Okuma süresi: 4 dakika

8 Mart 1857, ABD’nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları ve eşit işe eşit ücret istemiyle bir tekstil fabrikasında başlattığı mücadelenin ve bu mücadele sonucunda polisin işçilere saldırarak çoğu kadın 129 işçinin hayatını kaybetmesinin anısına, dünyanın her yerinde ve ülkemizde daha yaşanılabilir bir dünya için kadınların hak arama mücadelesinin günüdür.

8 Mart, kadınların ezilmişliğinin kaynağını biyolojiye dayandırarak meşrulaştıran ve kadın bedenini eril iktidarın keyfiyetine sunan düşüncelerin karşısında durma günüdür.

8 Mart, modern söylemin eşitlik ülkülerine rağmen modernitenin açmazlarından biri olarak kadın bedeninin, anatomik kaderiyle doğallaştırılmaya devam edilmesiyle mücadele günüdür.

8 Mart, eril iktidar ve söylemlerle kurulan modern devlet aygıtlarının cinsiyetçi duruşlarıyla, özel ve kamusal alanda yeni kavramlarla kadını tahakküm altında tutmasına baş kaldırma günüdür.

8 Mart, kadın ve erkeği eşit görmeyen; kadının kimliğini reddeden; eril, iktidarını her gün yeniden üretmek için kurguladığı aile içine hapseden; kürtaj yasağı, çocuk doğurma baskısı altında bırakan; ırkçı, gerici, piyasacı politikalarla eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel haklarımıza ulaşmamızın önüne geçen siyasi politikalara karşı tavır alma günüdür.

8 Mart 1957 Kadınlar Günü

Geçmişten günümüze, kadın-erkek dualizminin kullanılış içeriğine bakıldığında, ayrımın sınıflandırma niteliği yerine bir değer ifadesi olarak kullanıldığını görürüz. Erkeklik, üstün ve değerli sayılan şeylerin tamamıyla eşit tutulmasına karşın kadınsı özellikler akıl dışı, erkeklikten aşağı düşünülmüştür. Rasyonalite, kadınlığın aşılması olarak kavramsallaşmış “Rasyonel Akıl Sahibi Erkek Tarihi” diye bir şey yaratmıştır.

Rasyonel bilgi, kendini doğaya karşı tanımlayan Batı kültüründe, doğanın aşılması, dönüştürülmesi ve kontrol altına alınması olarak anlaşılmıştır. Akıl, akıl dışı olan şeylerin yerine geçmiştir. Aklın dışında kalan şeyler hep kadına ait olmuş, erkek düşüncenin açık ve kesin yönüne karşılık görülürken kadın, muğlâk yönüne karşılık görülmüştür.

17. yüzyıl sonrası modern toplumda aklın eril tasarımı, topluma “aklın” cinsiyetinin erkek olduğunu dayatmıştır. Bu dönemle birlikte iktidarlar ve ataerkil toplum sürekli kadın bedenini disipline etmeye çalışmıştır. “Erkek Bedeninin Özgürleşmesi” kavramına hiç rastlamamışızdır bu nedenle. Çünkü erkeklerin bedenlerini disipline etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü “mahrem” üzerinden bedeni ve bununla birlikte zihni ehlileştirme kadınlar için gereklidir. Çünkü kadın tahrik olmaz, bedeniyle tahrik eder. Hatta bazen kahkahasıyla tahrik eder, bazen hafif saç savurmasıyla, hatta ve hatta bazen başörtüsüyle bile tahrik eder. Hatta Âdem’in yediği elma kadından sorulur.

Oysa bu kadar aşağı çekilen, sınırlanmaya kalkışılan kadın bedeni, geçmişten günümüze birçok alanda ilham kaynağı olmuştur. Mesela, Avusturya doğumlu mimar ve sahne tasarımcısı, tutkusu sonsuz mekân olan Kiesler, 1925’lerde “Tohum Hücresi” adını verdiği duvar, döşeme, tavan farkını ortadan kaldıran, eğrisel yüzeylerden oluşan “Sonsuz Evi“ni tasarlamıştır. Yaşamının sonuna doğru yayımladığı bir kitabında;

Bugüne kadar, mimarlık erkeksiydi. Şimdi artık kadın bedeni gibi sonsuz bir süreklilikle, kadınsı bir mimarlık başlıyor” cümleleriyle kadın bedeninin sonsuzluğuna vurgu yapmıştır. Buradaki sonsuzluk kavramı kadın bedeninin doğurganlığından kaynaklı olabilir. Zira bazı kaynaklarda yapı hamile ve kalçası geniş bir kadın figürüne benzetilmiştir.

Yeri gelmişken değinmek isterim. Doğurganlık, kadın bedenine verilen bir mucize olmasıyla birlikte bu özelliğini kendi isteğiyle özgür olarak, bedeni üstünde eril toplumun baskısı olmadan kullanabilmesi önem taşımaktadır.

Emma Goldman 33

Hayatını özgürleşme mücadelesiyle geçiren bir kadından bahsedebiliriz sanıyorum bu noktada; Emma Goldman. “Doğum Kontrolü” konusu üzerine çalışan ve bu konuda çeşitli seminerler vererek kadınların uyanışını sağlar ve doğurganlıkla ilgili düşüncelerini “Hayatımı Yaşarken” adlı kitabında şu cümlelerle ifade eder:

…Kadınlar dertten, ağır işlerden, sık çocuk doğurmaktan başlarını alamıyorlardı.

Özellikle doğum kontrolü konferansımda birçok kadının bulunması büyük önem taşıyordu. Önceleri kadınlar böyle konuları değil toplum önünde kendi aralarında bile konuşmaya cesaret edemezlerdi. Şimdi ise toplantılarda kalkıp ev içi köleliği, hizmetçi ve çocuk bakıcısı rollerini sorgularken nefretle haykırıyorlardı. Bana en büyük cesareti veren kadınların bu olağanüstü haykırışlarıydı.

Doğurganlığın sınırlandırılması… toplumsal mücadelenin yalnızca bir yanını oluşturuyordu.

Goldman’ın diğer kitaplarına göz attığımızda ise aslında kadın bedeninin mucizelerini değil bu mucizelerin baskıyla kullandırılmasını reddettiğini şu ifadelerinden anlayabiliriz:

…kadınlar kendi kurtuluşlarının altına imzalarını attıklarında, kadının ilk bağımsızlık bildirgesinin, cebinde ne kadar para olduğuna bakarak değil, kalbi ve zihnine duyduğu hayranlıkla bir erkeği sevmek olduğuna inanıyorum. Kadının ikinci bağımsızlık bildirgesi de dış dünyayı araya sokmadan kendi hakkına sahip çıkması olacaktır. Üçüncü ve en önemli bildirgeyse, mutlak bir hak olan özgürce annelik hakkının tanınmasıdır.

Her aşk ilişkisi doğası gereği mutlak anlamda şahsi bir ilişki olmak durumundadır. O aşka ne devlet, ne din, ne ahlak, ne de başka insanlar karışabilir. Ne yazık ki gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. İnsanın en mahrem ilişkisi, yasaklarla, düzenlemelerle ve baskılarla denetim altına alınmaya çalışılıyor. Oysa bu dışsal faktörlerin hepsi de aşka mutlak anlamda yabancı olgulardır.

Eril kavramlar olarak karşımıza çıkan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık, kamuda ve özelde yasal ve toplumsal eşitsizlikler temelli ekonomi ve siyasi anlayış, savaş politikalarının vs. en acı yansımalarını kadınlar üzerinde görüyoruz. Bunun için bir kez daha barış ve saygı diyerek mücadelemizin arkasında olmamız gerektiğini savunuyorum.

Türkiye’de ilk kadın sığınma evi 1916 yılında, ilk erkek sığınma evi 2013 yılında açılmıştır. Erkek sığınma evinin kontenjanı emin olmamakla birlikte sanıyorum 30. Kadın sığınma kontenjanı bunun kaç katı bilmiyorum. Ancak bir yerlere sığınmak zorunda kalmayacağımız kadınlar olmamızı, toplum olarak öyle kadınlar yetiştirmemizi diliyorum.

Son olarak,

Liseli bir kızımıza 1 sene tehditle tecavüz eden ve gülerek serbest kalan 8 şahsın Kadınlar Gününü Kutluyorum. Onları o şekilde serbest bırakan sistem senin de Emekçi Kadınlar Günün kutlu olsun. Bir babayı, kızına tecavüz edildiğini kanıtlamak için 50 bin imza toplamak zorunda bırakan sistem senin de Emekçi Kadınlar Günün kutlu olsun. Kadınlarımıza tecavüz ettikten sonra öldüren şahıslar sizin de kutlu olsun. Ve size “Babasını kamuoyuna mahçup etti indirimi, “Çantasında doğum kontrol hapı varmış” indirimi, “Cilve yaptı” indirimi, “Zaten bakire değildi” indirimi, “Kızın ruh sağlığı bozulmamış” indirimi, “Eski sevgili” indirimi, “Ama boşalmadım ki” indirimi verenlerin de Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Gerçekten bu toplumun kadınlarına çok emek verdiniz. Sağ olun, var olun!