Ana Sayfa Blog Sayfa 83

J.R.R. Tolkien İle Tanışın | Video

0

Hikayeler, açık söylemek gerekirse tüm insan hikayeleri her zaman tek bir şey hakkında değil midir?

Ölüm.

Ölümün kaçınılmazlığı.

O, dünya çevresinde milyonlar tarafından sevilen kendine ait tarihi, dilleri ve mitolojisi olan alternatif varoluşunu yaratmak için savaşın dehşetini, Britanya kırsalını, kadim dilleri ve unutulmuş efsaneleri bir araya getirdi.

Bu tek yüzük.

John Ronald Reuel Tolkien, 1892’de koloni Güney Afrika’sındaki Britanyalı bir aileye doğdu.

Bir bebek iken, ailesinin bahçesinde bir kral maymun örümceği tarafından ısırıldı.

Yaşantısı daha sonra kitaplarından birinde yansıtıldı.

3 yaşındayken, annesi onu ve erkek kardeşini alarak İngiltere’ye uzun bir yolculuğa çıkardı.

Onlara katılamadan, babası romatizmal ateşten vefat etti.

Aile Birmingham yakınlarındaki kırsala taşındı, orada Tolkien botaniğe ve dillere çok ilgi duydu.

Ciddi bir biçimde diller icat etmeye başladığımda 13 ya da 14 yaşlarındaydım ve bu yana da hiç durmadım.

1904’te 34 yaşındaki annesi diyabetten vefat etti.

16 yaşındayken, 19 yaşındaki Edith’e âşık oldu fakat onun eğitimi için endişeli olan vasisi tarafından 21 yaşına gelene kadar onunla irtibat kurması yasaklanmıştı.

19’unda, Oxford’a Klasik Dönem üzerine çalışmaya gitmeden önce üç yakın arkadaşı ile birlikte bir kulüp kurdular, The Tea Club, Barrovian Society(T.C.B.S.)

Edith ile Mart 1916’da evlendi.

Güzün hastalık acısı çekip eve gönderilmesinden önce haziranda, siperlerdeki savaşa gönderildi.

1918 olduğunda, bir arkadaşı dışında hepsi ölmüştü.

O her zaman savaşın çalışması için bir alegori olmadığını söyledi.

Açıkçası bu büyük bir etki ve onu değiştirecek bir yaşantıydı.

Savaşın ardından, bir İngiliz Dili profesörü oldu.

1925’te, Oxford’taki Pembroke Üniversitesi’ne akademik üyelik aldı.

Orada, aralarında Narnia’nın yaratıcısı C.S. Lewis’in de olduğu bir edebi topluluk olan “Inklings’’in bir üyesiydi.

Hobbit adında bir çocuk kitabı yazmak için ilham aldı.

Yaz aylarında okul sınavlarına not vermek muazzam… çok zahmetli ve ne yazık ki aynı zamanda sıkıcı.

Bir kâğıdı aldığımı hatırlıyorum ve…

Neredeyse fazladan not verdim, fazladan 5 puan aslında… Bu istisnai kâğıtta boş bırakılan bir sayfa vardı.

Muhteşem, okuyacak bir şey yok, o yüzden ben de üzerine yazdım.

Neden olduğunu düşünemiyorum.

“Yerdeki bir kovukta bir hobbit yaşadı.”

1936’da kitabı yayınlanmaya ikna edildi ve yetişkinler ve çocuklar arasında bir hit oldu.

Tolkien devam kitabı üzerinde çalışmaya başladı.

Yüzüklerin Efendisi’ni İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1948’de bitirdi.

Kitabın muazzam popülaritesi; kitabın sanayileşme karşıtı, çevre yanlısı mesajının hippi hareketinin ilgisini çekmesiyle 1960’larda ortaya çıktı.

Yazar şaşkınlıkla karşılandı, takipçileri tarafından rahatsız edildikten sonra adresini ve telefon numarasını değiştirmek zorunda kaldı.

1959’daki emekliliğine kadar Oxford’da kaldı, emekli olunca Edith’le birlikte Bournemouth’a yerleşti ve 1973’te vefat etti.

‘’Yüzüğün sadece tek bir efendisi var.’’

via GIPHY

Çeviri: Ekin Can TUNA

Video Kaynağı: Brut

Altyazı Kaynağı: seninhikayen

Video önerilerinizi Gaia Dergi’ye mesaj atabilirsiniz…

Şirinler, Şirine ve Belki de Şirin Baba Üzerine

0

Uslu bir çocuk muyuz? Aramızdaki Fenando Vera’lara selam olsun. Kozmik gezginler yuvalarına döndüler. Kuşlar da yuvaya döndü sanırım. Bu selam da Nilüfer’e gelsin. Nilüfer nerede acaba? En son estetikle görmüştüm onu. Bizi öptüğü yerde bekliyorduk kendisini. Zamanında, kalbimizi teslim ettiğimiz hanımefendiyi beklemek aynı rahmetli Chris Cornel’in “like a stone“ şarkısı gibi bizim için.

Mr. Robot – Fenando Vera

Tabii, Chris abimizinde bekleyemediğini insanlık ailesi olarak anladık. Fişi çekti, ne oldu? Bir şey olmadı dostum. Kozmik gezgin yuvaya döndü, fırçayı yedi ve sonra eğer sırada yer varsa tekrar doğacak. Bu sırayı da şu görselle açıklayalım ki ortak bir paydamız olsun. İşimiz gücümüz matematik dostlar.

Yukarı paragrafta belirtilen “şu görsel”

Şuraya da bir “tabii” koyalım, Niçe de demiş ki beklemek ahlaksızlaştırır. Doğru, eğer gezegen seviyesindeyseniz günlük ahlakınız bozulur. Bekledikçe sabrınız gider ve ahlaksızca işler yapabilirsiniz. Günlük ahlak genelde personaların işidir, benliksel işlerdir. VoV, ancak aktif sabır dediğimiz kanala geçerseniz oradaki sabır istediğinizin ne olduğunu size anlatır. Muzun kabuklarını soyar, istediğinizi sandığınız şey ile ihtiyacınız olan şey arasındaki farkı size gösterir. Değişik ve güzel bir şeydir “aktif sabır”

Bekleme kavramı peşimi bırakmadı. Son bir defa değinelim ve çağrışımlarla çalışan – ki buna biraz şaşırıyorum sanırım izin verdim – zihnime alan açayım. Bir yavru kurt daha geldi. Bekle dedi gitti ile başlayan ve doğrulanamayan mantığı da konuşsak mı birazcık? Kimse beklememiş gelen de olmamış ancak üçüncü bir doğrulayıcı olması konudaki açmazı çözmüş. Konunun Meksika açmazına gelmesini hiç istemezdik değil mi? Şimdi ruhunda açmazları olan ve bu sözler duygusal bir değer olarak almak isteyen varlığa ne diyeceğiz biz? Varsın alsın, evin içinde şarkılar söylesin. Biz de söylüyoruz ne var?

Bir şey yok bro.

Zihnin samskaralarından geçtiğimize göre şirinlere gelelim. Haçen doğadaydık. Ben doğaya kurban olurum, ancak onun benim kurbanlığıma ihtiyacı yok. Onun yarım kalan işlerini bitirmemize ihtiyacı var. Nerede yarım kalmış işleri? Otobüs duraklarındaki iş ilanlarında dostlar. Doğa sigorta yapıyor, yemek veriyor ve barınak veriyor. Mayış konusunu da size bırakıyor, esnek çalışma saatleri var.

Mekanın sahibi ve mekanın gerçek sahibi arasında rap atışlarına kulaklarınızı tıkamak isteyebilirsiniz. Normal bir müzik gelişim şekli olarak görülen “diss atma” oldukça cinsiyetçi ve öfke dolu olabiliyor. Bu değer farkına ihtiyacımız var mı acaba? Dinlerken sevgi nerede babacım diye geçirdim. Buca’nın sokaklarında takılmış abilerimiz ağırbaşlılığını göremiyoruz. Heheh bu kısmı oldukça komiktir. Bergama’da büyüdüm, orada da abilerimiz vardır. Gece bir yerde içersin, geçerken “ Afiyet olsun gençler. Her şey yolunda mı? “Sağ ol abi, buyur gel bir kapak verelim“ “Bizim yerimiz ayrı biraderim, ayık olun.” Gibi değişik diyaloglarla oluşan sevgili bilinçaltımıza Freud’u çağırıyorum.

Oral ve anal dönem sorunları hala peşimizi bırakmadı. Ne çocuklukmuş arkadaşım! Şirinler gibi minnoş takılamadık bir türlü. Vah vah, eh ruh böyle bir coğrafyada doğmayı seçti diye ne yapacağız yani? En azından çocukken bizi taciz edenler beyaz ırktandı. Bulunduğumuz alanda zencilerin olduğunu düşünün? Travma hiç çıkmaz. Olsun, regresyon var, bir şeyler var. Bizim işimiz şirinlerle.

Dostlar, topluluk oluşturmanın ve bir şekilde yaşamın illüzyonlarını görelim mi? Bana yardım edin, ben size yardım edeyim. Alalım verelim, güveni inşa edelim. Şirineler kendilerini rahat, doğal ve baskı olmadan ifade etsin. Dişi enerjiye alan açalım, iradeyle yaşadığımız sorunları şirin babalardan çıkarmayalım. Bir şey dışsallaştığında yani sorun dışarıdaysa kurtarıcı da dışarıdadır. Bir şey içerideyse kurtarıcı da içeridedir. Nedir arkadaşım bu içerisi dışarısı! Bu arkadaşım her şey. Psikolojin bozulunca sağlığın bozulmuyor mu? Al sana içerisi dışarısı. Birisi kötü söz söylediğinde üzülüp miden ağrımıyor mu? Olayların sadece sonuçlarına, fizik bedendeki sonuçlarına bakmayalım. Köprüler kuralım bağlar kuralım.

Uslu bir çocuk olursak şirinleri görebiliriz. Nerede mi yaşıyorlar? Temiz olan her yerde.

Türk Ceza Hukuku Sisteminde Hayvan Haklarına Veganlık Üzerinden Bir Bakış

İçinde bulunduğumuz çağın, zamanın doğal akışı gereği, Dünya’nın varoluşundan bu yana en gelişmiş çağ olması beklenir. Sözgelimi, zaman günden geleceğe akar. Geçmişle gelecek arasında, yaşamak eylemini gerçekleştiriyor olduğumuz an vardır. Yani şimdi; günümüz… Gün, dünden gelmektedir; yarına uzanmaktadır. Öyle ise insanlık dünden aldığı mirası büyüterek yarına devredecektir. Bu bağlamda günden geçmişe bakan insanlığın, bir önceki nesli her zaman kendinden eksik ve ilkel görmesi kaçınılmazdır. Buna karşın, insanlığın üzerine tuğla koyarak büyüttüğü yapının temeli, bir önceki neslin hak bilincine sahip olan bir bölümü tarafından atılmıştır. Üstelik o yapıların altı, hak almak uğruna kendini feda eden insanların cesetleriyle dolu bir mezarlıktır. Mezarlık betimlemesiyle kast ettiğimiz gerçeği inceleyelim. 

Dünyanın her yerinde cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak için hâlâ mücadele verdiğimiz günümüzün temelinde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün varlığına sebep olan, yanarak can veren işçi kadınların ruhları vardır. Günümüz hukukçularının eski Türk Ceza Kanunu’nda (Vücut Dokunulmazlığını İhlal Eden) Cinsel Suçların,  “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhinde Cürümler” olarak düzenlenmesini şiddetle eleştirdiği bir hukuk düzeninin altında bedeni toplumun ahlakını ve namusunu temsil eden, cinsel dokunulmazlığına ailesi üzerinden değer atfedilen binlerce (çoğunlukla kadın) ceset yatmaktadır. Kız çocuklarının okumasına yönelik projelerin varlığı bizlere cinsel istismar suçunun mağduru olan sayısız çocuğun yok olan hayatını hatırlatmaktadır. Kadınların eşit olabilme, var olabilme mücadelesi vahşi, sayısız geleneğin(!) yarattığı enkaz üzerinden devam etmektedir. 

2019’da hukuk düzenine bağlı yaşamak zorunda olduğunu bilen yahut kendini geliştiren bireylerin farkında olduğu büyük bir gerçek vardır ki:
-beyaz tenli insanların siyah tenli insanlara
-erkeklerin kadınlara
-yetişkinlerin çocuklara
-üniformalıların sivillere
-heteroseksüellerin LGBTİ+ bireylere, kendini diğerinden güçlü görmesi sebebiyle şiddet uygulama hakkı yoktur. Çünkü hukuk düzeni tam da bunun için vardır. Bireylerin dokunulmazlıklarını korumak, fiillerin özgürlük sınırlarını yasa ile belirlemek ve kontrolsüz gücün önüne geçmek için… Bir devlet, çatısı altındaki bireyler sayesinde devlettir. Devlet güç, birey ise hak sahibidir; fakat devlet gücünü toplumu oluşturan bireylere karşı değil bilhassa onların haklarını korumak maksadıyla kullanmakla yükümlüdür. Bu yükümlülükler eksiksiz yerine getirildiğinde toplumun refah seviyesi kendiliğinden istenilen noktaya ulaşacaktır.

Cinsel Saplantılar, Cinsel Suçlar ve Hayvan Hakları:

Nekrofili, zoofili ve pedofili arasındaki ortak noktayı bulmak hukuk sistemlerini bir temele dayanarak eleştirmek ve daha iyi bir sisteme ulaşmak adına faydalı olacaktır. Cinsel saldırı suçu, mağdurun cinsel dokunulmazlığını ve vücut dokunulmazlığını ihlal yoluyla işlenir. Bu suçun çocuklara karşı işlenmesi durumunda saldırı, istismar başlığı altında incelenir. Bir failin bir ölüyle cinsel ilişkiye girme çabası(!), bir hayvana saldırması ya da çocuğu istismar etmesi arasında şöyle bir ortaklık vardır: fail bilir ki; ne bir ölü, ne bir hayvan ne de bir çocuk saldırıya güçle karşılık verip kendini savunabilir. Bu yüzden psikolojik ayrıştırıcı faktörlerden bağımsız olarak fail, üzerinde güç uygulayabileceği bir “kurban” seçmektedir kendine. Tıpkı insanların parçalayıp yemek için kendine kurban ettiği savunmasız hayvanlar gibi…

Bu korkutucu gerçekten hareketle bir tavuğa ya da eşeğe tecavüz eden kişinin, toplumun tamamı için tehlikeli, potansiyel suçlu olduğu açıktır. Kişi zaten toplumca suçludur ama hukuk düzeni ancak “sahipli mal” niteliğinde bir hayvan zarar gördüyse “sahibinin mal varlığını korumak maksadıyla” tecavüz eden faili para cezası ile ödüllendirmektedir. 

Pier Paolo Pasolini’nin “Salo ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma)” adlı filminde bu konuya örnek verilebilecek bir replik geçmektedir: “Ceza almamış ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.” 

Hukuk sistemi zımni olarak demektedir ki: “Bizce de hayvanların değerli bir canı yoktur. Bu yüzden onlara tecavüz edebilirsin, onları dövüştürebilirsin, onlara işkence edebilirsin. Senin ne kadar tehlikeli olduğunu gördüğüm halde seni kısıtlamayacağım.”

Devlet hayvanları yok etme özgürlüğünü insanlara bir de şu yolla tanımaktadır: Av mevsimi, avlanması yasak hayvanlar… Avlanmanın bir spor sayıldığı günümüze yüz yıl sonradan bakabilseydik kendimizden tiksinirdik. Öyle ise şimdi neyi normalleştirdiğimizin farkında mıyız? Ölümü… Avcı kelimesinin varlığı insanın kulağına tetikçi, tecavüzcü gibi gelmelidir. Kelime, yapısı itibariyle suçu meşrulaştıran, bozuk bir formdadır. Avcı… Yani; yasal öldürücü. Devlet belirli zamanlar ve hayvanlar seçiyor; avcılar(!) ellerinde tüfekle hayvan katletmeye gidiyor. Yanlışlık olur da avlanması yasak bir hayvanı avlarsa devlete para ödüyor. Bu size adil geliyor mu? 

Hayvan Seçen Hayvanseverlerin(!) Yarattığı Büyük Tehlike: Türcülük

Ezilen tüm türler için aynı duyarlılığı göstermiyorsak ve ses çıkarmıyorsak o suça ortak olmuş oluruz. “Kadının adı yok.” Diyerek topluma ayna tutan Duygu Asena’nın ruhuna selam göndererek tam da şu anda kendimize soralım: Hayvanın adı var mı?

 “İnsanlık acımasızca kendinden zayıf olan canlıları öldürmeye devam ettikçe, hiçbir zaman sağlık ve barış nedir bilmeyecek. (Pisagor)”

Hayvanlar evrende bizler için değil, bizimle birlikte varlar. Bilim kanıtlıyor ki: hayvanlar yaşamının farkında olan, acıya duyarlı, tehlikeden kaçan, bilinç sahibi canlılardır. Kendi kültürel evrimleri oranında gösterdikleri eğlenme, oyun oynama, bağlanma, sevme, mutlu olma, ağlama hallerine ve annelik içgüdülerine tanık oluyoruz. Kendimize yakın gördüğümüz insan dışı hayvanların bir kısmını koruyup kollama telaşı içindeyken niçin diğer kısmını yok ediyoruz? Kediler ile köpekleri, “evcil hayvan” yahut “sokak hayvanı” statüsünde merhametle sahiplenirken ve Yulin Köpek Yeme Festivali’ne ateş püskürürken, niçin bir buzağıdan kıyma, tavuktan but, balıktan tatlı su balığı diye bahsederek onları metalaştırıyoruz? Tabağınızdaki bir biftek mi, yoksa henüz bir hafta evvel nefes alan bir dananın cesedinin bir parçası mı? Kapitalist sistemin ve endüstriyel hayvancılığın bizlere paketleyerek sunduğu ‘et’ parçaları bilinç sahibi canlıların işkence sonucu katledilen bedenlerinin bir parçası iken; mezbahaların kalın duvarları ardında çığlıklarını duymadığımız hayvanların yaşam hakkını, bizim onları “ürün olarak talep ediyor olmamız” ellerinden alırken; kaz tüyü yastıklara başımızı koyup, Adalar’da nostalji(!) için faytona binerken; erkek civcivlerin katledilmesine sebep olan yumurta üretimine sahanda ya da rafadan destek verirken; çocuğumuzu kahkahalar atması için sirke, hayvanlarla duygusal bağ kurması adına(!) yunus parklarına götürürken; yüzlerce hayvanın işkenceye maruz kaldığı deneyler sonucu yüzümüze sürdüğümüz kremle cildimizi nemlendirirken; aynaya hangi yüzle bakacağız ey insan? 

Marx’ın yabancılaşma teorisini açıklamada değindiği ilk nokta: insanın doğaya yabancılaşmasıdır. Sahiden de insan önce doğadan kopmuş; sonra sistem tarafından kendine, kendi doğasına yabancılaştırılmıştır. Kapitalist sistemin sömürdüğü insan, hayvanı bir üretim aracı/ürün olarak görerek hayvana da yabancılaşmış ve hayvanı doğadan koparmıştır. İnsan dışı hayvanların köleliği, sosyalist ve komünist çevrelerce de devrilmesi gereken bir sistemdir. En azından etik anlayışları ile tutarlı bir yaşam sergilemek isteyen bireyler zulmeden erkten yana olmamalıdır. Her gün milyonlarca hayvanın sistemli işkence ile katledildiği duvarları yüksek, bahçeleri demir parmaklıklı, yerleri kanla yıkanmış, cellat dolu mezbahaların 2019’un Auschwitz Toplama Kampı olmadığını kim iddia edebilir?   

Şüphe yok ki bir sandalye en az üç ayak üzerinde durur. O sandalyeyi ayakta tutan en güçlü ayak kim dersiniz? Biziz. Hayvan köleliğinin varlık sebebi,  Dünya’daki her canlının yalnız insanların konforu için var olduğuna inanan acımasız insan egosu değilse nedir? Peki, hayatının her alanında hayvanları sömüren insanlık nasıl olur da sokaktaki kedi ve köpeklere şiddet uygulanmaması için yasa çıkarılmasını ister? İnceleyelim…

Vegan Olmayanlar ve Yıllardır Askıda Olan Yasa Tasarısı

“Türk Ceza Kanunu m.151:
Mala zarar verme

(1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

 (2) Haklı bir neden olmaksızın, sahipli hayvanı öldüren, işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi hakkında yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.” (htt)

Vegan olmayan bir bireyin TCK m.151/2’ye itiraz ederek, hayvanlar mal değildir deme hakkı olup olmadığını bir düşünelim. Türk Dil Kurumuna göre mal kelimesi şu şekilde tanımlanıyor:

1. isim Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü:
      “Mal vardı, mülk vardı. At vardı, araba vardı.” – Ömer Seyfettin

2. isim Büyükbaş hayvan:
      “Boz atlar yağız değildi artık; mallar erimiş, zayıflamıştı.” – Nezihe Araz

3. isim, ticaret Alınıp satılabilen her türlü ticaret eşyası, emtia. (TDK)

Veganlık sistem tarafından bir beslenme biçimi olarak lanse ediledursun, yaşam hakkının kutsallığına, türlerin eşitliğine dayanan, türcülüğü/sömürüyü/köleliği reddeden etik bir anlayıştır. Evrensel eşitliğe hizmet eden bir adalet anlayışı vardır. Yaşam haklarının dokunulmazlıklarını koruyamayan hayvanlar adına mücadele etmektedir. Veganlık bu günden geleceğe aktivizm yoluyla taşıyacağı meşale dolayısıyla da bir devrim ateşidir. 

Uygulamada veganlar hayvansal kaynaklı (herhangi bir hayvanı kullanarak elde edilmiş) hiçbir gıdayı tüketmez, ürünü kullanmazlar. Hayvanların masum canı ile insanların sofraları, kıyafetleri, eşyaları arasındaki acı dolu bağı koparmışlardır. 

Vegan olmayan biri, hayvanın bir parçasını (ölüsünü yahut direkt kendisini) para verip satın aldığı için onu mal statüsünde gördüğünü tasdiklemiş olmaktadır. Hayvanın gebelik döneminden sonra yalnızca yavrusu için ürettiği süte bile “bu süt bana lâzım” diyerek el koyan insanlık, kedi ve köpekleri korumak için türcülükten ve zulümden vazgeçip, tutarlılığa adım atmak zorundadır. Aksi hâlde hukuk sistemine “Ben şimdilik hayvancılık endüstrisine gerekli tüm katkıyı sağlayacağım ancak benim seçtiğim birkaç hayvanı koruyun, onlar mal değil can, onlara yazık…” diyen hayvan seçerler kendini gülünç duruma düşürecektir. Üstelik salt türcülük nedeniyle korumak istediği hayvanları da koruyamayacaktır. 2005’ten bu yana bekletilen “hayvanlar için eksik” yasa tasarısı hangi parti hükümete gelirse gelsin, toplum dönüşmez ise maalesef bir on dört sene daha bekletilecektir. Bu on dört senede birikecek cesetlerin hesabı sorulacak mı peki? 

Birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok. Ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız. (Kâzım Koyuncu) 

Güngör Dilmen’in kaleme aldığı “Canlı Maymun Lokantası” adlı oyunda bir petrol milyarderinin eşiyle birlikte, canlı maymun beyni yemek için Hong Kong’a gitmesi anlatılır. Oyunun sonunda kafası (maymun canlıyken) parçalanıp, beyni servis edilmesi beklenen maymun kaçınca, Çinli bir ozan evde aç bekleyen çocuklarına para gönderilmesi koşuluyla zengin müşterilere kendi beynini takdim eder. Oyun Amerikan kapitalizmine absürt bir eleştiri niteliğindedir. 

TCK m.91 Organ veya Doku Ticareti Suçunu düzenlemektedir. Buna ek olarak Türk ceza hukuku sisteminde, kişinin kendi yaşam hakkı üzerinde hiçbir surette tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Yaşam hakkı öyle kutsaldır ki, kişiyi kendinden bile korumak üzere yasalar yürürlüğe konulmuştur. Güngör Dilmen’in oyunu, varsayalım Türkiye’de gerçekleşmiş olsun. Bir baba kendi yaşam hakkından vazgeçtiğini beyan ederse, onu öldürüp yiyenlerin fiili suç olmaktan çıkar mı? Elbette hayır. Kişinin ölmeye rıza göstermesi bir hukuka uygunluk sebebi olamaz. 

Sizce tehlikeden içgüdüsel olarak kaçan hayvanlar yaşamaktan vazgeçmeye rıza gösteriyor mu? Bir köpek gözleriyle “bana tekme atma”, “bir kap su koy” derken, siz bunu sezinliyorken; bir oğlak “derimi yüz koltuk yap”, bir hindi “içime pirinç doldur beni fırında yak” diye yalvarıyor mudur? Yoksa “Yaşamak istiyorum!” diye haykırıyor mudur aynı bir çift göz? Sistem bizi onlardan uzak tutup yabancılaştırsa da, evinizde çocuğunuz gibi gözünün içine baktığınız kedi ile çiftlikte kesime giden bir kuzunun aynı masumiyete, ayı yaşamsal güdülere sahip olduğunu görmek zorundasınız. Toplum kamuoyu oluşturmaz ise, hukuk sistemi hiçbir hakkı altın tepside sunmayacaktır.  Dünya her zaman adaletsizliklerle doludur. İnsanlık sahip olduğu gücü, yok etmek için değil yaşatmak için kullanmalıdır. Vegan bir dünya için mücadele sürecektir. Tüm mezbahalar kapanana, tüm kafesler kırılana dek…

Başvurular

(tarih yok). https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5237-20140302.pdf adresinden alındı

TDK. (tarih yok). https://sozluk.gov.tr/?kelime=mal adresinden alındı

Gelecek Korkuları Üzerine Bir İrade Örneği

1

Baba Voss, Aquaman’den sonra bizi yine yaktı. Baba’yı Apple’ın dizi işine giriştiği bildiğim ilk işi olan “ See “ dizisinde görüyoruz. Şu anda Jimmy White çalıyor sanırım. Beş duyu delirmiş durumda, bir yandan oturduğum koltuğu hisseden deri, yeni iş yerindeki yeni diz üstü bilgisayarındaki klavyeye alışıyor. Ayıp diye bir şey var yahu! Çıkartın yargıları dostlar, memelere özgürlük. Ne zamana kadar bu ahlaki değerler, basit ve yetersiz tanımlamalar. Şuur gelişiyor dostlar, artık görünen ve görünmeyen arasında değişik bağlar var. Eskiden BDSM var deyip geçerdik, şimdiki şuursal ihtiyaçlarımıza artık bu kavram bile yetmiyor. Bize yeni Freud lazım gelir. Eril/Dişil bedeni taşıyan ancak başka başka yönelimi ya da enerjisi olan dostlar var.

Belli ki bir korku geliştirmişiz. Değişimden mi korkuyoruz? Fes geldiğinde ona karşı çıkanlar, sonrasında da şapkaya karşı çıkıyordu sanırım. Alışkanlıklar değişik bir konu. Uyum sağlama yeteneğimiz gelişiyor mu acaba? Bi’ Voyager 2 gibi olamadık. Yıldızlararası ortama gidip, güneş rüzgarlarında sörf yapamadık. Üzüntümüz SpaceX’e ilham olsun. Oradan da internete bağlanmak istiyoruz. Dünya’nın astraline gönderdiği ve buna devam ettiği 5bin kadar uydu ile elektriksel olarak zaten sıkışmış olan mis kokulu dünya anamızı daha da sıkıştıracak gibi duruyor.

Akrep dolunayından çıktık. 11-11 kafaları ve malum, bazı yükselmiş üstatlar ve onların da yükselmiş yer yüzü temsilcileri, sevgili dostlarımız geçiş kapılarını tutuyorlar. Maşallah diyelim. Zor iş aslanı tasmasından tutmak. Ya ısırsa Barbarossa! Ya seni ham yaparsa kızıl sakallı korsan herif! Kozmik Korsan, böyle bir hesap var mıdır acaba? Yoksa birisi alsın ve başladın sisteme veri göndermeye.  Eskiden (?) muhasebeci gözünde – bu göz değişik bir şey – tanımadığı görmediği firmalara hizmet verirken, o firmalarda çalışan diğer görmediği, belki de onun için görünmeyen insanlar birer numaradan, sistemdeki kayıtlardan ibaretti. Mesela SGK giriş kaydı, bu. O kişi bu kağıt demek bir yerde. Peki, şimdi kağıtlarda kalmadı. Google’daki verimiz kadarız artık ve O hemen hemen her şeyimizi biliyor. Konum geçmişinizi kapatıp silsek de sistem bizi elinde tutuyor. Çünkü sevgili dostlar görünmek istiyoruz. Hepimiz farklı farklı şekillerde görünmek istiyoruz. Çünkü diğer görünenlerle işlerimiz var.

Görünürlük ve görünür olma işi derin iş dostlar. Çünkü niye, çünkü şundan çünkü bundan. Zenciyi çağıralım, bu zencinin bir ismi var arkadaşlar. BB’den alışkın olduğumuz isimler de değil. Kadim bir geleneğin ismi. Kendisinde kılıç var, yani yukarının iradesi. Kendisi Heimdall, ona göre. Peki, senaryoya zenciyi alalım. Psikolojimiz bozuluyor sonrada sağlığımız. Stresli bir yerde çalışıyoruz mide sorunları oluyor. Gözle görünmeyen bir şey gözle görünen bir şeyi bozuyor. AAA, ne oluyor yahu? Al hemen bir iki ilaç! Burada da bir zenci ihtiyacımız var kuz! O zaman bu sefer de Mr. Robot’tan Leon’u çağıralım.

Özetle, bu kısmı sınavda sorabilirler, ona göre notunuzu alın arkadaşlar. Gelecek görünmeyen ile bizi – kendimize görünmeyeni asında – birleştirecek. Görünmeyen de bazılarımıza aşikar. El-Aşikar. Soru şu, aşikar olan nedir? Gelecek korkularımızı üzerine irademizi koyalım. İrade taşıdığımız güçlü şekil verici özelliklerimizden. Neye şekil veriyoruz? Başka neyimiz var doktor! Derseniz, ses var derim. Konuşmak da öyle. Ancak şu anda daha bunu bilmiyoruz.

Kadim dağların yolunu bulalım. Gelecek bizim irademizle ışıldayacak ve mutluluk hepimizin taşıdığı birer geçiş maddesi olacak. Bütün makaralar, olanlar, görüntüler, 4K ve sanal gerçekliğimiz, BB dostlar ve diğer zenci dostlarda bu yolun üzerinde. Gelin, gerçek olanı keşfedelim.

Sıradışı Sorularla Yeni Bir Yaşam Mümkün Mü?


Access Consciousness’ın sıradışı soruları ile yeni bir yaşam kolaylıkla, huzurla, umut ve keşif ile nasıl deneyimlenir? Türkiye’deki  sayılı Access The Bars eğitmenlerinden olan Ebru Tarım Dilekcan, ilk kitabı Her Şey Mümkün ile okuyucularına çok çeşitli ve farklı tarzda sorular sorarak, yaşamı kolaylaştırmanın mümkün olduğunu ve doğru istenildiğinde aslında her şeyin kolaylıkla elde edinebileceğini anlatıyor.

Çoğu kişisel gelişim kitapları hayatımıza doğru yönden bakmayı, olumlu düşünmeyi ve düşünce gücünün öneminden bahseder. Ama Her Şey Mümkün aslında bu tarzdan biraz farklı çünkü access ve araçları farklı.  Peki Access The Bars nedir? Belki de önce bununla başlamak gerekir. Access Bars kafamızdaki 32 noktaya hafif dokunuşlarla yapılan bilinçaltı temizliği ve bir nevi enerji çalışmasıdır. Buradaki 32 nokta nedir peki? (cinsellik, para, farkındalık, yaratıcılık, şifa ve benzeri gibi noktalar) Accessconsciousness, Amerika da Gary Douglas tarafından ortaya çıkan ve Dr.Dain Heer ile birlikte geliştirilerek dünyaya yayılan bir sistem. Aslında access size hayatınızda iyi gitmeyen şeyleri nasıl düzeltebileceğiniz konusunda farkındalık kazandırıyor ve bu sayede başka bir yaşamın mümkün olduğunu size göstermeye yardımcı oluyor.

Mesela ‘Bakış açını değiştir, realiten değişsin!’ ağızdan çıkan her kelimenin ya da zihinden geçen her düşüncenin gücü olduğunu bilerek, yaşamak. Yazar, kitapta sorular sorarak okuyucunun bu yolculuğuna destek olmaya çalışıyor ama bu bildiğimiz tarzdan sorularla değil. Yani neden, niçin, nasıl gibi değil. Merak enerjisiyle ve beklentisiz sorulan sorularla gerçekleşiyor. Ve okumaya başlamadan size “Bu kitapta okuduğunuz her bir satırın, kendiniz için sorduğunuz her bir sorunun size Her Şeyin Mümkün olduğunu gösterebilmesi ve bedeninize, yaşamınıza bundan sonraki seçimlerinize en çılgın hayallerinizin de ötesinde katkı olabilmesi için neler mümkün? “ diye soruyor. Yazar sorduğu sorularla okuyucunun sorgulamasına olanak tanıyor.

Yazar, kitapta en etkileyici sorulardan birini bakış açısı muhteşem bir cevapla yanıtlıyor. Kabullenmek ve alıp kabul etmenin birbirinden NASIL farklı kavramlar olduğunu anlatıyor. Mesela alıp kabul etmek sana karşı yapılan haksızlığa boyun eğmek, ses çıkartmamak değil aslında. Alıp kabul etmenin içinde izin vermek var büyük bir olgunlukla. Karşındaki kişinin yaptığının onun yolculuğu ile ilgili olduğunu bilip, kişiselleştirmemek var özünde. O kişinin yaptığı senin yapmayı tercih edeceğin bir şey olmayabilir ama bu onun seçimi, sen de böyle görüp, alıp kabul edersen hayatın daha kolaylıkla aktığını görebilirsin.

Kitapta Enerji, Alan, Bilinç Seçimi, Ben Ve Bedenim, Bilinçli Ebeveyn Olmak, Gerçek ve Özgür İlişkiler, Para Para Para, Hayatımızdan Çıkartmamız Gereken Kelimeler ve belkide en can alıcısı; Her Şey Kabul Ama Ya Ölüm? Başlıkları detaylı ve farklı sorularla okuyucuyu farklı, bilinmez bir yolculuğa çıkartıyor. Ceres yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulan Her Şey Mümkün sıradışı sorularıyla yeni bir hayata kapı aralıyor. 

Uluslararası Klarnet Festivali başlıyor!

Uluslararası Klarnet Festivali 8. yılında kapılarını Ankara’ya açıyor. İlk gününden bu yana dünyaca ünlü isimleri ağırlayan festival 2019 yılında da müzikseverlere birbirinden güzel konserler sunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Halkbank ve Vakıfbank’ın desteğiyle ve Beşiktaş Belediyesi’nin mekân sponsorluğunda gerçekleşen 8. Uluslararası Klarnet Festivali 12-18 Kasım tarihlerinde İstanbul ve Ankara’da.

Festivalin bu yılki programında dünyaca ünlü isimler unutulmayacak konserlere imza atacak. Festival takipçileri tarafından yoğun ilgi gören ve sevenlerinin her sene görmek istediği Balkan müziğinin efsanevi ismi GoranBregovic, sefarad müziğinin dünyadaki ismi ladino sanatçısı YasminLevy ve rembetiko müziğinin önemli temsilcilerinden Cafe Aman İstanbul ile ülkemizin dünyaca ünlü klarnet sanatçısı Serkan Çağrı 8. Uluslararası Klarnet Festivali’nde sahne alacaklar.

“Benim müziğim her zaman Türkiye kokar”

Her konserinde binlerce dinleyiciye unutulmaz saatler yaşatan Balkan müziğinin efsanevi ismi GoranBregovic 8. Uluslararası Klarnet Festivali’nde Three LetterfromSarajevo projesi ile sahne alacak. “Benim müziğim her zaman Türkiye kokar” diyen sanatçının hüzünden neşeye birçok duyguyu yaşatacağı konserler 12 Kasım’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde ve 13 Kasım’da Ankara Congresium’da gerçekleşecek.

“Müzikal uzlaşma sağlamaktan gurur duyuyorum”

Ladino müziğinin sıra dışı yorumcusu YasminLevy, Latin ve Sefarad müziğinden İspanyol flamenkosuna, Arjantin tangosundan Portekiz fadosuna kadar dünyanın farklı coğrafyalarında müzikleri harmanlayarak, Türk ezgileriyle de dinleyicilerini farklı bir müzikal yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor! Türk yaylı çalgılarının zengin tonları ile flamenko gitarının tutkulu sesini buluşturan YasminLevy, viyolonsel, piyano gibi batı müziği enstrümanlarıyla doğunun ritimlerini harmanlayarak benzersiz tarzını oluşturuyor.Buika, Ömer Faruk Tekbilek, EnricoMacias, YiannisKotsiras, EleniVitaly, Natacha Atlas, MontseKortes, Kubat ve İbrahim Tatlıses gibi birçok isimle çalışan YasminLevy, farklı müzik kültürlerini harmanlayarak “müzikal uzlaşma sağlamaktan gurur duyduğunu” ifade ediyor. 14 Kasım’da Ankara’da ve 16 Kasım’da İstanbul’da olacak bu benzersiz müzik şölenini kaçırmayın.

Ege’nin iki yakası tek nefes

Türk ve Yunan ezgileriyle muhteşem bir konser için bir araya gelen ülkemizin dünyaca ünlü klarnet sanatçısı Serkan Çağrı ve rembetiko müziğinin önemli temsilcilerinden Cafe Aman İstanbul aynı sahnede. Geçmişten günümüze Ege’nin iki yakasının sevip benimsediği Türkçe ve Yunanca şarkıların seslendirileceği konserler 17 Kasım’da Ankara’da ve 18 Kasım’da İstanbul’da.

Festival Takvimi

12 Kasım – GoranBregovic – Bostancı Gösteri Merkezi / İSTANBUL

13 Kasım – GoranBregovic – Congresium Oditoryum / ANKARA

14 Kasım – YasminLevy – Congresium Angora Salonu / ANKARA

16 Kasım – YasminLevy – MKM Atilla İlhan Salonu / İSTANBUL

17 Kasım – Serkan Çağrı &Cafe Aman İstanbul – CSO Konser Salonu / ANKARA

18 Kasım – Serkan Çağrı &Cafe Aman İstanbul – MKM Atilla İlhan Salonu / İSTANBUL

Bir Mülteciye Sormamanız Gereken Şeyler |Video

0

Mülteciler terörist mi?

Aman Tanrım, İngilizcen neredeyse kusursuz.

Burada olduğun için minnettar mısın, öyle mi ha?

Mülteci Olarak Bilmeniz Gerekenler

İngilizce biliyor musun?

Hayır.

Ben yok İngilizce konuşmak.

Esasen İngilizce benim beşinci dilim.

Üç dili akıcı şekilde konuşabiliyorum.

Babam altı dili akıcı şekilde konuşur.

İngilizce konuşamadığım anı kolluyorlar! Belki ülkemde İngilizce eğitimi almamışımdır,

belki ormandan geliyorumdur.

İster inan ister inanma ama Gazze’de okullar ve üniversiteler var.

Buraya Bir Kamyonla mı Geldin?

Buraya bir kamyonla mı geldin?

Tam bir klasik.

Ama ben bussines classla geldim.

Mülteciler buraya birçok yolla geliyorlar,

ve kamyonla gelenler de var, aman Tanrım.

Kamyonu nerede mi kullandım, Yunanistan’dan İtalya’ya bir kamyonla geçtim.

Kamyonun motor kısmının hemen üstüne oturdum, çok sıcak, çok korkutucu ve tehlikeliydi.

Bence insanlar bu duruma saygı göstermektense dalga geçiyor.

Şoför bizi dondurucuya koymadığı için çok çok şanslıydık.

Eğer dondurucuda olsaydık yolculuğun son kısmında ölebilirdik.

Tutuklanmak

Hiç tutuklandın mı?

13 yaşındayken tutuklanmıştım.

Vay ve13 mü?

Evet, annemle birlikte bir karakoldaydık.

Daha önce monopoly oynamış mıydın?

Orada hapiste kal ve para öde kartı var.

Hayatım tam da bu gibiydi.

Sitelerine girersen çok iyi işlediğini, çok güzel imkanların olduğunu filan sanırsın, ama öyle değil.

Ne yazık ki sığınmacıların bazıları yedi, sekiz, dokuz ay ve belki bir yıl tutuklu kalacak.

Dikenli teller, günde üç defa arama, pencereler kilitli, yüksek duvarlar.

Ve en kötüsü oradan ne zaman çıkacaklarını bilmiyorlar.

Hapiste olsan orada ne kadar kalacağını bilirsin, yedi yıl ya da on yıl.

Ama gözaltındaysan bunu bilmiyorsun.

Sorgulama

Çok zor ve travmatik bir durum, küçük bir odaya alınıp sorguya çekiliyorsun.

Onlara göstereceğim herhangi bir belge yoktu,

mesela ben 13 yaşındaydım, yaşıma inanmadılar, Afgan olduğuma inanmadılar.

Tüm bu mahrem sorular bende travma yaratan şeylerdi.

Ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Ne yaptığını tam hatırlayamıyorsun, yerde uzanıyordum,

soyulmuş çıplak şekilde bağlanmış, kafamda bir ayak ve başıma doğrultulmuş bir silah.

Kişisel olarak işler benim için o kadar çok kötüleşti ki aslında bu dünyayı terk etmek istedim,

demek istediğim o yolculukta cehennemi yaşadım.

İngiltere’de de her şey çok kötü gitti iki kez intihar girişiminde bulundum, gerçekten.

Çünkü kafandaki düşünce, bir şeylere inanmıyorsun, uzun süren bir değer kaybı,

aynı değere sahip değilsin, bu halde olmak benim suçum diyorsun.

Annem ve babama tercümanlık yapmak zorunda kalan bir çocuktum,

onlara ne yapıldığına, nasıl işkence gördüklerine dair şeyler.

Bunu çeviren kişi olmam gerekmişti, çünkü biraz İngilizcem vardı.

Bu kadın bir öğretmendi bana dedi ki, Ali sana inanıyorum.

Sadece bunu söyleyerek, tüm bakış açımı değiştirdi, okula girmeyi başardım, liseye, üniversiteye gitmeyi…

Neden başka bir yere iltica etmedin?

Pekala, neden başka bir yere iltica etmedin?

Bir gün yatağımda oturuyordum, tamam dedim neden yapmayayım ki,

tüm dünyaya bakabileceğim haritaları birleştirdim ve nereye gitmek istediğime karar vermek için işe başladım.

Seçme şansım olmadı. Nereye gideceğime dair bir olanak vardı, yaşamak zorundaydım ve nereye gidebilirdim.

Bu vizeyi aldım, 6 ay geçerli vize ve hemen bunu kullanıp gittim.

Toplu olarak gitmek zorundasın.

Öylece bir valiz alıp acaba Fransa’ya mı gitsem yoksa Almanya’ya mı gitsem diyemezsin, hayır.

Bir arada kalmak zorundasın çünkü yalnızsın.

Çalışmak için mi buradasın?

Peki sen çalışmak için mi buradasın?

Ailem buraya hayatlarını kurtarmak için geldi, iş düşünmeye henüz fırsatları olmadı.

Babam işini geride bıraktı, her şeyini geride bıraktı.

Para açısından Afrika’da daha rahattım.

Ben bir mühendisim, buraya gelmeden kıdemli bir pozisyonda çalışıyordum,

4 yıl büyük bir mühendislik şirketinde çalıştım.

Ne yazık ki burada çalışma izni olmayan bir sürü doktor,

hemşire, diş hekimi ve avukat var ki bu çok büyük bir utanç.

Evine Dönmek İstemez misin?

Evine dönmek istemez misin?

Demek istediğim, kendi evinden daha iyi bir yer yoktur,

eğer bir seçme şansım olsaydı tabii ki kendi evimi seçerdim.

Giderdim fakat nasıl olacak?

Durum aynı kaldığı sürece geri dönmemiz hayati tehlike arz edecektir.

Ama birileri eve gitmemi istediği için eve gidemem

Birisi eve gitmemi istediği için kendimi her an bir bombanın patlayabileceği bir yere atamam.

Yıllar harcadım ve zorluklar yaşadık ve özgürlüğümüzü kazandık,

kendimizi ifade edebiliyoruz, evimiz burası.

Burada mülteci olarak bulunmamı sevmeyenler için bu bir utanç, çünkü bana katlanmak zorunda kalacaklar.

Burası ev, ev burada.

via GIPHY

Çeviri: Mehmet KAYIN

Video Kaynağı: BBC Three

Altyazı Kaynağı: seninhikayen

Elim bir uçak kazasında kaybettiğimiz Ceren Necipoğlu anısına İstanbul’da ilk kez uluslararası arp festivali düzenleniyor!

2009 yılında elim bir uçak kazasında hayatını kaybeden dünyaca ünlü arp sanatçısı Ceren Necipoğlu’nun anısına, bu yıl ilk kez düzenlenen Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali, 15-19 Ocak 2020 tarihlerinde gerçekleşecek. Solo Arp ve Oda Müziği Yarışmaları’nın yanı sıra, jüriyi oluşturan dünyaca ünlü sanatçıların vereceği konserler ve ustalık sınıflarının yer aldığı festival, Ceren Necipoğlu’nun ablası A. İmre Tüylü’nün önderliğinde, “Sanat ve müzik aşkı, gençlerle yol bulsun!” sloganıyla düzenleniyor. Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali, sanatçının “paylaşarak öğrenme” felsefesini yaşatmayı ve gelecek nesillere aktarmayı amaçlıyor.

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğretim görevlisi ve Arp Sanat Dalı Başkanı, dünyaca ünlü arp sanatçısı ve pedagog Ceren Necipoğlu; Brezilya’nın başkenti Rio de Janerio’da verdiği konserden dönerken, 1 Haziran 2009’da Air France Havayolları’na ait uçağın Atlas Okyanusu’na düşmesi sonucu yaşamını yitirmişti. Bu yıl ilk kez düzenlenen Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali; sanatçının ablası A. İmre Tüylü’nün önderliğinde, “Sanat ve müzik aşkı, gençlerle yol bulsun!” sloganıyla 15-19 Ocak 2020 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek. 

Kardeşini “Özellikle kızların eğitimine büyük önem veren Ceren, öğrencilerinin mesleki gelişimi için onları uluslararası etkinliklere beraberinde götürüp, dünya vatandaşı olarak yetiştirme gayreti içindeydi. Sadece birer arp sanatçısı değil, aynı zamanda müziğe, sanata ve insanlığa katkı sağlamak adına üreten ve her zaman kendisini geliştiren bireyler yetiştirmeyi amaçlamıştı. Disiplinli, akılcı ve sağlam temeller üzerine kurduğu öğretisiyle, öğrencilerini her zaman kendi yaşamında ön planda tutmuş; onların başarılı ve iyi birer birey olarak yetişmesi için büyük çaba sarf etmişti.” diye anlatan A. İmre Tüylü; Necipoğlu’nun eğitmenlikle yetinmeyip, o dönem Türkiye sınırları içerisinde bu denli tanınmayan arp çalgısını herkese tanıtmak ve sevdirmek için de büyük çaba sarf ettiğini dile getiriyor. Festival, ömrünü arp sanatına adayan Ceren Necipoğlu’nun “paylaşarak öğrenme” misyonunu yaygınlaştırmayı; katılan tüm gençlerin yeni ufuklar keşfetmesine yardımcı olmayı ve Türkiye’de arp sanatının gelişimine katkıda bulunmayı amaçlıyor. 

Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali’nin programında; tüm dünyadan sanatçıların katılabileceği Solo Arp ve Oda Müziği Yarışmaları, konserler ve ustalık sınıfları yer alıyor. Festival, yarışma jürilerini oluşturan dünyaca ünlü sanatçıların vereceği konserler ve ustalık sınıflarıyla farklı ülkelerden müzisyen ve sanatseverleri İstanbul’da bir araya getirmeyi hedefliyor. Festival komitesi başkanı A. İmre Tüylü ayrıca, gelecek yıllarda festivalin devamlılığını sağlayarak İstanbul’un kültür sanat hayatına katkıda bulunmayı ve maddi gücü yeterli olmayan genç nesillerin sanatsal eğitimine imkan vermeyi de amaçladıklarını ifade ediyor.

Sanat yönetmenliğini, uluslararası arp sanatçısı ve ABD Indiana Üniversitesi Arp Bölümü Eş Başkanı Florence Sitruk’un üstlendiği Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali’nin organizasyon komitesi aynı zamanda; piyano sanatçısı, Anadolu Üniversitesi Piyano Ana Sanat Dalı Başkanı Doç. Lilian Tonella Tüzün; arp sanatçısı, Anadolu Üniversitesi Arp Sanat Dalı Öğretim Elemanı Gözde Ece Yavaş ve Necipoğlu’nun ablası A. İmre Tüylü’den oluşuyor.

Festival kapsamında Pera Müzesi’nde, Young Hope (12-16 yaş) ve Young Artist (17-21 yaş) olmak üzere iki kategoride gerçekleşecek Solo Arp Yarışmaları için başvurular 15 Aralık 2019 tarihine kadar devam ediyor. Arp bulunma zorunluluğu olmayan Oda Müziği Yarışmaları’nın son başvuru tarihi ise 1 Aralık 2019. 30 yaş altı katılımcılara açık olan yarışmalar, Özel Alman Lisesi’nde gerçekleşecek. Yarışma başvurularıyla ilgili detaylı bilgilere cnharpfestival.com adresinden ulaşılabilir.

Ceren Necipoğlu İstanbul Uluslararası Arp Festivali’nin sıra dışı programının tamamı ise ilerleyen günlerde açıklanacak.

Vajinismus bir ejderha mı?

0

Vajinismus bir ejderha mı? Kuledeki kızı esir mi aldı? Centilmen Kurtarıcısı Kim?

Cevap bir prensle evlenmekse değil maalesef, bu prensle olmadı diğer prens bu gidişatı değiştirir diyorsanız muhtemelen bu konuda da yanılıyorsunuz…

Prens ancak kolaylaştırıcı oyun arkadaşınız, bu işin çözümündeki anahtar yardımcılarınızdan olur; o da söz tutabiliyor ve sürece eşlik edebilecek yeterli saygı bataryasını karşılıyorsa…

Karşılamıyorsa da siz bu sorunu çözersiniz elbet, o kurulu kurumu bozduğuyla kalabilir; hoş sonuçta hiç kimse de Dünya denen bu yeryüzünde sonsuza kadar eşleşmedi, bazı birliktelikler bitebilir. Bunu da atlatmak mümkündür, en acıyan kısmı hep yas sürecidir. Ayrılıkla ilgili yas incelememi “Sembolik Yas: Bir İlişkiyi Bitirmek” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Bu küçük lanet prensesi neden bulur peki, bu kadın doğuştan mı lanetli? 

Hayır, süreç, aktarım, aile ve toplum tutumları, partner ve ilişki ve milyon tane şey kadını bu duruma zaman içerisinde hazırlıyordur, kadın durumdan ilk birlikteliğine kadar tamamen habersizdir.

Şimdi duyar gibiyim, “ilk gece bu kadar sürprizle doluysa bu gecenin ihtişamlı ve romantik hikâyeleri orda burda anlatıladursun ben bu tip olasılıkların anksiyetesiyle bu geceyi nasıl icra edeceğim” de diyenleriniz olacaktır.

Onun da kolayı var, sağlıklı doğru bilgiler ve cinsellik eğitimi. 

Kendinizi eğitin, cinsellik insan yaşamının doğal bir parçası ve önemli bir bölümünü oluşturuyor. Kendinizi sürecin götürdüğü bu yere sağlıklı bir şekilde hazırlarsanız cinsellik partnerinizle en güzel paylaşım alanlarınızdan biri olabilir.

Düğün günü geldi çattı, biz daha çok maddi şeylere vakit ayırdık, maalesef bu konu hakkında yeterince bilgili değiliz ve endişelerimiz var diyorsanız da ilgili bir uzmana gidin. Tüm önemli şeyler gibi cinsellik de hasıraltı edilen ve üzerine çalışması/düşünmesi ertelenen sınavlarımızdan, en azından bu yaygın kültürde.

Dilerseniz partnerinizle birlikte bu konuda danışmanlık hizmeti alabilir ve daha sağlıklı bir başlangıca da evet diyebilirsiniz.

İlk gece alkol alacağım, hatırlamam olur biter diyenlerdenseniz üzgünüm, ne bu bir baş etme şeklidir ne de cinsellik böyle bir oyun alanı...

 Araştırmalar alkollüyken girilen cinsel ilişkinin daha zevksiz ve deyim yerindeyse bildiğiniz kötü bir tecrübe olduğunu söylüyor.

Ünlü içki markası Absolut ise reklam afişinde Shakespeare’in Macbeth eserinden şu alıntıyla bizlere ilgili mesajı veriyor gibi

“Alkol arzuları kışkırtır ama performansı azaltır.” İnternette reklamla ilgili görselleri de görmek mümkün.

 İlk deneyim öncesi sizleri çekimser kılan orada burada anlatılanlara, küçük uydurmasyon efsanelere gelecek olursak lütfen bunlara inanmayınız; bu tip anlatıcılar her konuda etrafımızda sonsuza dek olacaklardır. Kötü deneyimlerini büyük bir dayanıklılık zaferiymiş gibi anlatır ama onların bireyliğine, isteklerine, arzularına, çekimser köklerine, onaylarına kulak asmayan ilkel partnerlerinden bahsetmezler. 

Her sonucun bir de nedenselliği, süreci inşa eden davranış basamakları vardır. Bize düşen bu tip kısıtlı/yanlı bilgi verenleri -Hem de teklifsiz!- bize zarar vereceğini düşündüğümüz durumlarda yok saymayı öğrenmek. 

Kaldı ki cinselliğin konuşulmaması da bu kötü ilk deneyim ve devamındaki cinsel işlev bozukluklarının inşasını hazırlar nitelikte, üzerine konuşun, güvendiğiniz insanlarla bilgi alışverişi yapın ki bu bilinmezlik alanı biraz aydınlansın, çok kesin sınırlarla çerçevelenmesin.

Öte yandan vajinismus cinsel işlev bozukluğu asırlardır yazınlarda, literatürde geçen bir hastalık. Bizler buna yüzyıllardır yabancı değiliz, 1500’lerdeki Anna da yaşadı bu deneyimi 2019’daki Ayşe de.

Biliyorsunuz hastalık varsa tedavisi de var, şöyle düşünün “Sizler safranızda taş var diye bir köşede, odanızda karanlıkta bir yatağa kıvrılmış sarılıktan ölmeyi beklemiyorsunuz değil mi?”

Genelde diğer hastalıklar/ işlevsellik bozulmaları için insanlar ilgili uzmanından yardım istemek amacıyla randevu oluşturma yolunu seçiyorlar fakat konu cinsellik olunca sadece karşı tarafı suçlayıp bir köşeye çekiliyor, kolay yolu seçiyorlar. Belki de sebebi bu kişilerin/partnerlerin ilgili sorunları kişisel algılamalarıdır ama sizi çok seven partnerinizde bile bu cinsel işlev bozukluğunu görmek bu kadar mümkünken bunu bu kadar kişisel algılayıp olayı başka bir boyuta taşımayın. 

Ki bu da başka bir konuya girer diyor ve ekliyorum; sevdiğinize yardımcı olun, onu aşağı çeken merdivenlere bir basamak da siz eklemeyin yoksa hastalıktan mustarip kişinin sizin iyi niyetinizden şüphe etmemesi işten bile değil. Araya hastalıktan başka duygusal yükler; öfke, nefret, sevgisizlik de girmesin.

Peki, asırlardır var diyorsun Asude, nasıl bir yol izlenilmeli, bu prenses ejderha olayı nerde nasıl geçiyor, bu kadını kim kurtaracak bir anlat lütfen derseniz hemen bilgilendirici bölüme geçiyorum, adını hep duyuyoruz ama nasıl bir ejderhamsıyla karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. 

Tanıyalım ki gözümüzde küçülsün, çünkü atla deve değil sadece nesli tükenen küçük bir ejderha!

Bu olay Dünya gezegeninde vajinası bulunan insanların olduğu her ülkede geçiyor,

Nedenleri bir düzineden çok daha fazla “geçmiş, şimdi, gelecek üçgeni” ve bu üçgende yaşananlar ya da yaşananlara yüklediğiniz/yükleyeceğimiz anlamlar, dikte edilenler, değer adı altında zorla kafamıza bir slogan gibi dikte edilen fanatik öğretiler,  partnerin tutumu, kontrolsüzlük hissi, cinsel mitler (Ayşe’nin Fatma’nın yalan yanlış anlatıp duyduğumuz ilk bilgiler olup kafamıza işleyenler),  kültürel alt kodlar ve kızlık zarına atfedilen değer ve nicesi, çatışmalar, belirli korkular, eşler arasındaki uyumsuzluk, travmatik yaşantılar vs. 

Çözümü ise “çözümü arayıp bulana kadarki” hatta “çözüm yolu aramaya karar verene kadarki kabullenip içselleştirme sürecindekinin” onda biri kadar zor olmuyor. 

Yapmanız gereken önce sorunu sorun olarak adlandırıp bir çift olarak ortak gündeme almak sonra da ilgili bir uzmana en azından danışmak için randevu oluşturmak. 

Bazen yüzleşmeye korktuğunuz şeyler kaçınmak için harcadığınız enerjiye değecek kadar zorlu olmuyor; yüzleşin, konuşun, hastalığı tanıyın ve kafanıza yatan tedavi planına evet deyin. Girdiğiniz strese, kaybettiğimiz zamana ve diğer şeylere değmez.

Cinsel işlev bozukluklarının tedavileri genelde size çözümü verir ve paket halinde olur. Kadın ve erkekle yapılan psikoseksüel terapiyi içerir. 

Burada konuşulur, sorunların temelleri, konuşulmayan inanç ve mevcut durumlar işlenir, nedensellik araştırılır temele inilir; bunun yanı sıra kadını ve erkeği müşkül duruma düşürmeyecek ödevler, egzersizler verilir. Bunlar gerçekten adım adım verilen çok hafif ödevlerdir, zorlayıcı değillerdir ve tedavi ilgili uzmanla sürekli iletişimi içerir. 

Biz ruh sağlığı çalışanı cinselliğe ilgi duyan uzmanlar olarak gittiğimiz spesifik eğitimler, atölyeler ve kongrelerde defalarca vajinismusun çözümü olan ve çözüme ulaşmanın doğru ve emin ellerden tedavi ile %99 gibi yüksek oranlarda mümkün olduğunu defalarca duyduk; korkanlar da duysun. 

Bu işin kulis kısmı da böyle, vajinismus umutsuz vaka değil; o ejderha da bildiğiniz gibi değil, siz karşısına dikildiğinizde çok küçük! 

Aranızdaki bebek ejderhanıza veda etmenin zamanı bir davranış sonranıza bakıyor, yeterli başlangıç bilgisine sahipseniz artık onu uğurlayabilirsiniz.

Sağlıklı günler dilerim 🙂

Vajinismus hakkında daha fazla bilgi almak için “Vajinismus Üzerine Birkaç Bilimsel Kelam” adlı yazımdan faydalanabilirsiniz. http://www.asudeyagci.com.tr/

Deniz Gezgin Söyleşisi: Ahraz; İnsanın ve Doğanın Duymadığımız Kuytulardaki Sesi

Ahraz ile tanışıklığımız yedi yıl öncesine dayanmakta. Yedi yıl sonra tekrar karşılaşıyor oluşumuz, uzun süredir görülmeyen çok değerli bir dosta rastlamak gibi, mutluluk ve heyecan verici. Ahraz, çok iyi bir metnin yıllar geçtikçe nasıl daha da değerli olabildiğini anlayabilmemiz açısından çok kıymetli. Hele de hikayesi Ahraz olan bir metnin göremediğimiz fakat orada olduğunu bildiğimiz köklerinin toprağın altında yıllar geçtikçe nasıl da güçlendiğini hissediyor olmak bir okuyucu için ayrıca besleyici bir deneyim. Ahraz’ı var eden şey doğanın ta kendisi çünkü. Hatta doğanın bilmediğimiz, kendini gizleyen, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gizemli noktalarının, kuytu köşelerinin hikayesi. Yani Ahraz, aynı doğa gibi insanın kendisi ile ilgili hiçbir zaman keşfedemeyeceği kuytu köşelerini bize fısıldayan, değerini sadece ve sadece kendisiyle karşılaştırabileceğimiz bir metin.

Ahraz’dan sonra gelen YerKuşAğı için de aynı tespitleri yapabilmek mümkün. Çünkü Deniz Gezgin şimdiye kadar yazdığı her metinle, her kitabıyla bambaşka bir yerde durduğunu, derdinin şimdiye kadar bildiklerimiz dışında, bize öğretilenlerin aksine bambaşka olduğunu anlatabilmiş bir yazar olarak karşımıza çıktı. İyi ki de çıktı. İyi ki de yazdı.

Kendisiyle yapmış olduğum bu söyleşinin benim için anlamını, değerini buraya yazabilmem çok zor. Sadece bu çok güzel söyleşiyi, sorularıma karşılık verilmiş olan içtenlikli cevapları okumanızı çok istediğimi bilmenizi isterim. Deniz Gezgin kitapları -ve tabii ki kendisi- bir okuyucu olarak hayatımın en önemli detayı olacaklar. Daima…

Buyurun lütfen…

Aynur Kulak: 2007 yılında Bitki, Su ve Hayvan Mitosları kitaplarınız yayımlandı. Ahraz 5 yıl sonra geldi ve aslında roman olmasından dolayı salt bir edebiyat metniyle ilk defa karşımıza çıkmış oldunuz. Bu anlamda neden mitosları yazmakla başlamak istediniz? Derdiniz neydi veya neyleydi; dille miydi, söylencelerle miydi, tarih öncesi dönemle miydi ya da tarih öncesi tanrılarıyla mıydı? Mitoslarla aranızdaki bağı nasıl anlatırsınız? Çünkü okuyucularınız Ahraz’la ilgili bir şeyden bahsederken mesela hala Bitki Mitosları ve Hayvan Mitosları kitaplarınızdan da bahsetmeye devam ediyorlar.

Deniz Gezgin: İnsanın doğayla kurduğu ilişki ve ona dair algısıyla hep ilgiliydim. İçinde bulunduğumuz kültürü, insanı anlamanın, dil ve sınırlar üzerine düşünmenin mitoloji üzerinden olması kavrayışımda büyük bir rol oynadı şüphesiz. Bu aynı zamanda hayatımı nasıl yönlendireceğime dair de bir karardı çünkü her şeyin başındaydım henüz. Hayvan Mitosları, Bitki Mitosları ve Su Mitosları’nın yazılma süreci bir arkeolojik kazı çalışmasına benzetilebilir, çünkü malzememi oluşturan mitoslar binlerce yıllık dilsel buluntular. Bugün türümüze kendimize dair algımızı, dünyaya açıklığımızı, dilimizi, içinde yaşadığımız kültürü, inancımızı yönlendiren mitosları nasıl okuduğumuz çok önemli. Bütün yerleşik çıkmazlarımızın, değer ve yargılarımızın kökeni mitoslarda. Binlerce yıllık anlatıları derlerken onları üreten yapıyı da başka bir açıklıkla görebildiğimi sanıyorum. Bu üç kitaplık doğa mitosları dizisi bu konuda birer kaynak oluşturma isteğimin yanı sıra bana itirazı nereden yapacağımı da göstermiş oldu. Bu dilin tersine gidecektim. İlk romanımın bu çalışmalardan sonra gelmesi edebiyata yer açmanın zorluğuyla ilişkili. Yoksa bu çalışmaların çok öncesinde de bir yazı dünyam vardı ancak bir edebi metni yazabilecek zamanı “dünya zamanından” kopartmak kolay olmadı.

– Ahraz kafanızda nasıl şekillendi? Bu soruyu sormaktaki derdim şu: İçinizde Ahraz’ın hikayesini nasıl biriktirmeye başladınız; kaç yıl sürdü ya da ay? Böyle bir hikayeyi karakterlerini, doğa olaylarını, çöp dağlarını, denizini, dilini, dili olmasına rağmen ifade edilemeyen cümlelerini ve buna karşılık -insanın saf kötülüğünü de katarak- kötülük kusulan cümlelerini; Ahraz ile ilgili bunca şeyi yani, içinizde nereye sığdırdınız ve yazmaya başlayana kadar ne kadar süreyle taşıdınız?

Deniz Gezgin: Bizi biz yapan bağlar ve toplumsal sınırlar bir tür söz ve suç birliğinden besleniyor. Toplum ve ona temel oluşturan aile varlığını muhtaç olduğu ötekilere borçlu. Onları bir arada tutan şey kan bağı ve mülk sahipliği ama bir o kadar da dil birliği. Bu yüzden soysuzlar, dilsizler, yeri yurdu olmayanlar, yabancılar ve öteki canlılar toplumun kendi varlığını güçlendirmek için dışladığı, kara çaldığı günâh keçilerine dönüştürülüyorlar. Kötülüğü hep dışarıda arayanlar bizzat dışarıyı yaratanlardır. Sesi duyulmayan, varlığı görülmeyenlerin sürüldüğü yer de burası. Ahraz hem içeridekilerin sünmüş bağlarını hem de dışarıda bırakılan kimsesizlerin başka dünyalarını mesele ediyor. Bu kendimi bildim bileli dert edindiğim şeydi. Ahraz’ı duyarak yazdım diyebilirim, zaman aldı, beş yıla yakın bir süreçti.

-“Ağır bir karanlık göğü örtmeye hazırlanıyordu.” cümlesiyle başlıyor hikaye. Aslında bu cümle ile çok ilgilenmiyorum. Siz bu cümle ile başlayan hikayenin -daha doğrusu bahsettiğiniz ağır karanlığın- üstüne avcunuzun dolusuyla tuz serpiyorsunuz. Denize batmış bir kasabaya, tuz içinde kalmış yaşamlara hazırlıyorsunuz bizleri. Roman ilerledikçe burnumuza gelecek olan kokuyu bu şekilde bastırmak mı istiyorsunuz? İsrafil de henüz doğmamışken üstelik. Aslında kokuları bastırmak gibi de bir niyetiniz yok değil mi? Aksine ilk paragraflardan itibaren kasabayı saran kesif ve iğrenç kokuyu solumaya başlıyoruz. O halde tuz bütün hikaye içerisinde neyi sembolize ediyor?

Deniz Gezgin: Çağlar boyu kötülük kovma ritüellerinde hep tuz var. Ahraz, günâh keçilerinin tarafından yazılmış bir roman, denize kovulanların, rüzgârda savrulanların göze görünmeseler de orada oldukları ve bir gün elbet kıyaya vuracakları ortada. Kapıları sımsıkı örtülü bir toplumdan söz ediyoruz, içeri gireceklerin korkusundan kötülükle birlikte hapsolmuşlar, kendilerinden başka her şeyi herkesi dışarıda bırakmışlar, tuz da bunlardan biri. Ahraz’da tuzun neyi sembolize ettiğini söylemek bana düşsün istemem, İsrafil’den Adile’den Mavi’den ve diğerlerinden sonra dile getireceklerim hep bir fazlalık olacak sanki.

-Bizi hikayeye dört gün önce kuzeyden esmeye başlayan rüzgar hazırlıyor ve aynı zamanda söz konusu olan bir mevsim dönümü de var. Bu kitap boyunca sürüyor. Hikayenin kırılma noktalarına, eşik atlama yerlerine öncelikle hep doğa yardımıyla hazırlanıyoruz. Daha doğrusu doğa bize duyuruyor. İlkin rüzgarın sesiyle, denizin gürültüsüyle, toprağın uğultusuyla dinlemeye başlıyoruz hikayeyi. Ahraz’ı doğanın döngüsü üzerine kurguladım diyebilir misiniz?

Deniz Gezgin: Bu Ahraz’ın kendiliğinden oluşturduğu bir şey. Nasıl her metin kendi diliyle doğuyorsa aynı biçimde kendi doğasını, ışığını, mevsimini, coğrafyasını da beraberinde getiriyor, en azından benim için yazmak böyle bir şey, tüm duyuların açıklığıyla mümkün aksi halde cansız, hayatsız bir şey olurdu.

-Yine olaylar patlak vermeden önce yatılan uykular ve uyanmadan hemen önce görülen rüyalar var. Bu rüyalarda beliren hayvanlar var. Doğanın içinde genelde çok da haz etmediğimiz hayvanlar bunlar. Ahraz içerisinde bu rüyaların yorumları hiç de hayra alamet olamıyor bu yüzden. Rüyalar bir şeyler olacak hissini uyandırıyor elbet ama asıl olarak kasabanın yani toplumun kimselere göstermediği, aslında kendilerinin de çok farkında olmadıkları (Grup Psikolojisi) bilinçaltını tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Rüyalar ve rüyalarda beliren hayvanlar hikayenin perde arkasını göstermek için mi var?

Deniz Gezgin: Bilemiyorum, ben bir metni bu şekilde kurgulamıyorum. Demek istediğim rüyadaki hayvanlar bir şeyi ifşa ediyorsa bu hayatta da böyle olduğu içindir. Mitoslar nasıl toplumsal bilinçdışının ürünleriyse rüyalar da bireylerin bilinçdışından doğar. Dile getirilmeyenlerin, korkuların, bastırılmış arzuların türlü biçimde açığa çıktığı kontrolsüz ayrıca arkaik de bir alandır rüya. Ahraz’daki rüya ağırlığını belki şöyle açıklayabilirim, yok sayılanlar yok olmazlar, bir kasaba halkı sus birliğiyle görmezden geldiklerini, yerinden ettiklerini karanlıkta karşısında bulur, rüzgârın sesiyle, depremin sarsıntısıyla yanı başında duyar. Çünkü karanlık ve sessizlik tıpkı rüya yüzeyi gibi kültür dışıdır, yabanıl ve kontrol edilemezdir, her şeyi geçirir.

-Bir söyleşinizde; “Sağır, dilsiz İsrafil’i yazmaya başlamış, birden sırtında dünya yüküyle dolaşan Adile adlı bir kadınla karşı karşıya kalmıştım.” diye belirtmişsiniz. İsrafil için bir anne düşünmemiş miydiniz en başta? Sağır, dilsiz, anasız, babasız bir İsrafil! Bayağı zorlanırdınız, çok yük yüklenmiş olurdunuz diye düşünüyorum Adile çıkıp gelmeseydi. Dünyanın yükünü sırtında taşıyan Adile yükünüzü hafifletti mi yoksa hayır daha da bir yük bindi omuzlarıma mı dersiniz?

Deniz Gezgin: Söylediğim gibi ilk başta Adile’yle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Sağır dilsiz kağıt toplayan İsrafil’i anlatacak onun sessizliğiyle duyacaktım. Öyle de oldu, İsrafil önce Adile’yi tutup getirdi sonra da ağaçadam Yusuf’u, Mavi’yi ve diğerlerini yani dünyayı, dünyasını. Adile’yi yük olarak görmedim hiç ama onunla karşılaştığım andan itibaren hep benimle kalacağı aşikârdı. Bununla baş edebilmek başlangıçta çok kolay olmadı tabii.