90’lı yıllar kültür sanatın her dalı için çok özel yıllardı hiç şüphesiz. Edebiyat adına, müzik adına, tiyatro adına, sahne sanatları, güzel sanatlar, medya, televizyon, radyo… Çok geniş bir alanda, derinliği azımsanmayacak derecede kapsamlı işler yapıldı. 90’lı yıllar hakikaten güzeldi. Hatta 2000’li yılların ilk çeyreği de bu güzelliğe kendini dahil edebildi diyebiliriz.

Özellikle televizyon kanallarımızda çok iyi işlere imza atıldı. Televizyonun kitlelere hızlıca ulaşabilme özelliğini göz önünde bulundurursak o dönemlerde yapılan işlerin düzgünlüğünü, kalitesini; o dönemde televizyonda iyi işler yapıp, yetişip günümüze kadar gelen kişilerin emeğini es geçemeyiz. Haber programlarından tutun dizilere, yarışma programlarından tutun magazin programlarına, sitcomlardan tutun gece yarısı yayınlanan Talk Show’lara hatta reklamlara varana kadar televizyonun her kademesinde yapılan işler şahaneydi.

90’lı yıllarda televizyon dünyamızda en özel ve güzel işlerin kadrolarında bulunmuş, o işlerin altına en içten performansıyla harika imzalar atmış çok özel bir kadınla söyleşi yapabilmenin mutluluğunu yaşamaktayım. Benim için özellikle “Ayrılsak da Beraberiz” sitcomuyla çok özel bir yere sahip olan Janset ile uzun, kapsamlı ve çok güzel akan böylesine bir söyleşi yapmak hayalimin gerçekleşmesi anlamında unutmayacağım bir yerde duracak. Söyleşiyi kabul edip beni mutlu ettiğiniz için teşekkür ederim.

Başlayalım mı? Buyurun lütfen ☺

Aynur Kulak: Janset Hanım sohbetimizi bir yolculuk gibi düşündüğüm için en baştan başlamak istiyorum. Anneniz, babanız Almanya’ya çalışmak amacıyla gidiyor ve siz Münih’te dünyaya geliyorsunuz. Kaç yaşınıza kadar Münih’te kalıyorsunuz bilmiyorum fakat sonra Antalya’ya geliyorsunuz. Geliş o geliş galiba. Siz mi istediniz Antalya’ya gelmeyi yoksa aileniz mi sizin için daha iyi olacağını düşündü? Çünkü biyografinizi okuduğumda Antalya’ya gelişiniz önemli bir başlangıç aşaması.

Janset: Öncesinde Ankara var. 7 yaşımdayken dönüyoruz Almanya’dan Ankara’ya. İlkokul sonrası babam da dönüş yapıyor ve Antalya’ya yerleşiyoruz. Çocukluğunuzda ailenizin tercihleri hayatınızı belirliyor. Ortaokul ve liseyi de Antalya’da okudum. Çocukluğumdan beri kurduğum oyunculuk hayalimin profesyonel olarak ilk adımı Çizgi Tiyatrosu oldu. Fosforlu iplere blacklight ışığı altında hayat veriyorduk, biz görünmüyorduk ama sahne heyecanına alışmak adına çok güzel bir tecrübe idi benim için. Nusret Demir ve Banu Uzcan‘a buradan tekrar teşekkür ediyorum. O dönemden çok güzel dostlar kazandım, Hakan Yılmaz, Cem Dede araya yıllar girse de kaldığımız yerden aynı ve hatta daha da büyük sevgiyle devam ettiğimiz canlarım. Ne mutlu bana.

-Yukarıdaki soruyu biraz da şu yüzden sordum. Özellikle, siz mi istediniz yoksa ailenizin kararı mıydı Antalya’ya gelmeniz sorusu sizin çocukluğunuzda, ilk gençlik yıllarınızda hayallerinizin ne olduğunu merak etmeme sebebiyet verdi. Almanya’da kalabilir, orada da bir hayat kurabilirdiniz kendinize. Janset yolculuğuna neleri hayal ederek başladı?

Ben de ilk soruyu cevaplarken “ne kadar detaya girmeli” diye düşünürken bu soru isabet oldu. 18 yaşına kadar teknik olarak da bağlı olduğumuz için, ne yapmamız gerektiğini belirleyen anne babamız oluyor çünkü şartları sağlayan onlar.Dolayısıyla o dönemde benim bir tercih hakkım yoktu. Bir şeye karar vermek ya da bir değerlendirme yapmak için iki taraf hakkında da bilgi veya fikir sahibi olmak gerek. Ben de ikisi de yoktu. Ama bugünden o güne dönüp baktığımda, eğer 18 yaşımda oradan dönme kararı almış olsalardı döner miydim bilmiyorum. Oradaki eğitim ve yaşam hakkı standartları ve yapmak istediğim oyunculuğun imkanları çizgisinde orda çalışır burda da yaşardım sanki. Gitmeli, gelmeli yaşam tarzını seviyorum. Çocukluğumdan beri dans, müzik, spor, oyun vazgeçilmezlerim. Bunları içine koyabildiğim her şeyi yapmayı çok seviyorum. Oyunculuğun içinde hepsi var ve sahnede işimi yaparken çok ama çok mutluyum.

-1990 yılında henüz 19 yaşında animatörlük yapmaya başlıyorsunuz Antalya Çizgi Tiyatrosu’nda. Yolculuğunuz ilk olarak tiyatro ile şekillenmeye başlıyor aslında. Sonra mankenlik yapmaya başlıyorsunuz uluslararası ajanslarda. Yıllar sonra ilk başladığınız yere tiyatroya geri dönüyorsunuz fakat bir şeylerin olabilmesi için mankenlik yapmak durumunda mıydınız? Şartlar, hayat bunu mu gerektirdi yoksa tercihim bilinçliydi, yerinde bir tercihti mi dersiniz?

Hayallerine doğru yol alırken, o yolda rastladığın insanlar, olaylar, durumlar, imkanlar ve tüm bunlarla ilişkin, verdiğin tepki ve hissettiklerin seni şekillendiren. Farkına varırız ya da varmayız ama hedef değil serüvendir asıl bizi biz yapan. Ailemden para istemek o yaşlara gelince zor gelmeye başladı. Çalışmak istediğimde önce bir turizm şirketinde sekreterlik yapmaya başladım. O çok kısa sürdü çünkü abim aracılığı ile yolum Çizgi Tiyatrosu ile birleşti. Çok verimli ve güzel bir dönemdi. Sonra yollarımız ayrıldı. Mankenlik ajansında sekreter olarak çalışmaya başladım ama fiziğim manken ve modellik yapmaya da uygun olduğu için derslere de giriyordum, sonrasında da aynı zamanda defilelere de gitmeye başladım. O süreçte Antalya’da çekilen bir iki reklam filminde figüranlık da yaptım. O dönem henüz kumarhaneler kapanmamıştı ve krupiyerlikten güzel para kazanıldığını duydum. Marco Polo’ya eleman alırlarken ben de gittim. Eğitim sonrası masalara çıkmaya başladım. Önceleri sadece rulet masasında çip toplarken yavaş yavaş oyun oynatmaya da geçtim. Antalya’da olan tatil köylerindeki casinolara geçici olarak gelen bir ekipti bu ve sezon bitince İzmir’e döneceklerdi. İşimi çok severek yapıyordum, inanılmaz bir hesap kabiliyeti gelişmişti. Müdürüm de benden çok memnundu. Anne ve babama şirketin beni de İzmir’e götüreceğini söyleyerek, ailemin yanından ayrılmış oldum. Ta Ta Ta Taaaa. Ve kuş yuvadan uçar. Orada hem Efes Otel’de krupiyerlik hem de mankenlik yapıyordum. Gaye Sökmen’in İzmir’de yaptığı bir defilede tesadüfen bulunmam ve Sait Sökmen ile tanışmam da İstanbul’a gelmem için bir kapı oldu. Sait Sökmen “İstanbul’a gelmeyi düşünüyor musun?” diye sordu. O an aklımda yoktu ama “evet” çıktı ağzımdan. Geldiğimde aramamı söyledi. Casinoya istifamı verdim ve İstanbul’a gittim. 1994 yılında Gaye Sökmen Ajans ile anlaşma yaptım ve bu birliktelik 10 yıl devam etti. Şimdi, şöyle bakınca, hiçbirini ben hesaplamadım, önüme çıkan seçenekler arasından bu yolları seçip ilerlemişim. Tüm bu süreçler yaşanırken okullu olmak için sınavlara da girdim. Okul yolundan olmadı ama başka türlü yollarla hedefime ilerliyordum. O an, içinde yaşadığın hayatın koşulları, ruh halin, isteklerin, engellerin, heveslerin, aşkların, imkanların, yapabilme gücün, tutkun, şansın, kendine inancın, cesaretin ve en önemlisi ne kadar istediğin… Bunlar belirleyici oluyor.

  -1994 yılında İstanbul. Mankenlik vesilesiyle geliyorsunuz. Ve iki yıl kadar sonra televizyon programları dönemi başlıyor Janset için. Okan Bayülgen’in Televizyon Çocuğu programı bir tür sıçrama tahtası görevi görüyor hayatınızda. Sizce bunun nedeni neydi? Şöyle bir yorum var mesela Televizyon Çocuğu programı ile ilgili yorumlarda sizinle ilgili: “Programı açarken kamerayı öpen, pozitif enerjili güzel kız.” ☺

Evet. Sevgili hocam, üstat Sait Sökmen “gel” dedi. Geldim. Gaye ile geçirdiğimiz 10 yılda, artık vitesi 2’ye takmıştım. Bir hız almıştım ve yol almaya başladım. Kısacıktı saçlarım o zaman. O kadar kısa saçlı kadın model olmadığı için ve adımı da hemen öğrenmek kolay olmadığı için “kısa saçlı kız var ya, ha onu istiyoruz” diye çekimlere seçiliyordum. Çok güzel yıllardı. Bir taraftan hem dans edebildiğim, müzikle ve kıyafetle içiçe geçebildiğim manken ve modelliği yapıyordum, diğer tarafta da televizyon dünyası… Eğlence sektörünün tam anlamıyla içine girmiş oluyordum. Sait Sökmen, Bilge Tuğsuz, Uğurkan Erez gibi isimlerle çalışmak çok ama çok öğretici bir süreçti. O dönemdeki defilelerin koreografilerini öğrenebilmek için sadece güzel olmanız yetmiyordu. O koreografiyi bir günde öğrenecek ve ertesi gün kıyafetinle yapmayı becerecek kadar akıllı da olman gerekiyordu. Ve yarım dakikada tam bir kıyafeti giyecek kadar hızlı ve becerikli olman da. Televizyonda da bambaşka bir atmosfer ve disiplin var. Hayallere giderken karşına çıkan insanlar da çok önemli. Çünkü öyle yada böyle bir iz bırakacaklar. Televizyon çocuğu, üçüncü dönüm noktamdır Nusret Demir ve Sait Sökmen’den sonra. Okan Bayülgen ve Şafak Bakkalbaşıoğlu, döneminin önden giden kafalarıydı. Başka türlü bir düşünme şeklini sundular seyirciye. Bana sundukları alan, benden istedikleri ve beni sunumlarındaki ortak aklı ve radikalliği çok sevdim. Programın açılış sunumunu havuz kenarında çekmiştik mesela. Suya atlayıp suyun altından yapıyordum açılış sunumunu. Zorlanmadım uyum sağlamakta, enerjimi, farklı gelen hallerimi sevdiler. Seyirci de sevdi. Çok uyumlu bir ekip olduk ve uzun soluklu bir işe imza attık. Öğrenmeye bayılırım, akıllı insanlara hayranım, çabuk öğrenirim, soru sormaktan çekinmem, anlamazsam tekrar sorarım. Kocaman ekiplerle çıkarılan işlerin ortak sevgi ve saygısının gücüne inanırım. Ortaya çıkan enerjiyi ve emeği çok kıymetli buluyorum. o yüzden ben de elimden gelenin en iyisini yapmaya özen gösteririm.Seyircinin sevgisinin yan-ısıra, insanların seninle çalışmak istemesinde ekip ile ilişkin ve işine saygın da çok önemli. Hayatıma değen herkese teşekkür ediyorum.

-1997 yılında 66 bölüm süren Tatlı Kaçıklar. 1998 yılında 75 bölümlük Klass Magazin. 1999-2002 yılları arasında 412 bölüm süren Ayrılsak Da Beraberiz. Ki bu Sit-Com’un yerli üretim (Bir Kadın Bir Erkek Sit-Com dizisini düşünürsek; o bir uyarlamaydı mesela) olduğunu düşünürsek televizyon tarihimizin fenomenidir. 2000 yılında senaryosunu Atilla İlhan’ın yazdığı 13 bölümlük tv dizisi Baykuşlar Saltanatı . 2000 yılında 90 bölümlük Banvit Lezzet Show. 2002-2004 yılları arasında Yarım Elma dizisi. 2003 Patron Kim? mini dizisi. Her proje uzun soluklu ve televizyon tarihimiz adına çok iyi işler. Tesadüf denemeyecek kadar düzgün işler. Sizin bu projelerde yer almanız da tesadüf değil bence. Niye tercih edildiniz ve tüm bu işlerin sizde bıraktığı duygular ne oldu?

Öncelikle saydığınız tüm projeler adına teşekkür ediyorum güzel yorumunuz için. “Kariyerini seçtiğin değil reddettiğin işler de belirler.”. “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.” İlk sözü kimin söylediğini bilmiyorum ama duyduğumda çok hoşuma gitmişti. Çünkü gelen tekliflerin arasından hangisini yapmam gerektiğine karar vermek önemliydi. Şanslıydım. Hep bir proje biterken diğeri, alternatifleriyle geldi. Sunulan şartlar, işin şekli, parası, benim o dönemki kariyer planlamam, hangisini seçeceğimi belirliyordu. Ama bütün bunların yanında iç sesi. O ses var ya, o söylüyor ve o belirleyici oluyor, en azından bende. Eğlence sektöründe, isim ne kadar hafif ise de işin içerisi hayli ağır. Eğlendirmek de diğer her iş kadar zor. Riskleri, tehlikeleri, şartları… Büyük paraların olduğu, bir anda çok fazla alana sesini duyurabilen, şekillendirebilen, etkileyen… hem maddi hem manevi fedakarlıklarının, risklerinin olduğu bir sektör. Dolayısıyla işin tekniği değil seyri eğlence. Yaptığım işlerdeki performansın beğenilmesi, para kazandırıyor olmam, seyircinin sevmiş olması ve seyredilirlik oranı da diğer işlerin gelmesinin önünü açıyor oldu. İşin yapım tarafında olanlar, bu konuda hassastır. Para kazandıran kişiyi hemen görürler. Ve karar aşamasında ekip ile uyumu ve işbirliği ve çalışma kolaylığı da etkili oluyordur mutlaka. Yaptığım her iş, çalıştığım her insan olumlu yada olumsuz bir şeyler kattı hayatıma. Severek yapacağım işleri seçtim, yaparken de çok sevdim.

-Yukarıda sıraladığım işlere baktığımızda Türk televizyonlarının ulusal kanallarında çok güzel, kaliteli, nitelikli işlerinin yapıldığı (90’lı yıllara tekabül eden) bir dönem var. Ve bu dönemde yapılan projelerde siz varsınız. Bunlar sit-com, TV Show, dizi, yarışma programları, magazin… Bir daha böyle bir dönem yaşanmadı televizyonlarımızda. Bunu normal mi karşılamamız gerekiyor? Bir dönemdi olması gerektiği gibi oldu geçti bitti mi yoksa bizler çok çabuk kirleten, bozan, kötü tüketiciler miyiz? Geliştirerek ve üstüne artı değerler koyarak ilerlemiyoruz sanki. Katılır mısınız buna?

Her şey değişken . TV de öyle elbette. Ne tarafa doğru değişeceği, gelişeceği ise o sihirli kutunun başında elinde değneği ile bekleyen “güç”e bağlıdır. Bizden 100 yıl önce bu işin matematiğini çözmüş, tekniğini geliştirmiş, örnek olarak duran ülkeler var. Ne şekilde nasıl yatırım yapılacağı, bir projenin başarılı olması için gerekli asgari şartların ne olduğu, sendikalar ve meslek birliklerinin nasıl işlediği ve işbirliği yaptığı, senaristin, yönetmenin, müzisyenin, oyuncunun, yapımcının katkı ve haklarının sözleşmelerde nasıl yer aldığı ve korunduğu, yayınlayacak olanların ve o yayına reklam verecek olanların etkisi, durduğu ve hatta durması gereken yer , kamera arkasının emek haklarının nasıl korunduğu, stüdyolardaki teknik donanımın nasıl olması gerektiği gibi en temel soruların hepsi cevaplanmış. Bütün bunların olması ve oturması için de çok fazla badire atlatılmış. 100 yıl geride olmanın avantajı, bu badireleri atlatmış örneklerinden ders alıp yolunu kısaltabilecek olmak. Başlangıçta örneklerine bakarak ilerlenmiş. Biz o döneme denk gelmiş şanslı insanlarız. Sonrasında ne olduysa, ekonomik krizlerle beraber, yapımcı,yayıncı ve reklam verenler kaliteyi ikinci plana atarak, projenin bütçesini kısmak ve alınan reklama göre diziyi uzatmak gibi bir “dahiyane” fikirle, çöküşü başlatmış oldular. Binlerce insanın çalıştığı kocaman bir sektör bu. Bir anda batıp bir anda kocaman kazanabileceğin bir sektör. Riskleri kadar kazançları da değişken. Tüm çalışanlarının hakkını verdiğinde, çalışma şartlarını olması gereken standarta çektiğinde 10 liraya yapılacak işi 1 liraya yapmaya çalışarak dünya çapında işler beklemek ne kadar gerçekçi ve sektöre yarar bir tavırdır bilemem. Ben bir faydasını görmediğim gibi sektör şu an bu yanlışın cezasını her gün milyonlarca dolar kaybederek ödüyor. Dilerim bir an önce ilgili sendika ve meslek birlikleri ile olması gereken teknik ortaklığı kurarlar da sektör daha fazla zarar etmekten kurtulur. Çalışanından ve üreteninden keserek ve onları mağdur ederek sadece kendi cebine girecek bin liraların hesabını yaparak sektörü genişletemez, cebine gireni büyütemezsin. Herkesin hakkını verip, çalışma alanını olması gerektiği gibi yapıp, kaliteyi yükselterek, proje çeşitliliğini çoğaltarak milyonların akmasını sağlayabilirsin. Herkesin kendi kanalını açabildiği şu günlerde, tv dünyasının bir an önce işbirliği yapması lazım. Ya da benim hiç bilmediğim bir hesap var ve ben görmüyorum. Ama son 10 yılda gördüğüm kadarıyla şartlar daha ağır. Birilerinin hatayı kabul edip işbirliği çağrısı yapması lazım. Arabulucular ve hukukçular bu yüzden var.

-Netflix çıktı biliyorsunuz. Sinema sektörü ve dizi sektörü bu tür platformlar üzerinden ivme kazanmaya başladı. Avrupa ve Amerika’da çok iyi 20 dakikalık dram veya sit-com diziler var. İngiltere’de Phoebe Waller Bridge 33 yaşında Fleabeg gibi bir dizi yaptı ve dünyaca ünlü fenomen oldu. Biz de ise televizyon hep “Aptal Kutusu” denilerek küçümsendi. Yine geç kaldığımız, ‘iyi yapılan işler anlamında’ olanı da geliştiremediğimiz yerli manzaraya şöyle bir baktığınızda yine de iyi işler yapmaya tekrar başlayabiliriz diyebilir misiniz? Televizyonculukta dünyayı yakalayabilme şansımız ne?

Televizyon bir kutudur. Onun içine koyduğun şey ise koyanın zeka, akıl ve aptallığını gösterir. Seyirciyi, önüne sunulan aptallıklardan birini seçiyor diye günah keçisi yapamazsın.Yaptığın her aptallığı bir seyreden var diye de kendini akıllı sayamazsın. Seyirciye ve dolayısıyla kendine saygı gösteren yapımlar ve yapımcılar her zaman olacak ve tv olmasa da başka mecralar bulacak. Eğlence sektörü, insanlara hoş vakit geçirtmek için var. Kimse seyrederken profesör olmayı beklemiyor zaten. Hayatın her alanından bir parça yansıma sunmak. Ordan gördüğün de sen oluyorsun. Bugün, büyük bir seyirci kitlesini kaybetti tv. Gerek teknolojik yeniliklerden dolayı, gerek yayın kalite ve politikasındaki özensizlik sebebiyle.Ya dönüşecekler ya da bitecekler. Şu an yayın programı, içerik ve şartlara bakılırsa hepsinin zararda olmaktan başka bir durumu yok. 2 ile 1’i toplayıp 5 yapamazsınız. Olumsuz anlaşılabilir söylediğim ama değil. Şu anki durumun tablosudur bu. Tablo olumsuz. Ama toparlayabileceğimize dair elbette her zaman umudum var. Çünkü çok güzel hikayeler, yetenekler ve güzellikler var. Çok çok daha iyisini yapabilecek akıl, zeka, yetenek ve güce sahibiz. Özür dilemeyi öğrenmemiz lazım. Hem de en kısa sürede.

-Televizyon ile ilgili önümüzdeki yeni dönemde yeni projeler var mı? Tekrar televizyonda görebilecek miyiz sizi? Şöyle de sormak isterim bu soruyu: İyi işler, sağlam senaryolar gelirse tabii neden olmasın der misiniz? Yoksa sandığımız gibi sadece iyi işler ve sağlam senaryolar artık yeterli değil mi?

Proje hep var. Projenin ne zaman, nereye, nasıl olacağını ise o günkü şartlar ve gelişmeler belirliyor artık. Haftalık 2 saatlik hiçbir projenin iyi bir iş olacağını sanmıyorum. Tüm çalışanlarının hiç uyumadan, o haftaki bölümü yetiştirmek için sefil olmasını istemem. Önden hazırlığını yapabileceğim, en az 3 bölümü yedekte tutacağımız, günde 10-12 saat çalışacağım, haftada en az 2 gün dinleneceğim, senaryosunu mümkünse çekime girmeden 3 gün önce alacağım, zaten olması gerekenlerin lütuf olarak sunulmayacağı, bir karavana 10 kişi tıkıştırılmayacağım, beklediğim süreçte sakince oturup dinlenebileceğim, kışın ısınacağım, yazın serinleyeceğim, tuvaletin temiz olduğu, yemeğin lezzetli olduğu, herkesin ödemesini gecikmeden aldığı, tüm ekibe saygılı ve korumayı bilen bir yapımcı, güzel bir proje sunarsa elbette çalışırım. Gördüğünüz gibi isteklerim gayet haklı ve çok insani. Ama cümleleri uzun olduğu için, genelde hak isteyen gürültü yapıyormuş gibi geliyor. Ne garip di mi?

-Sosyal medyayı da anlamadan, dinlemeden çok hızlı kullanarak, çabucak kirlettik. Fakat siz çok iyi ve pozitif bir şekilde kullanıyorsunuz ve buradan pek çok kişiye ulaşıyorsunuz. Sosyal ağlardaki iletişim ile ilgili düşünceleriniz neler? Kollektif bilinci ne derece oluşturabildik bu ağlarda?

Ben de bozarak öğrendim. Öğrenmiş de değilim gerçi anlamaya çalışıyorum diyelim. Elinde telefonla yaşayan insanları görünce, hiç bilmediğimi bile düşünüyorum. Facebook’u ilk, oyun oynamak için açtım. Hiç bulaşma niyetim yoktu o yüzden takma isimle açtım. Sadece oyun oynuyordum. Dizi işlerine ara vermeye karar verdiğim süreçti. Sendika işleri arasında ordan oraya koştururken en büyük eğlencem olmuştu sanal çiftlik ekip biçmek. Superonline ilk çıktığı zaman bir site yapmıştım. Hatta dergi de çıkarıyordum Neysen O diye. Melike Birgölge o zaman röportaj yapan isimlerdendi mesela. Eğlenceli idi. Sonra tekrar bulaşmak istemedim ama oyun kısmını görünce atladım elbette. Twitter çıktığında coştum. Oraya görüşünü yazmanın marifet olduğu gazına ben de gelmiştim. Ama hiçbir zaman herhangi bir isme hakaret etmedim. Eğer bir eleştirim varsa duruma dairdi tepkim, makama idi eleştirim. Yine o gazla iyi niyetli olduğunu düşündüğüm her çağrıya destek oldum, ben de yazdım iki kelam… Gezi Parkı sürecinde çok başka bir yeri oldu twitlerin. Bambaşka. Sonra birden, herkesin istediğine istediği gibi salladığı, her düşüncenin saygısızca hakaretle yargılandığı bir şekle dönüştü. Sayfam hacklendi, telefonum paylaşıldı. Zor bir süreçti. Mağdurun zalime, suçlunun güçlüye dönüştüğünü gördüm. İyi niyetle yazdığınız bir yazının nasıl aleyhinize ve kötüye dönüştürüldüğünü gördüm. “Ne demek barış?” diye saldırıldığını gördüm. Değer verdiğim bir görüşün, şuursuz ve önyargılarla nasıl cahilce bambaşka yerlere çekildiğini gördüm. Bu linçten tuhaf bir keyif yaşandığını hissettim, rahatsız oldum. Bazı şeyleri tartışmanın, değerinden götürdüğünü hissettim ve gerek de olmadığını anladım. Başkasının değersiz bulması, sizin verdiğiniz değeri eksiltmiyor. Çok fazla kullanmıyorum artık. Hiçbir yere varmayacağına inandığım tartışmalara girmemeyi tercih ediyorum. Sevdiğim şeyleri, önem verdiğim konu başlıklarını veya takip edilmesini istediğim tavsiyelerimi paylaşıyorum. Yeni bir sayfa açtım ama bir şeyleri duyurmak yada paylaşmazsam çatlayacağım şeyleri yazıyorum. Büyümesini istediğim enerjileri paylaşıyorum. Instagram keyifli. O daha yumuşak bir ortam. Bu mecra da çok değişken. Uyandığımız andan uyuyana kadar selfilerle yaşadığımız dönemi de atlatacağımıza inanıyorum. Kendini paylaşmanın farklı bir yoluydu, herkes kendine göre bir hevesle yaşıyor. Bakalım nereye evrilecek.

—2018 yılında tiyatroya döndünüz. Romantizma oyunu ile. Tiyatroya 1990 yılında animatörlükle merhaba diyorsunuz sonrasında hayat başka yönlere yönlendiriyor konuştuğumuz gibi. Tiyatro teklifi gelince ne hissettiniz? Onca gidilen yoldan sonra tekrar tiyatro ile buluşmak sosyal hesaplarınızdaki paylaşımlarınıza baktığımızda da size çok iyi gelmiş gibi gözüküyor.

2015 yılında İstanbul Jest Tiyatrosu ile oynadığım Aşk Terapisi uzun aradan sonra oynadığım ilk tiyatro oyunu. Teklif geldiğinde çok mutlu oldum çünkü artık sendika ve meslek birliği işlerini hafifletmiştim, tekrar çalışmaya başlamaya hazırdım ve işimi çooooook özlemiştim. Televizyona henüz bir şey yapma isteğim olmadığı için de tiyatro çok iyi geldi. Çok da güzel turneler yaptık. İkinci senesinde, diğer oyuncuların dizi ve sinema projeleri nedeni ile devam edemedik. Ama ben başlamış oldum tekrar. Romantizma, sevgili Murat Dişli’nin teklifi. Oyunu sevince Gergedan Yapım Cengiz Şahin ile anlaştık. Oktay Şenol ile güzel bir çalışma yürüttük. Gökçe Özyol ile yeni tanışıyor olmamıza rağmen olağanüstü bir uyum yakaladık. Birlikte oynaması çok keyifli bir oyuncu. Gerçekten dolu dolu bir sezon geçirdik. Hem Gergedan ekibine hem gelen tüm seyircilere çok teşekkür ediyorum. Hasret gidermek iyi geldi. Cengiz bir gün oyundan sonra “senin sahneden inmemen lazım” dedi. İnşallah. O kadar seviyorum ki oynamayı. İnsanları eğlendirmek, benimle oldukları o 2 saatte başka bir alemde yaşatmak hoşuma gidiyor. Oyun sonrası gözleri gülerek gelip sarılıyorlar ya… Nasıl özel ve güzel. Çok özlemişim. Hep güzel projelerle sahnede olayım inşallah.

-Oyuncu Telif Birliği Denetleme Kurulu Başkanı’sınız. Faaliyetlerinizden bahseder misiniz? Gündeminizde neler var ve bundan sonraki süreçlerde neler yapacaksınız? Ülkemizde telif konusu hala büyük bir yara. Emeğin maddi karşılığı olmaz diyenler var ama emeğin karşılığı tam tersi ilk önce maddi olmalı öyle değil mi bir değerinin olması için?

“Emeğin maddi karşılığı olmaz” diyen, emekçinin hakkını gasp ediyor demektir. Düşünülmeden kurulmuş bir cümle ve hiçbir şeye hizmet etmiyor. Yediğiniz ekmekten, gece üstünüze örttüğünüz yorgana kadar her şeyde emek var ve her emeğin bir karşılığı vardır ve olmalıdır da. Her mesleğin kendine has özellikleri var. Bu özellikler de çalışma şartlarını belirler. Oyuncular da müzisyenler gibi icracı sanatçılardır ve telif hakları var. Bugün müzik dünyası telif alırken televizyon dünyasının neden bundan mahrum edildiğini ve göz göre göre teliflerinin neden ödenmediğini anlamak mümkün değil. Telif ödenmiyor, emek karşılığı ödenmiyor. Üreticinin mağdur olduğu bu sektörde, sadece başrol, yatırımcı , kanal ve yapımcı bazlı düşünmek sektörün en büyük hatasıdır. Sadece işverenin kazandığı ve de bundan kazançlı çıktığı bir iş örneği yoktur. Eğlence sektöründe paradan kısamayacağın zorunlu harcamaların var. Bunlar olmadan sağlayacağın başarı kısa vadeli ve çökmeye mahkum. Telif hakkımızın diğer ülkelerde var sayılıp ödenmesi, kendi ülkemizde ise verilmemesi için sürekli oyunbazlık edilmesi çok acıklı. Çünkü bu kısa günün karı kimseyi kurtarmamakta.Telif Birliklerine verilmesi gereken bütçe verilmediği gibi, bunun yerine yıllık ödenen gider masrafları “gereksiz” bulunduğu için kesildi. Telif toplayamayan telif birlikleri, ellerinden paraları da alınarak kendi haline bırakılmış durumda. Çok acil olarak bütün ilgili birimlerin arabulucu ve hukukçularla teknik ortak paydada işbirliği yapması gerekiyor.

-Son zamanlarda neler yapıyorsunuz?

Çiçeği burnunda yeni mezun yönetmen olmasına rağmen, çok güzel kısa filmlere imza atan sevgili Hatice Aşkın’ın “App” isimli kısa filminde oynadım. Senaryosu ile dünya prömiyerini Bosna Hersek’te Sarajevo Film Festival’de yapmaya hak kazanmıştı. Ağustosta gösterime girecek. Heyecanlıyız.Dilerim istenileni vermişimdir.Çok güzel bir ekip vardı. Herkesin emeğine sağlık. Onun yanısıra Change.org’ta bir kampanya başlattım “Çocuk istismarına son” başlıklı. 1 milyon imza toplandığında, gönüllü avukatlarla meclise götüreceğiz ve konunun takipçisi olacağız. Çok hassas bir konu ve bu konuda öne sürülen hiçbir mazeret çocuklarımızdan daha kıymetli olamaz. Bu konuda sevgili öğretmenimiz Saadet Özkan Efe ile de bağlantıya geçtim. Onların yürüttüğü sivil toplum örgütü UCİM ile de bu süreçte dirsek temaslı ilerleyeceğiz. Bunların yanısıra 2014’ten beri devam Otizm gönüllüsü çalışmam, İstanbul Otizm Gönüllüleri Derneği destekçisi olarak devam ediyor.

İmza kampanyası için tıklayın.
www.ucim.org.tr
Instagram: /ucimorgtr