Okuma süresi: 3 dakika

Birçok bilim insanının; dini, siyasal, sosyal, kültürel ya da psikolojik  birçok farklı düzlemde merkeze yerleştirdiği ve kendi alanlarına özgü tanımlamalar yaparak ele aldığı ”annelik” olgusunu; toplumsal olarak belirlenmiş herhangi bir norm ya da kabul olmadan, saf/katıksız hali ile incelemeye başlamak, eklentilerinin kadın üzerindeki yansımalarını anlamlandırabilmek açısından önem teşkil etmektedir.

Günümüz modern toplumunda annelik kavramı ”olanın” ötesinde ”oldurulan” bir yapıya bürünmüştür. Sosyal medyanın yaygın kullanımının, eğitim yetersizliğinin ya da sınırsız bilgi havuzunda doğru bilgiye ulaşmanın güçlüğünün, çevresel faktörlerin, bireyin topluma yabancılaşmasının ve ikili ilişkilerdeki çatışmanın etkisiyle; içgüdüsellikten uzaklaşmış, dürtüsellik ile icra edilir hale gelmiştir. Anne toplumun yapı taşıdır. İnsanı dolayısı ile toplumu var eden, aynı zamanda toplum tarafından yok edilen konumundadır. Kadın, bedeninde insan üretme gücüne sahip bir yaratıdır. Kabuktur, doğurandır, yuvadır. 

Varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmiş, adlarına destanlar yazdıran, ataerkil zihniyet tarafından mit olduğu varsayılan birçok matriarkal toplum, kadının bu gücünün yadsınamayacağının bir göstergesidir. Psikanalizin kurucusu Sigmond Freud’un  anneliğe istinaden;’ kadının kendi penis eksikliği ve imrenisi nedeniyle kendi fallusu gibi yaşantıladığı yavrusuyla kendi eksiğini tamamlaması ve nihayet bütün bir insan olabilmesi’ şeklinde yaptığı tanımlamaya; kendinden sonra gelen psikanaliz uzmanı Erich Fromm’un  ”Ama bence bu tür bir kıskançlıktan, yani erkeklerin toplumda egemen bir duruma gelmelerinden daha da önce, erkeklerde belirgin bir “doğurganlık kıskançlığı” hüküm sürmekteydi. (…) Erkek, annesini yenebilmek için, yaratabilme gücüne sahip olduğunu göstermek zorundadır. Bedeni ile böyle bir yaratma gücüne sahip olmadığı için de, başka bir yönteme başvurması gerekmektedir. Çözüm yolu ise ortadadır. Erkek; ağzı, sözü ve düşüncesi ile egemen olacaktır (1997, s. 295)” (1) şeklindeki açıklaması da kadının yaratma gücünün yaşattığı tedirginliğin doğrulanması niteliği taşımaktadır. Günümüzde bu güç, gerek devlet gerekse toplum tarafından kontrol altına alınmaya; bireysel hak ve özgürlükler, ‘toplumsal düzen’ kılıfına sokularak engellenmeye çalışılmaktadır. 

Modern annelik yaklaşımı anneyi, toplumun uyguladığı psikolojik şiddet nedeni ile Psikanalist Donald Winnicott’un ”yeterince iyi anne” tanımlamasındaki ”çocuğunun tüm isteklerini değil, ihtiyaçlarını karşılayan anne” olmaktan uzaklaştırmış, aksine kadını, öz benliğini yitirme noktasına ulaştırmıştır. 

Özellikle Türk toplumunda ‘anne olmak’ kutsallık ile ilişkilendirilip yüceltirken, aynı toplum anne olmayı seçmiş kadın için ‘beyninin yarısını masada bırakmış’ tanımlaması yapmaktan geri durmamaktadır. 

Anne olan kadına aşılanan yetersizlik hissi ile anne olmayan kadına aşılanan yetersizlik hissi aynı seviyede fakat farklı formlardadır. Birinde karşısındakinin yeterli anne olamadığı görüşünü, çocuğu ile ne şekilde ilgilenmesi gerektiğini ifade eden talimatlarıyla dile getiren ‘ben üstünüm!’ zihniyeti varken; diğerinde anne olmayı tercih etmeme halini, kişinin kadınlığının eksikliği (!) şeklinde ifade eden bir zihniyet vardır.  

Sosyal medyanın ya da diğer sanal mecraların pazarlama stratejilerine maruz kalan ve çocuğu için en iyisini yapmak isteyen annenin ‘EN’ çıtasının günden güne yükseliyor olması ile annenin sosyo-ekonomik düzeyi arasındaki mesafenin giderek açılıyor olması; anneyi içsel bir çatışmaya, sürekli olarak anneliğini sorgulamaya itmektedir.

Özellikle bu konu özelinde toksik etkiye sahip ‘toplum’ tarafından; fiziksel, ruhsal ve psikolojik olarak yorgun olduğunu ve destek istediğini ifade eden anne acımasız bir tutumla ‘çocuğundan şikayetçi olmak’la yani ‘kötü anne’ olmakla eleştirilmektedir.

Dönüşen yaşamına adaptasyon sürecini henüz tamamlamamış annenin, ihtiyaç duyduğu duygusal desteği sağlaması  gereken arkadaşlık ve aile ilişkileri; ‘karşılıklı fayda’ dengesini sağlayamadığı için örselenmekte, bu durum da anneyi giderek yalnızlığa sürüklemektedir.

Annelik olgusu feminist kuramın teorisyenlerinden Judith Butler tarafından toplumsal cinsiyet inşasında heteroseksüelliğin norm olarak kabul edilmesinin bir gösterisi olarak değerlendirilmiş, kadın-erkek düalizminin geçersiz kılınma çabası konusunda sorun oluşturacağı şeklinde ifade edilmiştir.(2) Feminizm tartışmalarında annelik; kadının boyunduruk altına alınması, iş yaşamından uzaklaştırılarak çocuk bakımından sorumlu hale getirilmesi, kadın bedenindeki bu farklılığa istinaden çeşitli toplumsal rollerin dayatılıyor olması  gibi bir çok eleştirilere maruz kalmıştır. Feminist bakış açısına göre insanı kadınsallaştıran, indirgeyen, sınırlayan bu kimlik kadını; entelektüel kesim tarafından, anne olmayı seçme davranışını tabulaştıran, aşağılayan, yargılayan bir zihniyet ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu da toplum tarafından yüklenen annenin omuzlarında taşıdığı -bebeğinden daha ağır gelen- psikolojik bir yüküdür. 

Toplum anneyi dışarıdan kutsallaştırırken içeriden tüketmeyi kanıksamış durumdadır. Bu nedenledir ki Türkiye’de anne olmanın tanımında; toplum tarafından uygulanan psikolojik şiddetle mücadele etme gücü de yer almaktadır. 

(1) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Mart 2019 23(1): 133-143 Freudyen ve Jungiyen Yaklaşımlarla Anne Olgusu- Ayşe Arzu KORUCU

(2) Dergipark.org.tr Toplumsal Cinsiyet Öznesi Olarak Kadının “Annelik” Kimliğine Eleştirel Bir Bakış

Önceki İçerikÖzcan Doğan Söyleşisi: Bunun konumuzla bir ilgisi yok; “Öyle değil mi Zehra?”
Sonraki İçerikÇoklukla yokluk arası bir yerde inebilir miyiz?
Canan Yavuz
Kimine göre insan, kimine göre ‘kadın’, kimilerine göre ise vegan, minimalist, yoga öğreticisi. Meslek hayatına bebek hemşiresi olarak başlamış, emzirme danışmanlığı ve anne-bebek eğitimi konusunda uzmanlaşmıştır. Kirlenmemiş halimiz olan hayvanlara duyduğu saygı ile şiddetsizlik ilkesini benimseyip 'Veganizm' felsefesini hayatına uyarlamış, ardından yoga felsefesi ile tanışarak meslek hayatına iç huzurun sağlanabilmesi ve şiddetsizliğin yaygınlaştırılabilmesi amacı ile yoga eğitmeni olarak devam etme kararı almıştır. Geçmiş deneyimleri ile yoga uygulamalarını birleştirerek hamile yogası dersleri vermeye başlamış, gebelik gibi mucizevi bir sürecin pürüzsüz geçirilebilmesi adına bu alanda çalışmalar yapmayı amaçlamıştır. Yoga uygulamaları hakkında oluşmuş ön yargıları kaldırabilmek amacı ile Sosyal Sorumluluk Projeleri yürütmekte, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye devam etmektedir.