Okuma süresi: 3 dakika
Ayakkabılarını giydi. Bağcıklarını ayakkabısının içine iyice soktuktan sonra kapıyı kapattı. Karanlığının son izleri de sabah rüzgârının serin esintisinde dağılıp giderken kafasını yukarı doğru kaldırdı, gökyüzündeki martıların uçtuğu yöne doğru onları takip edercesine ağır ağır ilerledi. Camiye giden cemaatin arasından geçerek boya sandığıyla her zamanki yerini aldı.
Günaydın Recep Ağabey, dedi soğuğun titrettiği cılız sesiyle.
-Günaydın evlat, simit ister misin? Yeni dizdim sıcak sıcak…
-Yok, annem sabah tavuk suyuna çorba yapmıştı onu içtim sağ ol.
Karınca istilasına uğramış gibi kalabalığın savrukça aktığı meydanı izliyordu. Bir sesle kim bilir hangi düşüncelere dalıp gittiği yerden yere indi. Kafasını sesin geldiği yöne doğru kaldırdı. ‘’Boya bakalım küçük.’’ dedi ayağını boya sandığının üzerine koyan duble paçalı adam.
-Boyayayım ağabeyim!
-Sen kaç yaşındasın?
-12.
-Okula gidiyor musun?
Ayakkabıyı beziyle yavaş hareketlerle sildi, boyanın artık derisinin altına işlediği parmaklarıyla ayakkabının oyuklu yerlerinin tozunu dikkatlice aldı. Bir parça boyayı süngerin üzerine sürdü ve aşağı yukarı doğru ayakkabıyı boyamaya başladı. Kafasını bir an bile yukarı kaldırmadan sadece ayakkabıyla ilgilendi.
-Hey! Sana soruyorum, dedi adam.
-Bu sene bıraktım.
-Neden? Haytalık edip derslerinden geçemedin mi?
-Hayır, matematiğim beşti benim, takdir aldım.
-Ee neden bıraktın o zaman?
-Para lazım.
-Kaç para lazım?
-4 lira.
-Anlamadım, 4 lira mı?
-Boya, 4 lira abi.
Adamın uzattığı 4 liranın 2 lirasını sağ cebine, kalan 2 lirayı ise sol cebine koydu. Bankta bırakılan gazetenin spor ekini aradı. Gazeteyi hevesle ayırdı. Yorgun ve meraklı kömür karası gözlerini büyük puntolu başlıklarda gezdirdi.
‘’Aa!’’
‘’Noldu evlat?’’
‘’Bu akşam Beşiktaş’ın maçı var Recep Ağabey!’’
‘’Aman be oğlum beni de korkuttun, bir şey oldu sandım.’’
‘’Bugün erken giderim, kahveye uğrar maçı izlerim.’’
Soğuk iyiden iyiye kendini hissettiriyordu, buz kesmiş ellerini ovuşturuyor, ağzından çıkan buhara değişik şekiller vermeye çalışarak eğleniyordu. Bir yanda vapur sesleri, diğer yanda bardağın içinde dönen çay kaşığı sesleri, karşısında da denizle dalga geçen martıların konuşmalarıyla yine hayallerinin sıcak köşelerine dalıp gitmişti. Bu seslerle birleşen gün diğer günlerden farklı değildi; biraz mavi, biraz soğuk biraz da siyahtı…
Kalabalığın içinden ağır adımlarla kırmızı atkılı genç bir kadın ona doğru ilerledi.
Merhaba, dedi gülümseyerek,
‘’Merhaba abla ama senin ayakkabın açık renk benim bezim kirli, olmaz silemem.’’
Kadın gülümsedi.
‘’Kutunun içinde uyuyan kedi senin mi?’’
‘’Evet, benim kedim.’’
‘’Biraz yorgun görünüyor.’’
‘’Yok abla, o hep öyledir, hep uyur.’’ dedi çocuk aralık dişlerini göstererek.
‘’Adı ne bu uykucunun peki?’’
‘’Mülayim.’’
Kırmızı kalın atkısını boynunda tersine doğru çevirerek, çocuğun ince boynuna sarıverdi. Çocuğun burnuna daha önce hiç bilmediği bir koku, parfüm kokusu geldi. Alıştığı boya kokusuna hiç mi hiç benzemeyen bu kokunun verdiği etkiyle çocuk, utangaç tavrıyla önüne bakarak gülümsedi.
‘’Anlat bakalım, nasıl besliyorsun kedini?’’
‘’Valla abla o her şeyi yer, mama da alıyorum bak poşeti burada. Bazen şuradaki emlakçı abi döner alıyor bana, ondan da nasıl yiyor bir görsen!’’
Karşılıklı gülüştüler, genç kadın çocuğun kapüşonunu soğuktan kızarmış, büyük kulaklarından yukarı doğru sıyırarak başını örttü. Çantasından cüzdanını çıkardı, kağıt paraların arasından bir tane çekerek minik adama uzattı.
Al bakalım, dedi.
‘’Abla dedim ya ayakkabılarını silemem bezim pis.’’
‘’Olsun sen al.’’
‘’Almam koyu renk giydiğinde verirsin, hem zaten bu para çok.’’
Kedisinin başını okşadı, sahibinin sevgisine karşılık verircesine kafasını sağa sola doğru çeviren kedi ona doğru yaklaştı.
O zaman şöyle yapalım, dedi kadın.
‘’Sen bu parayı al kedine mama alırsın, olmaz mı?’’
Çocuk şaşırdı, göz bebeklerine oturan genç kadına hemen cevap vermedi, düşündü. Mülayim’e baktı. İskeleye yanaşan bir vapurun ani ve keskin düdüğünün sessizliği bozduğu anda kafasını genç kadına doğru kaldırdı.
‘’Olur o zaman, diğer kedilere de veririm!’’ dedi.
Kadın gülümseyerek elindeki eskimiş kağıt parayı çocuğun avuç içine bıraktı. Çocuk parayı, sabah 2 lirasını koyduğu sağ cebine soktu.
Çocuğun aşınmış, kirli bez ayakkabıları kadının dikkatini çekti. İri sürmeli gözlerini ayakkabının delinmiş çukurlarında gezdirdi. Ezilmiş bağcıkları da dışarıdaydı.
‘’Bağcıkların çözülmüş dikkat et düşersin.’’
Çocuk, kadının telkini üzerine bağcıklarını ayakkabısının içine tekrar sıkı sıkıya soktu.
‘’Sen bağlamayı bilmiyor musun yoksa?’’ dedi gülerek.
‘’Yok biliyorum abla, ayakkabı benim işim.’’
‘’ Ee öyleyse bağlasana, neden bağlamıyorsun?’’ dedi kararlı bakışlarla.
Çocuk, kafasını kaldırıp kadına doğru baktı: ‘’Eskimesin diye.’’

Başlık fotoğrafı: Rengin Arünal