Şüphesiz ki, filmekimi son yıllarda sonbaharı iple çekmemizin en büyük nedenlerinden biri. Bu sene de oldukça cezbedici bir seçkiyle karşımıza çıkan etkinlikte, dünya sinemasına yön veren önemli yönetmenlerin filmlerini izleme şansı bulduk. 28 Eylül – 9 Ekim tarihleri arasında, İstanbul seyircisini, doygun programıyla kucaklayan etkinlik hepimizin film dolu günler yaşamasını sağladı. Ancak her zaman olduğu gibi bu filmlerin tamamını izlemek mümkün olmadı. Bilet bulamadıklarımız ve zaman ayıramadıklarımız aklımızın bir köşesinde kaldı. Vizyon tarihlerini kovalamaya başladık. Ben de fırsat bulup izlemeyi başardığım filmleri yazmak, filmekimi’nden bana kalanları sizlerle paylaşmak istedim.

Happy End (Vizyon Tarihi: 13 Ekim 2017)

Söz konusu Haneke’nin yeni filmi olunca büyük bir heyecan ve bu heyecanın akabinde beklenti kaçınılmaz oluyor. Duygusal Buzlaşma Üçlemesi (Yedinci Kıta, Benny’nin Videosu, Tesadüf Bir Kronolojinin 71 parçası) ile sinemaya çok sert ve sağlam bir giriş yapan Haneke, birçok sinemaseverin gözde yönetmenlerinden biri. Çoktan bir kült filme dönüşmüş “Funny Games” ve ustalığını iyiden iyiye kanıtladığı son dönem işleri “Amour ve White Ribbons” da cabası. Bunların yanı sıra yanına “La Pianiste” de beraber harikalar yarattığı takım arkadaşı Isabelle Huppert de işin içine dâhil olunca -haliyle- Happy End’den beklentimiz oldukça yüksek oluyor. Ancak film biz sıkı Haneke takipçilerine beklediğini verebiliyor mu? İşte orası biraz şüpheli.

Varoluş, yabancılaşma ve şiddet, yönetmenin her daim filmlerinin iskeletini oluşturan önemli temalar. Bunun yanı sıra yönetmenin sineması, insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde yüzmekten çekinmeyen, rahatsız edici derecede teşhirci ve yüzleşmeci. Hâl böyle olunca Happy End’i izlerken bunlara rastlamayı bekliyorum. Tam da bu noktada bir tarz değişikliğinden ya da bir yenilikten söz edilebilir.

Çünkü karşımdaki filmin bende bıraktığı etki daha önceki Haneke deneyimlerimden oldukça farklı. Yine bir yüzleşme söz konusu olsa da bunları ele alış şeklinde bariz bir fark var. Esasında mülteci sorunu, aile bağları, kapitalizm gibi hiç de hafif olmayan meseleler söz konusu. Ancak tüm bu meselelere yeni edindiği bir gözlükle bakmış, kendisinden hiç alışkın olmadığımız bir tavırla tüm bu meselelerin başını hafifçe okşayıp geçmiş gibi. Yer yer cazibesine kapılmanın mümkün olduğu sarkastik bir tavır hakim bütün filme. Bu sarkastik tavır finalde tam anlamıyla zirve yapıyor. Akılda kalıcı finaline rağmen -ne yazık ki- izlediğim en etkisiz Haneke filmi olduğu gerçeği değişmiyor.

Loveless (Vizyon Tarihi: 29 Aralık 2017)

Vozvraşçeniye” adlı ilk filmiyle tüm dünyaya adını duyuran ve o günden bu yana yaptığı her filmle başarısını perçinleyen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi “Nelyubov” (İngilizce adıyla Loveless) festivalin en merak edilen filmlerinden biriydi. Kendisi için duyulan merakı boşa çıkarmayacak kadar da iyi bir filmdi doğrusu.

Zvyagintsev’in sinemasına alışkın olanların artık yadırgamayacağı, üst düzey bir görselliğin hakim olduğu film nefis sekanslarla dolu. Son derece başarılı oyunculuklara ve hikayeyi bir tık öteye taşıyan incelikli kurguya, yönetmenin kendinden emin, soğukkanlı dili de eklenince ortaya oldukça etkili bir film çıktığını söylemek yanlış olmaz. Bir çekirdek aile fotoğrafından işaret ettiği sevgisizliğin aslında görünmez ağlarla koca bir ülkenin ayaklarına dolanışını, kırılmaz döngüselliğini olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor Zvyagintsev. Minimal ama bol katmanlı, yüksek tesirli hikayesiyle son dönemin en iyi filmlerinden biri Loveless.

The Shape Of Water (Vizyon Tarihi: 16 Şubat 2018)

Meksikalı ünlü yönetmen Guillerme Del Toro, çağımızın en özgün masal anlatıcılarından. Venedik’te Altın Aslan’ı kucaklayan son filmi “The Shape Of Water” tam da Del Toro’dan bekleneceği gibi gerçeğin karanlığıyla gölgelenip boyut kazanan bir masal. Atmosferiyle yer yer Amelie’yi yer yer de yönetmenin bol ödüllü başyapıtı “Pan’s Labyrinth”i anımsattığını söylemek mümkün.

Faşizm ile aşkın kıyasıya savaştığı masalı, bu denli gerçek kılan kuşkusuz oyunculuklar. Sally Hawkins üstün performansıyla filmi sırtlarken, ona eşlik eden Michael Shannon ile Octavia Spencer da ondan pek aşağı kalmıyor.

Tüm bunlara ek olarak, yabana atılamayacak bir mizah duygusu ve Alexandre Desplat’ın ruhu okşayan melodileri eklenince ortaya keyifli bir seyirlik çıkıyor. Son kertede The Shape Of Water akıllardan çıkmayacak etkileyici bir sinema deneyimi değil lakin bir an olsun sizi başka dünyalara götürecek, belki de aşkın gücünü hatırlatacak efsunlu bir film.

Call Me By Your Name

Andre Aciman’ın 2007 çıkışlı, aynı adlı romanından uyarlanan film bu yılın en iyilerinden biriydi. Kişisel olarak da benim favorimdi. Bir romanın kurgusunu bozmadan onu sinemaya uyarlamak zor iş. Ama bırakın kurgusunu bozmamayı romanın dokusunu, duygusunu hiç bozmadan ince ince işlemek çok nadir tanığı olabileceğimiz bir sinema mucizesidir. İşte Luca Guadagnino tam olarak bunu başarmış.

Romana hakim olan yüksek cinsel gerilim ve bitimsiz tutku filme de tam anlamıyla sirayet etmiş. Tam da bu noktada başrollerdeki Timothee Chalamet ile Armie Hammer’ın arasındaki olağanüstü uyumdan bahsetmek gerekli. Özellikle Timothee Chalamet’in -genç yaşına rağmen- bütün hikayeyi sırtlayan başarılı performansı sıkı bir tebriği hak ediyor. Bunun yanı sıra, finale yürüyen filmi, enfes monoloğuyla şahlandıran Michael Stuhlbarg’ı da unutmamak gerek.

Ülkemizde ne zaman vizyona gireceğine dair ne yazık ki bir bilgi olmasa da, Luca Guadagnino’nun filmin devamını getireceği haberleri yayıldı bile. Bize de şimdiden heyecanla beklemek düştü.

83 yazı, Kuzey İtalya, sarışın sokaklar, Monet’nin taraçası ve ne kadar kırılmış olursa olsun tekrar kalbinizi hatırlamanızı sağlayacak ince bir aşk öyküsü… Belki de, tüm bunlardan daha fazlasını bulabileceğiniz bir film Call Me By Your Name. Göz alıcı zarafeti, unutulmaz anları ve eşsiz naifliğiyle esir alan bu öyküye tanık olmanızı öneririm.

Thelma

Son dönem Norveç sinemasının en önde gelen isimlerinden Joachim Tirer, Oslo 31 August ile dikkat çekici bir başlangıç yapmıştı. Bir önceki filmi Louder Than Bombs ile farklı sularda da başarıyla gezebileceğini kanıtlamıştı. Genç ve yetenekli yönetmen yine bambaşka bir hikâyeyle karşımızda, bu sefer bildiği sulardan Norveç’ten sesleniyor.

Âşık olduktan sonra doğaüstü güçleri olduğunu fark eden Thelma’nın hikâyesine odaklanan film, oldukça özgün ve olgun bir sinema diline sahip. Detaylı hikâyesi, dini göndermeleri, dinamik yapısıyla senenin en ilgi çekici ve başarılı filmlerinden. Joachim Trier’in ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlayan Thelma, üzerine uzun uzadıya düşündüren, hazmı zor ve sarsıcı bir film. Vizyon tarihi ise ne yazık ki belli değil.