Savaş, her zaman insanların yaşamaktan korktuğu olaylardan biri olmuştur. Bir tarafı yakıp yıktığı gibi diğer tarafı da faşist olarak gösterir. Yani bu durumda kazanan kimse olmaz. Ama illa bir etkilenenden bahsedeceksek bana göre çocuklar en çok etkilenen taraftır. Ve savaş konulu filmlerin içinde bir çocuk varsa beni her zaman daha fazla etkiler.

Bugün de Behmen Kubadi’nin en etkili filmlerinden biri olan ‘Kaplumbağalar da Uçar’ filmi ile ilgili konuşacağız. Behmen Kubadi, filmi 2004 yılında Amerika-Irak Savaşı bittikten 1 hafta sonra çekmiştir. Kendi film için şöyle bir yorumda bulunmuştur “Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum’’. Film Irak-Amerikan savaşının yıkıcı etkisi altındaki Türkiye-Irak hududuna, mülteci kamplarında yaşayan çocuklara odaklanmıştır. Yaşamlarını Amerikan askerlerinin araziye döşediği mayınları toplayıp satarak kazandıkları parayla idame ettiren, yaşı küçük yaptıkları kocaman olan bir grup çocuk yer alır filmde. Aslında hepsinin de yaptıkları işleri gereği vücutlarından bir parça gitmiştir neredeyse, tıpkı kendi hayatlarından bir şeylerin parçalanıp gitmesi gibi.

BEHMEN KUBADİ (1 Şubat 1969)

 İranlı Kürt film yönetmenidir. Eğitim alırken radyoda çalışan Kubadi bir süre sonra kendini amatör film yönetmenlerinin grubunda buldu ve bu gruba ayak uydurmak için kısa metrajlı filmler çekmeye başladı. Bu iş üzerine daha çok eğilmek isteyen Kubadi başkent Tahran’a sinema üzerine eğitim almak üzere yola çıktı.

Belli başlı filmlerde yardımcı yönetmenlik yapan Kubadi ilk başarısını 2000 yılında çektiği ‘Sarhoş Atlar Zamanı’ filmi ile yakaladı. Cannes Film Festivalinde ‘’Altın  Kamera Ödülü’’nü ve ‘’Genç Sinema Ödülü’’nü aldı. 2004 yılında çektiği ‘Kaplumbağalar da Uçar’ filmi ile Berlin Film Festivalinde ise ‘’  En İyi İstikbali Film ve Barış Film Ödülü’’ne layık görülmüştür.

Filmimiz 4 çocuk ve etraflarında “Uydu” lakaplı çocuğun arkadaşları ve onun için çalışan çocuklardan oluşuyor. Geri kalan 3 çocuk ise 12-13 yaşlarındaki Agrin, abisi Hengov ve 5-6 yaşlarındaki gözleri görmeyen Riga’dır. Aslında biz bu 3 çocuğun da kardeş olduklarını anlıyoruz ama durum öyle değil. Fakat buna değinmeden önce abi Hengov’un kardeşlerine bakmak için mayın toplaması sırasında iki kolunu da kaybettiğini öğreniyoruz. Aslında bu durum Hengov için engel değil. İki kolunu kaybetmesine rağmen ağzıyla mayın toplayıp onları satarak geri kalan iki kardeşine bakıyor. Henüz 13-14 yaşlarında olan biri için hayatın bu kadar önüne set koyması bu çocuklar için hiçbir şey değil. Çünkü onlar daha çocuk yaşlarda köylerine gelen düşmanlar tarafından anne ve babasının öldürülmelerini gözleriyle görmüş iki kardeştir. Henüz  Riga ortada yoktur. Nedeni ise aynı askerler evden kaçan Agrin’in peşinden koşup ona abisinin gözleri önünde tecavüz etmişlerdir. Bu yüzden filmin başından beri gözleri görmeyen Riga’ya neden istenmeyen “kardeş” yüklemesini yaptıklarını sonradan anlıyoruz. Hayat Agrin için kötü giderken bir de anne babasının katilinden olan çocuğuna bakması, onun durmadan uçurumun kenarına gelip saatlerce düşünmesine neden olur.

Böyle bir durumda olan bu çocuklar, savaşın başlayacağını Uydu’nun köye kurduğu TV sayesinde öğrenmeye çalışır. Aslında küçücük yaşına rağmen onlarca çocuğun geçimini sağlamasına yardımcı olur. Esasında Uydu bu duruma bile isteye girmemiştir. Savaşın getirdiği zorluklar Uydu’nun bir köyün lideri olmaya itmiştir belki.

Mayınları satmaya çalıştığı bir sahnede “Birleşmiş Milletler’e 3200 dinara satıyorsun bizden 20 dinara alıyorsun. Onların köpekleri bir şey bulduğu zaman bile yemek yiyorlar bu çocuklar ne yiyecek peki?” repliği her ortamda fırsatçılığın zaman, kişi, millet tanımadığını gösteriyor.

Agrin’in hayatından bu derece nefret ettiği ortamda, Riga’yı ve kendisini öldürme isteği durmadan bizlerin paramparça olmasına yetiyor. Belki de Uydu’ya, bir gölün içerisinde ne kadar kırmızı balık olduğunu değil de gölün ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışmak için sorular sorması bizlere filmin finaline hazırlayan sahnelerdi.

Olacak olan olayları önceden gören Hengov hem savaşın ne zaman başlayacağını hem de filmin finalini bilen tek kişidir. Riga’yı gölün derininde yanından ayırmadığı kaplumbağalar ile cansız bedenini rüyasında gören Hengov, ne yazık ki göle girince gördükleri ile rüyası arasında hiçbir fark yoktur. Agrin’in ise mavi plastik ayakkabılarını uçurumun kenarında bulması ve uzun boşluğa karşı “Agriiin” diye bağırması bizleri derinden kahretti. İzlerken yer yer insanlıktan utanıp yer yer faşizme lanetler okuduğum film oldu kendisi.

Savaş başladığı sırada üstlerinden Amerikan uçaklarının geçmesi ve onlara niyetlerini anlatan yazı, gerçek hayatta tüm dünyayı kandırdığı gibi oradaki masum insanları da kandırmaya yetiyor. Bu niyet yazısını yazımın sonuna koyarak biraz sessizlik ile baş başa kalmanızı istiyorum.

“Tüm adaletsizlikler, kazalar, yoksulluklar sona erecek. Sizin en iyi dostunuz biziz. Bu ülkeyi cennete çevireceğiz. Üzüntülerinizi sona erdirmek için buradayız. Dünyadaki en iyiler biziz.”