Okuma süresi: 3 dakika

Dilek, öğlene dek istediği kurguyu tamamlayamayınca kendisine şans getirmesi için azizlerden öğrendiği bir şarkıyı mırıldandı. Aklına ne zaman bu parça gelse ilhama susamış olduğunun farkında olur ve hemen yazmaya koyulurdu ama bu sefer masanın başına geçmesi için kendisine göz kırpan sandalyeyi görmezden gelecekti. Tam bu sırada öyküyü teslim etmesi gereken günün geldiğini hatırlatan alarm simülasyon çalışmaya başladı. Marilyn Monroe tüm odayı kaplarken, uçuşan eteğine aldırmadan sağa sola öpücükler atıyor ve attığı her öpücük şekil değiştirip, günün tarihini gösteren bir uyarı işaretine dönüşüyordu. Dilek tüm bu ışık oyunlarından,  yetişmesi gereken iş baskısından kaçma isteğiyle koşar adım kapıya yöneldi.

“Bugün yine çok güzelsiniz Dilek Hanım,” diye gülümsedi asistanı. Kahve fincanını masaya bırakırken kapıdan çıkmakta olan patronuna bir kere daha baktı. Ayakkabılarının rengini kıyafetine uygun olarak ayarlarken oldukça dalgın görünüyordu.

Dilek caddedeki kalabalığa aldırışsız yürürken metrekareye düşen insan sayısından çok geleceğe odaklanmaya çalışıyor ama kendini bala üşüşen sinekler gibi zihnini meşgul eden düşüncelerden kurtaramıyordu. 

“İnsanlığı ele geçiren yapay zeka, sonsuz yaşam, sayborg isyanları, galaksinin başka bir ucundan gelen ileri bir medeniyetin Dünya insanlarını köleleştirmesi, hepsi en az bin kere yazıldı. İki bin kırk yedi yılındayız. Yazmak için yeni bir şeyler bulmalıyım. Oysa ki tek yaptığım aradığım esini bulamamaktan yakındığım cümleleri çoğaltmak. Düşünüyorum da mesela, Ludwig van Beethoven, iki bin kırk yedi yılında dinleneceğini düşünmüş müdür? Kalabalık bir caddede, yanından at arabaları geçerken, ‘buradaki hiç kimse iki bin kırk yedi yılını göremeyecek ama bestelerim hâlâ dinleniyor olacak, diye düşünmüş müdür? Sanmıyorum. O zaman ben niye geleceği düşünüyorum? Aslında geleceği düşünmek benim işim değil. Bilim kurdu. Biz yaşıyoruz. Yine bilim kuracak ve yaşanacak. Ne demeye kendimi böylesine yoruyorsam?” 

Aklından geçenleri dinlemekten vazgeçip, yapılması gereken birkaç işi hatırlatmak ve sonra da çıkabileceğini söylemek için asistanını aramaya karar verdi. Konuşmaları henüz başlamıştı ki gözleri miskin ve sevimli köpek yavrusuna takıldı. Kedisi Diken’e benzeyen yavruya birkaç saniye hayretle baktı. “Acaba Diken şimdi ne yapıyordu? Sevimsiz bir ayrılığın ardından gelen sevimli bir hediyeydi: Diken. Geldiği gün Samsa’nın pabucunu dama atmıştı. Bu durumda kendisi evlatları arasında bir çeşit ayrımcılık mı yapmış oluyordu?” 

Dilek, bir havuzdaymış gibi aklından geçenlerin içinde yüzerken asistanı, konuşmalarının arasına giren sessizliklere alışık, umursamaz bir tavırla ne zamandır hayalini kurduğu tatille ilgili sayfalara bakmaya devam ediyordu. Dilek’in gözleri gökyüzünde kuzeye doğru kanat çırpan bir flamingo sürüsüne takıldı. Pembe bir bulutun rüzgarda süzülmesini andıran uçuşlarına hayranlıkla bakıp içinden, “iki bin üç yüz otuz dokuz yılında yaşayacaklar da flamingoların gökte salındığını görebilsinler” diye geçirdi. Çünkü yazmaya başladığı öykü için belirlediği yıl, iki bin üç yüz otuz dokuzdu. Gözden uzaklaşıp, küçük bir noktaya dönüşene kadar flamingoları izledi ve sonra dakikalardır susan kendisi değilmiş gibi konuşmaya başladı.

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir Sezgi?”

“Pardon efendim, anlamadım.” 

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir?”

“Flamingolarda bu mevzular nasıldır bilmiyorum ama kedilerinize çok iyi bakıyorsunuz efendim.” 

“Sezgi, lütfen, senden bir kere daha bana efendim dememeni rica ediyorum. Ayrıca kim olsa evlatlarına iyi bakar. Sadece düşündüm de belki de yaptığım bir tür ayrımcılıktır. Biliyorsun, Diken daha küçük bir yavru.”

“Sanmıyorum efendim.”

Dilek, bazen Sezgi’ye hiçbir şeyi doğru anlatamadığını düşünürdü. İçini dolduran kasvet benzeri duyguyu geçiştirmek ister gibi aceleyle:

“Gecikeceğim, işleri hallettikten sonra çıkabilirsin.” dedi.

“Teşekkürler efendim.” 

Uzun bir sarmalı andıran yürüyüşünün ardından eve döndüğünde kendisini kapıda karşılayan kedilerinin ayağına dolaşmasına aldırışsız, kanepeye uzandı. Öyküsünü tamamlama umuduyla ses kaydını başlattı. 

“Polenlerin kar tanecikleri gibi uçuştuğu, güneşli bir bahar gününde Eli, Dünya Eşleştirme Merkezi’nden kendisine gelen mesajı daha iyi görmek için yüzlerce yıldır burada olduğu gövdesinden anlaşılan çınarın dev bir şemsiyeyi andıran gölgesinde durdu. Zaytınının sunduğu görüntülerin açık havada manzarayla iç içe geçmesinden hoşlanmazdı. Mesajı açıp izledi. Sonra tekrar ve tekrar izledi. İşe gidene kadar içinde bulunduğu inişli çıkışlı duygu salınımları, yerini yavaşça neşeye bırakırken, daimi ebeveyn eşinin ofise geldiğini bildirdiler. Daimi ebeveyn eşinin yakınan bir ses tonuyla,

“Gelecek neslimize göstermek için anı paketi şartlarını tamamlamak zorunda olduğumuzu biliyorum canım ama Kamboçya’ya gitmesek olmaz mı?” diye sorması aralarına sanki kutuplardan gelen soğuk bir rüzgarın hiç dinmeyecekmiş gibi yerleşmesine neden oldu. Eli, ömrünün ikinci periyodunda vermesi gereken en önemli karar için yapılması gerekenler listesinde sadece anı paketlerinin bu son adımının kaldığını düşündükçe sinirleniyor ve Dünya Eşleştirme Merkezi’nin daimi ebeveyn eşini belirlerken bir hata yapmış olup olamayacağını anlamaya çalışıyordu. Kendine, her ne kadar yazılımların insanlar gibi olmadığını, hata yapmadığını hatırlatsa da…”

Bu sözlerin ardından ses kayıt cihazında uzun bir sessizlik oluştu. En sonunda Dilek, sayfalar dolusu sessizliği kapatıp, mutfağa geçti. Buzdolabından bir bira çıkardı. Hızla içti. Boşalan kutuyu geri dönüşüm makinesine yerleştirdi. Makine vızıltıyı andıran sesle bir süre çalıştıktan sonra haznesine 2021 model bir oyuncak arabayı bırakıp sustu. Dilek’e göre son yılların en iyi buluşu bu geri dönüşüm makineleriydi. Koleksiyonuna kattığı yeni parçayı rafa kaldırırken, oyuncak arabanın kendisini iki bin üç yüz otuz dokuz yılından, üretim yılana, geçmişe, insanlığı esir alan salgından, yangınlardan ve sellerden kurtuluşu anlatan bir öyküye taşıdığının farkındaydı. Odasına geçti ve yazmaya başladı.