Çevre politikasının uygulama araçları, toplumun değişik kesimlerini etkileyerek çevrenin korunmasına yönelik olarak belirli davranış kalıplarının oluşmasını ve çevre bilincinin gelişmesini sağlamaktadır. Liberal ekonomilerde, piyasaya dayalı araçlar ve katılımcı araçlar yaygınlık kazanmasına karşın, devletin de rol üstlenmesi beklenmektedir.

Sermaye birikiminin, ekonomik büyüme ve gelişmenin sağlanması, refahın artırılması için doğal bir kaynak olarak görülen çevrenin ekonomik döngünün içine sokulması devletten istenmektedir. Aynı zamanda devletin, bir yandan doğal kaynakları liberal politikaların sömürüsüne açarken diğer yandan da bu yürütülen ekonomik faaliyetlerin çevre üzerinde yarattığı tahribatı azaltması beklenmektedir. Bunların yanı sıra; liberal ekonomilerde ekolojik sorunların, doğal kaynakların piyasa düzenine dahil edilmesinde başarısızlık olduğu zaman ortaya çıktığı varsayılır. Devletin bu konulara müdahalesi ise “piyasa kusuru” olarak adlandırılır. Fakat doğaya sömürülecek bir kaynak gözüyle bakılması ve doğanın, üzerinden kar elde edilecek bir araç olarak görülmesi mevcut yaşam koşullarımızın kötüleşmesi ve gelecek kuşak hakları açısından başlı başına bir kusurdur. İnsanın doğayı değişim değeri olarak görmesi insan – doğa ilişkisi bağlamında, insanın doğaya yabancılaşmasına yol açmaktadır.

Ekonomik faaliyetlerin doğada yarattığı tahribat tartışmasızdır. Bu nedenle çeşitli yönetsel müdahalelere ihtiyaç duyulmaktadır. Düzenleyici araçlar denilen bu uygulamalar arasında, kirlilik ölçünleri, yasaklamalar ve cezalar, denetimler, izin alma, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü ile çevresel etki değerlendirmesi sayılabilir. Fakat bu yöntemlerin pratikte ne kadar işlevsel olduğu, ekonomik faaliyet yürütenleri ne kadar sınırlandırdığı ise tartışma konusudur.

Çevresel etki değerlendirmesini hem düzenleyici araç hem de katılım aracı olarak sınıflandırmak mümkündür. Düzenleyici araç olarak ÇED’ler, projeye başlanıp başlanmamasında çevreye olası etkileri göz önüne alınarak yönetimin karar vermesinde belirleyici olarak görülmekte, ÇED’in katılım boyutunda ise halkın ortak görüşü doğrultusunda proje faaliyetlerinin yürütülüp yürütülmemesi konusunda karar verilmektedir. ÇED’de halkın kararı etkileyebilmesi veya karar almada, planlamaya katılmada STK’ların, özel sektörün etkinliği hükümete olan yakınlıkları ve ekonomik güçleriyle paralel olarak yürümektedir. Dolayısıyla belli yerlerde ÇED’den muaf tutularak veya usulüne uygun olarak bir alan araştırması yapılmadan, mevcut ÇED raporlarından çoğaltılarak yapılmak istenen projeler uygulamaya konmaktadır.

Yurttaşların bilgi edinme hakları ve yargıya başvurma hakları her ne kadar Aarhus Sözleşmesi’nde belirtilse de, Türkiye bu sözleşmeye taraf değildir. Fakat Çevre Yasası’nda benzer hükümlere yer verilmiştir. Yargı yoluna başvurma konusunda kişinin faaliyetten birinci derecede etkilenme koşulu aranması bu hakkın faaliyet alanını oldukça daraltmaktadır.

Piyasaya dayalı araçlardan, çevre değerleri üzerinde özel mülkiyet kurma yazının başında da belirttiğim gibi, insan – doğa ilişkisi bakımından oldukça sorunludur. Doğaya salt özel mülkiyet alanı olduğu için sahip çıkmak, doğayı içkin bir değer olarak görememenin sonucu olarak oraya çıkmaktadır. İnsan – doğa ilişkisi özel mülkiyete konu edilemez.

Ekonomik araçlar, “kirleten öder” ilkesiyle ekonomik faaliyetlerin doğayı kirletmesine belirli vergilendirme yollarıyla sınırlama getirmeye çalışmıştır. Bu yöntemle yapılan üretim faaliyetleri ve bunun sonucunda doğada yarattığı tahribat üreticiye ek maliyetler getirmektedir. Gelir düzeyi düşük olan kesimler için caydırıcı yönü olsa bile gelir düzeyi yüksek olan kesimlerin faaliyetlerine aynen devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Bu durum hem toplumsal hem de çevresel açıdan adaletsizlik yaratacaktır.

Çevresel adaletsizliğin bir diğer boyutu ise salım ticaretidir. Buna göre, ölçünleri düzenleyen yönetsel yapı belirli bir düzeye kadar salıma izin vermektedir. Bunun üzerinde salım gerçekleştirecek olanlar daha az salım gerçekleştirecek olanlardan salım izin belgesi satın alabilirler. Yerel ve çevresel farklar gözetilmeksizin yapılan salım ticareti, kirleticilerin salımlarını azaltmak yerine kirletme faaliyetlerini aynı derecede devam ettirmelerinin önünü açtığından iklim değişikliği ve doğaya verilen zarar bağlamında bir çözüm olarak görülemez.