Gıda ve tarım sistemlerimiz krize girdikçe, bu krize karşı bir alternatif geliştirme arayışları da çeşitleniyor. 70’lerde Avrupa’da başlayan ve bugün bütün dünyaya yayılmış olan “organik tarım” da bu alternatif arayışlarından biri örneğin. Fabrikasyon tohumlara dayanan, kimyasal girdisi (gübre, ilaç) yüksek, kitlesel üretimi baz alan endüstriyel tarım sistemine karşı ortaya çıkan “organik tarım”, dönemin konjonktürü ve ihtiyaçlarına uygun olarak kendini bir alternatif kılabildi.

Organik tarım, zamanla bir “sertifika ismi”ne dönüştü. Çünkü endüstriyel tarım modeli ile organik modeli birbirinden ayrıştırabilecek bir mekanizma gerekmekteydi. Bu mekanizma bir yandan güven inşa etmeli, bir yandan da tarımsal üretimin organik biçimini garanti altına almalıydı.

Kapitalizmin en güçlü özelliklerinden bir tanesi, kendi içerisinde ortaya çıkan yenilikçi/devrimci girişimleri piyasanın bir unsuruna dönüştürebilmesidir. Organik tarım girişiminin bu açıdan bir kapana kısıldığı söylenebilir. Ya kapitalist piyasa dinamiklerine bağlı olarak kendini piyasanın ilkelerine göre kuracaktı ya da kapitalist piyasaya paralel bir mekanizma oluşturacaktı.

Bugün dünyanın birçok yerinde oluşan veya oluşmakta olan “topluluk destekli tarım” modelleri, alternatif bir piyasa kurma ihtiyacının temeli olarak düşünülebilir. Topluluk destekli tarım, çok kabaca özetlemek gerekirse, bir topluluğun güvendiği üreticileri desteklemesi, o çiftçinin ürünlerini almaya garanti vermesi ve karşılığında o çiftçinin üretim biçiminde söz sahibi olmasıdır.

Organik tarım, böylece iki kola ayrılarak yoluna devam etti. Bir yandan, kapitalist piyasa tarafından yutuldu. “Organik tarım sertifikası” icat edildi. Bu sertifika, çiftçilerin kamu tarafından denetlenmesi ve tüketicilere kamusal bir fayda sağlaması şeklinde olmadı. Tarım şirketleri, organik sertifikasyonun taşeronu olarak çalışmaya başladı. Böylece organik tarımda şirketleşme çok temel bir faktör haline geldi.

Oysa organik tarımın daha en başında karşı çıktığı endüstriyel tarım modeli, agribusiness – şirket tarımı olarak ifade ettiğimiz tarımsal sistemin temelini oluşturmaktaydı. Dolayısıyla organik tarım, şirketleşmesi vasıtasıyla tekrardan endüstriyel tarıma dönüştü.

Kitlesel üretim ihtiyacını karşılamak herhangi bir tarım sistemi için temeldir. Çiftçiliğin tarihsel-toplumsal rollerinden biri toplumu beslemek oldu. Toplumu beslemek, topluma kucak açmak, toplumu var etmek anlamına gelir. Yani, utanılacak bir şey değildir. Övünülecek bir şeydir.

Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü – FAO’nun verileri, dünyayı bugün hâlâ küçük ölçekli tarım yapan çiftçilerin beslediğini göstermekte. Tarım ne kadar endüstriyelleşse de, küçük çiftçi üretimi ne kadar tasfiye edilmek istense de, mümkün olmuyor. Çiftçiler, öncelikle çiftçi olarak yaşamlarına devam etmeyi sahipleniyor.

İşte organik tarım modeli, çiftçilerin önündeki en temel alternatif olarak ifade ediliyor. Ancak yukarıda bahsettiğim gibi, şirketleşme ve endüstriyelleşme, bu tarımsal modelin en temel kollarından birini yutmuş durumda. Şirketlerden kaçarken şirketlere tutulmak, kamunun oynayabileceği çok önemli bir rolün altının oyulması anlamına geliyor. Her ilçede mevcut olan tarım işleri ve muadili örgütlerin, kamu adına organik tarımı denetlemesini ve yaygınlaştırmasını talep edemez miyiz?

Endüstriyelleşmiş bir organik tarım, bu problemlerin yanında daha esaslı başka bir problemi yanında getiriyor: endüstriyelleşme, aynı zamanda bir tür fabrikalaşma ve tektipleşme olarak görülmeli. Hektarlarca alanın tek bir tür (monokültür) bitki ile ekilmesi, fabrikadan üretilme gübrenin bitkiye verilmesi, fabrikasyon adı altında organik tohum kullanımı… kimyasal endüstriyel sistemin sadece rötuş edilmesi anlamına geliyor. Tektipçi öz, fabrikalaşma aynı kalıyor. Bu da şirketlerin daha fazla kâr ettiği bir yapıdan başkasını üretmiyor.

Özetle, organik tarım iyiydi, ama çevresi kötü. Artık ihtiyaçları karşılamıyor. Toptan bir reddediş gerçekçi olmasa bile, armuda armut demek, elmadan ayırt etmek önemlidir. Bunun için de, başka alternatifleri araştırmaya devam etmeli, organik tarımın daha farklı nasıl olabileceğini düşünmeliyiz.