İçinizde çok güçlü dürtüler taşıyor ve o dürtülere canı gönülden inanıyorsanız, hangi çağda yaşadığınızın, kadın veya erkek oluşunuzun, şartlarınızın hiçbir önemi olmuyor. Özellikle de kadınsanız, aile ve toplum nezdinde erkeğe nazaran 5/0 veya 10/0 geriden başlıyorsanız dürtüleriniz sahiciliği, inancınız şartlar ne olursa olsun size yapmak istediğiniz şey ne ise onu yapma konusunda destek veriyor. Birçok örnek verilebilir. Özellikle dönüştürücü gücü son derece etkin ve kuvvetli olan sanat dünyası içerisinde birçok isim sayılabilir. Fakat bu yazı Lyndall Gordon’ın biyografisini yazdığı 18. Yüzyılda yaşamış bir yazar üzerinden devam edecek. Biyografinin ilham verici özellikleri bir yana; Lyndall Gordon böylesine bir biyografiyi yazarken yaşanılan olayların yanı sıra, biyografisini yazdığı kişinin çok kıymetli olan suskunluklarına da değiniyor.

Charlotte Bronte biyografisi olan Tutku Dolu Bir Yaşam, 18. Yüzyılda yaşamış, hep çıkış yolları aramış bir kadının/bir yazarın çalkantılı yaşamındaki boşluklara ve suskunluklara odaklanıyor. 1816 yılında Yorkshire, İngiltere’de ailenin en büyük çocuğu olarak doğan Charlotte’nin babası İrlandalı bir rahip, annesi ev hanımıydı. Beş kız, bir erkek altı çocuklu Bronte ailesinde anne erkenden ölünce apar topar Haworth’ta yaşayan teyzelerinin yanına yerleşen çocuklardan ikisi yakalandıkları salgın hastalık sonucu hayata gözlerini erkenden yumarlar. Salgın hastalıklardan sağ çıkabilen dört kardeş Charlotte, Branwell, Emilly ve Anne kendilerini babalarının kütüphanesindeki kitapları okumaya adarlarken özellikle kız kardeşler eğitim sisteminden hiç hoşnut değillerdir.

Fakat Charlotte geçinmek zorunda olduğu yıllara geldiğinde mecburen öğretmenlik yapacak, gizli gizli yazma işine ise hiçbir zaman ara vermeyecekti. Onu dünyada tanıtacak olan klasik roman Jane Eyre’ı yazarken bu kadar tanınacağını tahmin etmiyordu elbet. Editörüne, “Görünmez olarak yürüme” arzusundan bahseden bu kadın kız kardeşi Emily’ye, “Özel bir mürebbiyenin hiçbir varlığı yok.” diye yazacaktı. Bu yüzden belki de durumu veya hissettiği duygu ne olursa olsun yazma eylemine hiçbir zaman ara vermedi. Çünkü yazmak onun için içinde bulunmak zorunda kaldığı sisteme bir başkaldırı, aynı zamanda bir tür görünürlük haliydi. Jane Eyre romanı mutlu bir sonla bitmiş olsa da döneminin tam tersine eşitlik talebi ve itaatsizlik tavrı, din adamlarının iki yüzlülüğünü sorgulayan satırlarıyla, otorite figürlerinin yaptıkları karşısında hesap sormak gerektiğini anlatan bölümleriyle bomba etkisi yaratacaktı.

Lyndall Gordon kitapta Jane Eyre romanını tüm ayrıntılarıyla incelerken özellikle, tüm klasik eserlerde olduğu gibi satır aralarına pek dikkat edilmediğini, dikkat edilse bile bu satır aralarının görmezden gelindiğini belirtiyor. Neredeyse tüm dünya dillerine çevrilen, sinemaya uyarlanan, tiyatro oyunu olarak sahnelenen romanın asıl teması çok uzak olan fakat bir gün kavuşulacağına inanılan özgürlük hissi.

Chorlette Bronte’nin temelde hayatı boyunca verdiği mücadelenin başında gelen toplum nezdinde erkeklerle eşit olmama hali; erkek kardeşi Brandwell’e eğitim imkanı verilip, sanatçı olması desteklenirken Chorlette ve kız kardeşlerine bu türde imkanların hiçbirinin verilmemiş olması idi. Nefret ettiği öğretmenliği yapıyor olması veya gizliden gizliye yazıyor olması hatta evli bir aile dostlarının kendisiyle metres olarak ilişkiye girmek istemesi (Hiçbir zaman onaylamayacak ve evlenmeyecekti) Charlotte’un “gerçekten özgür bir insan olmak” dışında en büyük dertleri olmayacaktı.

Biyografi Charlotte Bronte üzerine yazılmış olsa da, kitap ilerledikçe Bronte ailesinin tüm üyeleri ile bir biyografi yolculuğuna çıkıyoruz. Kız kardeşlerden Uğultulu Tepeler’in yazarı Emily Bronte mesela. Erkeklerle ilişkisi olmadığı ve hiç evlenmediği halde tutkulu ve ihanetlerle dolu bir aşkı ve insan ilişkilerinin kötücül doğasını anlatan Emily, Uğultulu Tepeler ile o çağın toplumu üzerinde şok etkisi yaratmıştır. Tüm yaşam dinamiklerini başkaldırı ve sonucunda özgür olma edimi üzerine kuran Bronte kardeşler kendi çağlarına edebi sanat üzerinden damga vurmuşlardı.

Lyndall Gordon’ın Charlotte üzerine yazdığı şu satırlar gerçekten çok etkileyici.

“Ölümsüzlük nerede başlar? Hangi koşullar, onun yeteneklerini ilerletmesi için bir araya geldi? Charlotte Bronte, bir yazarın yoluna çıkan önlenemez engeller söz konusu olduğunda payına düşenden fazlasıyla karşılaştı. Kendi ihtiyaçlarını önde tutan zor bir baba, depresyonlar, kadınların yazmasına konulan yasaklar, ve buna rağmen yazmaya neredeyse sonuna kadar devam etti. Onu ilerleten yenilenen bir ifade, dürüstlük, tutku kapasitesiydi. Onun üzüldüğünü, endişelendiğini geri çekildiğini söylemek 1840’lardaki diğer kadınlar gibi olduğunu söylemektir. Ancak onlara benzemiyordu. Geri çekildiği de oldu, bazen, ama aynı zamanda ifade gücü yüksek, cüretkar ve kararlıydı.”

Charlotte Bronte – Tutku Dolu Bir Yaşam tüm hayalleri ve imkansızlıklarıyla, eşitlik hakkı istemesi, özgürlük mücadelesiyle tutku dolu bir hayatı anlatıyor gerçekten de. Okunmalı. Okuyun lütfen.

Charlotte Bronte – Tutku Dolu Bir Yaşam

Yazar: Lyndall Gordon

Yayınevi: Alfa Yayınları

Çeviri: Selin Demirci

Türü: Biyografi

Yayın Tarihi: Ocak 2020

Sayfa Sayısı: 582