulan ve kurulmak istenen santrallerin yalnız insanlar değil tüm canlıların yaşamını olumsuz yönde etkilediği ve etkileyeceği kabul edilmeye ve bu yöndeki çalışmaların engellenmesi amaçlı aktif eylemler yapılmaya başlandı. Türkiye özelinde ele alındığında bile bu katliamların devlet destekli ve insandan çok sermaye odaklı olduğu “tarafsız” insanlar tarafından da yadsınamaz bir gerçek haline gelmiştir. Bu da ister istemez ekolojik kaygılarla hareket eden herkesi devlet karşısında birer ‘muhalif’ durumuna getirmiştir. Bu durum, insanların taşıdıkları kaygılar ne yönlü olursa olsun ivedi olarak asıl çözümün ne olduğu konusunda akılcı bir yaklaşımla hareket etmeleri yönünde önemli bir sonuç doğurmuştur.

Kaynaklar:

-Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi
-John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi
-The Guardian Magazine, Capitalism v environment: can greed ever be green?
-Val Plumwood, Environmental Culture: The Ecological Crisis of Reason

Başlık Fotoğrafı: Crash Course

“Kemirgenlerden sömürgenlere” insanlık tarihi

1

İlkel toplumlardan başlayarak endüstri devrimine kadar geçen süreçteki toplumsal ilişkiler ile insanların doğa ile olan ilişkileri göz önüne alınmaktadır.

İlkel toplumlarda bu süreç üretim üzerinden değil mevcut olanı tüketmek ve temel gereksinimleri karşılamak üzerinden gelişmektedir. İnsan-insan ilişkilerinde topluluklar kendi içinde “eşitlikçi” bir yapıya sahiptirler. Fakat bu eşitliğin fizik, cinsiyet ya da yaşlara göre değerlendirildiği unutulmamalıdır. Buna paralel olarak, bu topluluklarda avcılığı erkekler yaparken toplayıcılığı kadınlar yapmaktadır. Bu tip topluluklarda ksenofobi denilen yabancılara karşı korku ve saldırgan bir tutum gözlemlenmektedir. İnsan – doğa ilişkileri açısından bakıldığında ise ilkel toplumlar doğanın korunması gerektiği ve içsel bir değere sahip olduğunun bilincinde oldukları için değil, hayatta kalabilmek, gereksinimlerini karşılayabilmek için doğaya uyum sağlamak zorunda kalmışlardır.

ilkel toplumlar

Tarım toplumuna geçişle birlikte toplumda üretim odaklı gelişim sağlanmıştır. Tarımla uğraşırken doğa ile etkileşim söz konusudur. Fakat doğa olaylarını deneyimlemek uzun yıllar sürebildiğinden doğa olaylarını önlemek için sihirsel düşünüş yöntemlerinden dinsel düşünüş yöntemlerine geçilmiştir. Bu durum, insanları sorgulama, neden-sonuç ilişkisi kurma açılarından köreltmektedir. Ayrıca dinsel düşünüş doğaya antroposantrik bakış açısıyla bakar. İnsan kendini doğanın hakimi zanneder. İnsan – doğa ilişkilerinde insanın bu kadar üstün olması insan – insan ilişkisinin daha dengeli olduğu bir toplumda nasıl mümkün olabilmektedir? Bookchin’in Toplumsal Ekoloji teorisiyle özdeşleştirildiğinde çelişki ortaya çıkmaktadır. Bu çelişkinin nedeni dinsel düşünüş sisteminin yarattığı tapınma durumu mudur?

Brao_Couple_Planting_Food

Üretim üzerinde denetim kurulmasıyla insanların gereksinim ve istekleri doğrultusunda bir üretim modeli geliştirilmiştir. Bu üretime yöne verme davranışı neden-sonuç ilişkisi kurulmasını gerektirdiğinden bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Feodal topluma geçildiğinde ise üretim ilişkileri değişmiş, toprakların mülkiyeti feodal beylerin eline geçmiştir. Toprak üzerinde emek sarf ederek üretim yapan serfler, feodal beyler tarafından sömürülmüştür. İnsan üzerindeki sömürü doğaya da yansımış, doğanın mülkiyeti, üzerinden kar elde edilebilecek bir nesne olarak görme durumu ortaya çıkmıştır. Feodal toplumların görece olumlu sayılabilecek yegane özelliği ise üretilen emeğin yerel halka sunulması ve yerel halkın ihtiyaçlarına göre üretimin yapılıyor olması görülebilir.

Landscape

Endüstri toplumunda ise serfler ve zanaatkarlar “özgür emek” konumuna dönüşmüştür. Serfler tarım toplumunda köleleştirildiği için endüstri toplumunda çalışıp çalışmama konusunda özgürdürler. “Özgür emek” denilmesinin nedeni yalnızca bundan ibarettir. Oysa, proletarya olarak da tanımlanan bu sınıf endüstrileşmeyle birlikte adeta makineleşmiş ve ürettiği emeğe yabancılaşmışlardır. Bu durum kendi ham maddesini karşılayıp emeğini kendisi üreten zanaatkârların makineleşmiş kapitalist toplum içinde kendine ve dolayısıyla da doğaya yabancılaşmasına neden olmuştur. Toplum, kentin üzerinde yoğunlaşmış ve endüstrileşmeyle tamamen doğadan kopmuştur. Makinenin gerektirdiği seri üretim, artık doğayı insanın yarattığı tahripten çok daha fazla tahrip etmektedir.

Not: Aleaddin Şenelin’in “Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi” isimli kitabının değerlendirilmesidir.

Bireysel değişimden toplumsal değişime

Doğa üzerinde en fazla tahribatı yapan tür kuşkusuz insandır. Bu tahribatı ortadan kaldırmanın yolu, salt yere çöp atmamak veya kullanılan materyalleri (plastik, kağıt, cam, pil v.b.) geri dönüşüm kutularında toplamaktan ibaret değildir.

Bu konulara kayıtsız kalmamak, önemsiz olmamakla birlikte bu davranışları yerine getiren kişinin çevre adına gerekeni yaptığını düşünüp sorumluluğu üzerinden atması, çevre sorunlarındaki büyük resmi görmesinde engel teşkil etmektedir. Yere çöp atmayan, organik ürünler kullanan bir kişi aynı zamanda otomobiliyle ulaşım sağlıyorsa, onun gezegene bıraktığı karbon ayak izi çok daha fazla olacaktır.

Endüstriyel atıklar, evsel atıklara kıyasla gezegende daha fazla yer kaplamaktadırlar. Dolayısıyla, bireysel olarak doğada yarattığımız tahribatı en aza indirebileceğimiz gibi, bu çabamızı toplumsal ve siyasal olarak da ulus ötesi bir zemine oturtmamız gerekmektedir.

Başlık Fotoğrafı: Coloribus

Çevre etiği

İlk defa etik konusunda ‘Sessiz Bahar’ adlı kitapla Rachel Carson, halk üzerinde bir farkındalık yaratmıştır. Etik, neden-sonuç ilişkisinden uzak, görece bir kavram olduğu için, etiği bilimsellikten uzaklaştırıp felsefi temellere dayandırmak daha gerçekçi olmaktadır.

Felsefi etik, dünyayı nasıl algıladığımızla, yaşam biçimimizle, doğayı nasıl gördüğümüzle orantılı olarak değişiklik göstermektedir. Bilimsellik, etiğe kısa vadeli çözümler bulurken, etik değerlerimiz, siyasi görüşümüz ve onun üzerine oturttuğumuz felsefi sorular, çözümü daha uzun vadeli değerlendirmemizde bize yardımcı olmaktadır. Elbette bu değerleri salt bizim oluşturmamız yetmez. Ortak değerler oluşturulup, bu değerleri siyasi temellere dayandırmak gerekmektedir. Aksi taktirde, bulacağımız çözümlerin, bize ve gelecek nesillere bir etkisi olmaz. Örneğin; çevre etiğini değerlendirirken antroposantrik bakış açısıyla, insanın mutluluğu ve topluma sağlanacak yarar üzerinden mi düşünmeliyiz yoksa sonucu ne olursa olsun ekolojik denge ve tüm canlı yaşamın hakları mı bizim için temel sorundur? Doğaya bütüncül mü bakıyoruz yoksa doğadaki her canlı bizim için ayrı mı önem taşıyor? Tüm bunları belirlerken, toplumun ortak kanaati doğrultusunda siyasi olarak da temellendirmek gerekmektedir. Etik değerlerin bilimsel ölçütlere dayandırılması ise, kısa vadede çözüm sunabilir fakat birkaç bilim insanının çıkarları doğrultusunda da yönlenebilir.

Doğal yasa geleneği veya dinsel çevre etiğine baktığımızda bu yaklaşımın antroposantrik olduğunu görmekteyiz. Bu görüşe göre, Tanrı doğayı insan için yaratmıştır. Erdemli bir insan olmanın gerektirdiği amaç ve kurallar genellikle bellidir. Fakat bu kurallar öz çıkarlarla çoğu zaman ters orantılı olmaktadır. Çevre, insan merkezli olduğu kadar aynı zamanda Tanrı tarafından sunulmuş, korunması gereken bir ’emanet’ olarak da görülmektedir. İnsanlar böyle düşündükleri takdirde, doğaya zarar vermemeye özen göstermektedirler.

Yararcı gelenek de, dinsel çevre etiği gibi doğaya insan merkezli yaklaşır. Bu yaklaşıma göre önemli olan, insanların mutluluğu, tüketim alışkanlıklarından vazgeçmemesi ve doğanın onlara ne gibi bir fayda sağladığıdır. Fakat her insanın alışkanlıkları ve istekleri farklı olduğu için, doğanın tüm bu isteklere göre yönlendirilmesi olanaksızdır. Bununla birlikte yararcılık, eylemin doğuracağı sonuç üzerine odaklanır. Fakat etik için önemli olan salt sonuç değil, aynı zamanda karar verme süreci ve bu süreçte kimlerin ne ölçüde zarar gördüğüdür. Kant’ın ‘kesin buyruk’ adını verdiği durumda, karar verme sürecinin önemi ve insanların rasyonel bir varlık olduğu üzerinde durulur. Bu görüşe göre, herkes karar verme sürecinde bağımsızdır ve kimse bu hakkın önüne geçemez.

Genel olarak baktığımızda, Derin Ekoloji, Toplumsal Ekoloji, Ekofeminizm gibi görüşler dışında, etik değerlere canlı merkezci bakılmadığını gözlemlemekteyiz. Doğanın içsel bir değerinin olduğu göz önüne alındığında, etik felsefenin daha etik bir yol izleyeceği ve tüketim alışkanlıklarından toplumsal adaletle paralel olarak vazgeçildiğinde ise çevre tahribatının daha hızlı önüne geçileceği kanaatindeyim.

Başlık Fotoğrafı: MsnbcMedia

Sürdürülebilir yaşam tarzının zorlukları

0

İnsanlığın doğa ile ilişkisinde yarattığı etkinin en belirgin göstergesinin doğada bıraktığı ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi olduğu söylenebilir. Bu göstergeler de, bir tür olarak insanın tüketimi üzerinden şekillenmektedir.

Bir tür olarak, insanın tüketim alışkanlığı karbon ayak izini belirlese de bu göstergenin tüm insanlar için aynı olmadığı gibi tüm ülkeler için de aynı olmadığı bilinmektedir. Ülkeler arasındaki bu tüketim farklılığı bir anlamda ülkeler arasındaki gelişmişlik farklılığının da göstergesi olarak okunabilir. Dolayısıyla bir ülke ne kadar gelişmiş ise o denli fazla tüketim gerçekleştirmiştir demek yanlış olmayacaktır. Fakat bu tüketimin aynı ülkede yaşayan insanlar için bir genelleme olduğu, bir başka deyişle aynı ülkede yaşayan insanların tüketim miktarlarının da farklılık gösterebileceği unutulmamalıdır. 

İnsanların dolayısıyla toplumların tüketim alışkanlıklarına bakıldığında, içinde bulunduğumuz çağın tüketim çağı olduğunu söylemek mümkündür. Dolayısıyla insanların refah seviyeleri –neredeyse mutlulukları dahi- tükettiklerinin miktarıyla ölçülür hale gelmiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak insanlık için temel göstergelerden biri olan nicelik ve nitelik değerlerini göz ardı etmektedir. Başka bir deyişle insan için önemli olanın tüketilen şeyin niteliksel değeri olduğu göz ardı edilerek kullanılanın niceliği yani miktarı öne çıkarılmakta ve insan salt tüketen bir varlığa dönüştürülmekte ve/veya böyle kabul edilmektedir.

Tüketim alışkanlığı olan değil yaratılan bir durumdur. Sistem, yapı, reklamlar, diğer insanlar vs. insana sürekli olarak tüketmeyi empoze etmektedir. Bu tüketimin sürekliği aynı zamanda çalışmanın da sürekliliği anlamına gelmektedir. Bu süreklilik uzun vadede insanın salt çalışan ve ilk etapta amaçladığı sosyal ve ekonomik doyumun çok uzağında mekanik bir “araca” dönüşmesine sebep olmaktadır. Bu da, sürekli bir yerlerde çalışan, bir yerlere ulaşmaya çalışan mekanik kalabalıklar üretmekte ve bu acele içinde asıl amaç olan mutluluğun yok olması ve toplumsal huzursuzlukların doğmasına sebep olmaktadır.

Bir tür olarak insanın mutluluk ve refahının artırılması, tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi, gerek insan yaşar kalmasının gerekse de doğanın varlığı ve devamlılığı için temel koşuldur. Bu bağlamda insanın ihtiyacı kadar tüketmesi aynı zamanda doğanın yenilenme hızının üzerine çıkılmaması sürdürülebilir bir yaşamın da ön koşuludur.

Başlık Fotoğrafı: Green Mom

Marx’ın ekolojisi

Marx, metabolizma kavramını kullanırken insan ile doğa arasındaki süreci emek üzerinden değerlendirmektedir. İnsanın doğa ile kurduğu etkileşim ve denetim emek ile bütünleştirildiğinde metabolizma oluşmaktadır. Bu süreçte, kent ve kır düalizminden kaynaklanan bir yarılma yaşanmıştır.

Malthus’un belirttiği gibi salt nüfus-kaynak ilişkisine değil, aynı zamanda tüketim alışkanlıklarına ve üretimin verimliliğinin ne kadar sürdürülebilir olduğuna da bakılmalıdır. Ne var ki, Liebig ve ikinci tarımsal devrimle birlikte, yapay gübreleme sistemine geçilmiş ve toprağın verimi azalmıştır.

Kullanılan yöntemler, anlık verim sağlasa da uzun vadede toprağın özelliğini yitirmesine neden olmuştur. Özellikle kapitalist tarıma geçiş, kent nüfusunun artması ve buna bağlı olarak insan ve hayvan atıklarının toprakta yarattığı kirlilik, toprağın verimliliğinin düşmesinde başlıca etkenlerdir. Bu durum, işçinin ve toprağın sömürülmesine, aynı zamanda Marx’ın deyimiyle “metabolik yarılma” ya yol açmaktadır.

Bu yarılma sonucunda, artık insan doğaya yabancılaşmış ve toprak sömürülebilir bir meta haline gelmiştir. Fakat unutulmamalıdır ki, insan, doğanın metabolizmasına boyun eğmek yerine, onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda denetim altına aldığı ve akılcı yöntemlerle geliştirdiği zaman özgür olabilmektedir. Elbette bu özgürlük, toprağı özel mülkiyet alanı veya meta haline getirmeyi gerektirmez. Çünkü insanın doğadan kopması, insan bedeninin kendi kendini yok etmesinden farksızdır.

ovacik bld.
Ovacık

Toprağın akılcı yöntemlerle işlenmesi gelecek kuşaklar açısından da oldukça önemlidir. Marx da bu konunun önemine değinmiş, gelecek kuşakların varoluşu ve toprağın yeniden üretiminin kalıcı olmasının toprak ile olan mevcut ilişkilerde mümkün olamayacağını, bu ilişkilerin ancak “geniş ölçekte örgütlenmiş ve kolektif emek tarafından yönetilen” bir tarım sistemiyle mümkün olabileceğini belirtmiştir. Fakat süreç maalesef böyle işlememiştir. Köylü nüfus topraktan koparılmış ve buna paralel olarak da kentsel nüfus hızla artmıştır. Köyden kente göç eden halk, emeklerini satarak geçinmeye çalışan proleter sınıfı oluşturmuştur. Artık kent ile kır, insan ile toprak arasında yaşanan metabolik yarılma daha da derinleşmiş, kapitalizm, toplumu farklı sınıflara bölmüş ve işsiz insan sayısı kentlerde her geçen gün artmıştır.

Gerek ekolojik sorunlardan gerekse kentin kaos ortamından kurtulabilmenin yegane yolu, insanın doğayla bütünleştirilmesi, toprakların sermaye sisteminden uzaklaştırılarak akılcı yöntemlerle üretim yapılabilir duruma getirilmesi ve kırsal nüfusun kendi yaşam alanlarında barınabilir konuma getirilmesinden geçmektedir.

Dijital dünya ve çocuk olmak: Çocuklar doğayı neden tanımalı?

0

Modern insanın hızla doğal çevreden uzaklaşıp gittikçe dijital olan bir dünyaya adım attığı aşikar. Sosyal iletişimin bilgisayar ekranları, tabletler ve telefonlar ile yürütülmeye çalışıldığı; fakat bir arada olmanın, birlikte keşfetmenin ve yüz yüze olmanın azaldığı bir devire çoktan girmiş bulunuyoruz.

Yetişkinler de dâhil gençlerin ve çocukların büyük bir kısmı gittikçe kapalı ve insan eliyle oluşturulmuş mekânlarda zaman geçiriyor. Çocuklar grup halinde oynadıkları oyunları bile “çevrim içi” oynuyor. Peki, ya gelecek nesiller için bu ne ifade ediyor? Onların toplumu nasıl şekillenecek?

Her yeni nesil, bir öncekinin bıraktığını geliştirip değiştirerek yoluna devam eder. Fakat görünen o ki sanayileşmenin ve teknolojik gelişmelerin kaymağını yerken, çocuklara yapay bir dünya bıraktığımızın farkında değiliz. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre 8 ile 12 yaş aralığındaki çocukların yüzde 64’ü artık bahçede oynamıyor ve zamanının çoğunu evde çeşitli “ekranlar” karşısında geçiriyor. Peki, bu gerçekten kötü bir şey mi?

Bir an durup düşündüğünüzde “Ee, dünya değişiyor. Artık çocuklar çok küçük yaştan itibaren birçok teknoloji ile çevrili büyüyor. Hepsi bizden akıllı vallahi!” diyor olabilirsiniz. Ama ne yazık ki, bulgular başka bir açıdan ışık tutuyor bize. Amerika’daki Kaiser Family vakfı 8-18 yaş aralığındaki çocukların haftada ortalama 53 saat dijital eğlence ile vakit geçirdiğini ortaya çıkarmış. Türkiye’de durum nasıldır, kapsamlıca araştırmak lazım tabi. Ama tahmin etmek pek de zor değil. Alanda çalışan uzmanlar bu durumun dolaylı etkilerinden tek tek bahsediyor: Hareketsizlik ve obezite, tehlikeli hale gelen sokaklar ve kaygılı çocuklar (ve aileler), zihinsel ve fiziksel sağlık sıkıntıları… İngiltere’de bulunan Essex Üniversitesi’nde yapılan çalışma göstermiş ki, doğaya kısacık da olsa temas etmek, çocuklarda öz güveni ve zihinsel esenliği artırıyor.

ağaçta çocuk

Aslında tahmin etmek ve anlamak zor değil: Özgürce keşfetmenin duvarlar arasına sıkıştırılması çok absürd değil mi? Çocuklarımıza iyi gelen aslında onlara 2. yaş günlerinde tablet almak değil, dışarıya çıkmak ve açık hava aktiviteleri yapmak. Çünkü Amerikan Tıp Derneği’nin 2005’teki çalışmasına göre çocuklar dışarıda ve açık havada özgürce oynadıklarında problem çözme yetenekleri, kendilerine dair farkındalıkları ve uyumlu davranışları artış gösteriyor. Daha mutlu hissediyorlar ve agresif davranışlar göstermiyorlar. Daha akıllı oluyorlar ve çevreleri ile daha iyi geçinebilen insanlar haline geliyorlar.

Çocukların doğada olmaları ve doğayı tanımaları onları uzun vadede doğaya karşı duyarlı hale getirir. Özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların herhangi bir kuralı takip etmek zorunda olmadan özgürce oyun oynayabilmeleri çok önemli. Böylece çocuklar birlikte keşfetmeyi, yardımlaşmayı ve gözlemlemeyi öğreniyorlar. Açık alanlar veya doğal parklar onlara gözlem ve keşif şansını verebilir. Doğada karşılaştıkları durumları inceleme, yeni yöntemler geliştirme, birlikte karar verme ve farklı düşünebilme yetilerini geliştirebilir. Oyuncakların yerini yadsımıyorum tabi, fakat doğa da onlara sunulmuş kocaman ve macera dolu bir oyuncak aslında!

Değişen dünya ile birlikte ailelerin de bakış açısı değişiyor. Bugüne kadar görüşmüş olduğum çoğu anne-baba tedirgindi: Bizim çocuk çok hareketli, dikkati dağılıyor, sürekli bilgisayarda hayta. Halbuki belirli mekanlar içerisinde hareketsiz ve pasif kılınan, hep bir zaman çizelgesi içinde yaşayan ve iletişimini dijital araçlarla kurmak zorunda bırakılmış çocukları suçlamadan önce, çocuk olmanın kendiliğindenliğini bir düşünmek gerekmez mi? Kaç çocuk günümüzde, özellikle büyük şehirlerde, çimlerde koşabiliyor? Kuru yapraklar toplayıp, böcekleri inceleyebiliyor? Çamurdan heykeller yapıp, eserlerini göğsünü gere gere annesine gösterebiliyor?

En sevdiğiniz oyuncağınızı, arkadaşlarınızla sokakta oynamaktan en çok keyif aldığınız oyunu düşünün. Şimdiyse çocukların oynamaktan en çok hoşlandığı şeyler ekran başında. Fakat doğaya mecburuz ve gelecek her nesil de mecbur olacak. Ona karşı bilgisiz, ilgisiz ve duyarsız çocuklar, doğanın dengesini koruyabilmek için doğru hareketlerde bulunamayan yetişkinler olacaklar ve bir kısır döngü içerisinde çaresiz kalacaklar. Sahi, bugün de birçok insan doğanın bize gönderdiği sinyalleri görmek istemiyor. Acaba onlar hiç bahçede oynamamışlar mı?

Kaynak: The Guardian

Tarihin kurbanları: Kadın sünneti

0

Sünnet dünyada en eski ve en sık kullanılan ritüellerin başında geliyor. Genellikle erkeklere uygulanan bir ritüel olarak bilinse de Birleşmiş Milletlerin verilerine göre günümüzde her yıl 3 milyon kadın sünnet ediliyor. Kadın sünneti en fazla Etiyopya, Mısır, Somali, Fildişi, Nijerya, Irak ve birçok Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu uygulama İslam kaynaklı gözükse de birçok Hıristiyan da bu geleneği sürdürmekte. Yani kısaca, kadın sünneti denilen ritüel, ırk ve din ayrımı olmaksızın devam ediyor.

Bu gelenek adeta bir korku filmi

Kadın sünnetine firavun ya da peygamber sünneti de deniyor ve üç şekilde uygulanabiliyor. Ya klitorisin bir kısmı veya tamamı kesiliyor ya klitoris ve çevresindeki dudaklar da kesiliyor ya da klitoris ve dudaklar kesilerek açık yaranın dikilmesinden sonra sadece idrar ve regl kanaması için küçük bir parmak büyüklüğünde açıklık bırakılıyor. Ayrıca bu işlemler, başta Etiyopya olmak üzere geleneğin sürdürüldüğü pek çok ülkede fazlasıyla ilkel işlemlerle yapılmakta. Çünkü bu ritüelde genital bölge uyuşturulmuyor ve keskin, paslı, asla hijyenik olmayan metaller kullanılıyor. Üstelik bu ritüeldeki bir yöntem olan firavun yönteminde, kadınlar her doğum sonrası yeniden sünnet ediliyor. Ayrıca, kadın sünnetinin birçok yan etkisi bulunuyor. Tetanoz, anemi, kan kaybına bağlı şok, kan zehirlenmesi, dismenore bunlardan yalnızca birkaçı. Tüm bunlardan kaynaklı olarak da birçok kadın hayatını kaybediyor.

Sünnet edilen kadınların yaşları bölgeden bölgeye değişiyor. Etiyopya ve Nijerya’da bebekler 8 günlükken sünnet ediliyor. Mısır’da kadının sünnet edilme yaşı 3 ila 8 arasındayken Somali’de 4 ila 12 yaş arasında. Fakat genel olarak kadın sünneti 4 ila 13 yaş arasındaki kadınlara uygulanıyor.

Kadın sünnetinin yapılma amacı ise genel olarak kadının cinsel ilişkiden zevk almasını engellemek olarak görülüyor. Fakat bazı bölgelerde kadının kötü ruhlardan arınması, evlenebilmesi, genç kızların kadınlığa adım atabilmesi de amaçlar arasında.

Kadın sünnetinde farkındalık yaratılmalı

Kadın sünneti uluslararası alanda fazlasıyla tepki çekiyor, ayrıca insan haklarına tecavüz ve şiddet olarak görülüyor. Birleşmiş Milletler, kadın sünneti gibi ritüelleri “zararlı geleneksel pratikler” olarak adlandırıyor ve bu pratikleri kadınların sağlığına zarar veren, erkeklere fayda sağlayan, kadınların olanaklarını kısıtlayan ve gelenekler tarafından olumlanan pratikler olarak tanımlıyor. Bu bağlamda çoğunluğu Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde uygulanan bu ritüelin hükümetlerin desteğiyle bir kuşak içerisinde terk edilebileceğini öngörüyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde cinsiyeti temel alan şiddete karşı 16 günlük aktivist bir kampanya başlatarak başta medya olmak üzere toplumsal farkındalık yaratabilecek her kişiyi ve her kurumu mücadeleye destek vermeye çağırıyor.

Kadın sünneti ile ilgili olarak Avrupa Konseyi de Uluslararası Af Örgütü ile birlikte mücadele başlatarak kadınlara yönelik şiddeti önlemek için hazırlanan İstanbul Sözleşmesi’ne üye olan tüm ülkeleri bu mücadeleye davet ediyor. Avrupa Konseyi ve Uluslararası Af Örgütü, konunun gündeme getirilmesi için 62 sayfalık kılavuz hazırlayarak bu kılavuzda hükümetlere bu konuyla ilgili ne gibi görevler düştüğünü anlatırken sivil toplum örgütlerine de yol göstermeyi hedefliyor.

Türkiye’de neden yasak yok

Ülkemizde din kaynaklı birçok tartışma çıkmasına rağmen kadın sünnetine yasak getiren bir yasa halen bulunmuyor. Şu an kadın sünnetinin uygulanmaması gelecek yıllar için bir güvence sağlamıyor. Kadına yönelik ayrımcılığın, şiddetin giderek arttığı ve din ile ilgili uygulamaların sosyal hayata kolayca yerleştiği toplumumuzda kadın sünnetine değinilmemesi tehlike arz ediyor. İleriki yıllarda kadın sünnetini yasaklayan bir yasa çıkartılır mı bilinmiyor; fakat bu gelenek ile ilgili toplumsal farkındalık yaratılmadıkça tehlikenin artarak devam edeceği öngörülebiliyor.

Kaynaklar: Propaganda Yayınları Yayın Kolektifi Seçkisi 2011, IMCTV, Akşam Gazetesi

Başlık Fotoğafı: AVoice4

Çağın en büyük sorunu iklim değişikliğine katkı için 15 yol

Çağımızın en büyük sorunu denebilecek vak’alardan biri olan “iklim değişikliğine” belki de farkında olmadan birçoğumuz katkı yapıyoruz. 

Bireysel vicdan çerçevesinde bu önlemlerin yapıldığı düşünülse de daha geniş perspektiften bakarsak değişimin bireyle başladığını söyleyebiliriz. Durumların daha kötüye gitmemesi için birey olarak önce kendi alışkanlıklarımızı değiştirmek doğaya olan sorumluluğumu yerine getirme adına iyi bir başlangıç olacaktır.

Önce kendi içimizde tutarlı olmayı başarabilmeliyiz. Elbette yüzde 100’lük bir değişim, yaşadığımız sistem içinde çok zor ama elimizden geldiğince çevreye ve doğaya en az zarar verecek şekilde yaşamak da bizim elimizde. İklim değişikliğine katkı yapmamak bizim elimizde!

İklim değişikliğine katkı sağlamayı kim ister ki? İstemediğimiz sonuçlara neden olmamak için bu uyarıyı dikkate almamız gerekiyor. Zamanla kazandığımız, göre göre alıştığımız çeşitli gündelik davranışlar farkında olmadan iklim değişikliğine büyük katkı vermemizin sebebi. Bakın bu kötü alışkanlıkların içinde neler var? Üstelik çoğu da oldukça tanıdık!

Başlık Fotoğrafı:  © Ian Joughin, 2012
Kaynak: Huffington Post

Bisikletlilerden Caretta caretta hassasiyeti

Bisikletli gezginler bu sefer anlamlı bir olay için Mersin Caretta Bisiklet Festivali kapsamında pedal çevirdi.

Tarsus’tan yola çıkan bisikletliler, Erdemli Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu Müdürlüğü kampumbağa üreme sahilinde çevre temizliği yaptılar.

120 sporcunun katılımıyla gerçekleşen etkinlikte, hem bisiklet kültürüne hem de Caretta carettelara dikkat çekilmiş oldu. Ayrıca, katılımcılara konferans salonunda deniz kaplumbağaları ile ilgili bilgi de verildi.

Kaynak: Ntvmsnbc