Hayat, ilk olarak önemsemediğimiz ama belki de sonrasında felaketlere yol açabilecek ufak hatalarla dolu. Umursamayız, ama ya o umursamadığımız can acıtıcı ve hayat boyu etkilenebileceğiniz bir olaysa? Bazı filmler vardır, sizi gülmekten yerlerde süründürür. Bazı filmler vardır, gözünüzdeki gözyaşını bitirir ve duygularınızı yerle bir eder. Farklı şeyler düşündüğünüz anda, aslında böyle düşünmenizin anlamsız olduğunu ve hâlâ kesik olup fark edilmeyen yaraların olduğunu görürsünüz.

Yılın güçlü filmlerinden biri olan “Manchester By The Sea” yani ülkemize uyarlanan adıyla “Yaşamın Kıyısında” vizyonda sinemaseverlerle buluştu. 2011 yapımı Margaret filminden bu yana görünmeyen Kenneth Lonergan’ın yönetmen koltuğuna oturduğu filmde Casey Affleck, Michelle Williams, Kyle Chandler ve Lucas Hedges başrolleri paylaşıyor.

Filmin genel konusu ise şöyle: Geçmişinde yaşadıklarından sonra yaşadığı kentten taşınan Lee Chandler, sıhhi tesisat, elektrik, kapıcılık gibi sıradan işler yaparak, tek göz bir evde uzun zamandır yalnız başına yaşayan bir adamdır. Doğup büyüdüğü ama uzun zamandır uğramadığı kentten bir gün acil bir telefon alır. Kalp hastası abisi hastaneye kaldırılmıştır ve durum ciddidir. Lee kafasında endişeler ve soru işaretleri ile yola koyulur. Hastanede alacağı haberle de birlikte hayatı da bir anda değişecektir.

Yazımda bazen spoiler olayına girebilirim, o yüzden filmi izledikten sonra okumaya başlamanızı öneririm.

Hatanın küçüğü büyüğü var mıdır? Acılarımızı hayat boyu taşıyabilir miyiz? Geçmişi arkada bırakıp, yeni bir hayata başlamak ne derece kolaydır ya da zordur? Mutluluk verici bir şeyler oluyorsa hâlâ bir umut var mıdır?

89.Oscar yarışına 6 dalda adaylıkla dâhil olan Manchester By The Sea, içinde güçlü bir dramayı taşıyor. Yerleşimi güzel yapılmış bir senaryomuz var. Hikâye aslında sıradan diyebileceğimiz her filmde olabilecek ve tanıdık olsa da, dil kullanımı burada öne çıkıyor. Yalın ve güçlü kullanılan dil filmi uçuruyor. Geçmişindeki hatasının ıstırabını çeken ve hayatla bağını koparmış bir adamın hikâyesine tanık oluyoruz. Ve ilk başta bu adama sinir oluyoruz, çünkü müşterisine, çevresindeki herkese karşı oldukça kaba tavırlar sergileyen bir adam var. Ama sonradan fark ediyoruz ki bu davranışların bir nedeni var. İşte oradan sonra her şeyi harmanlıyoruz aklımızda. Tam bu noktada, Lee’nin hikâyesini öğrendiğimizde; bizleri acı dolu yüzleşmeler ve hayatın her şekilde devam ettiği gerçeğini kabullenme bekliyor. Bu filmin kesinlikle ilk zirve noktası.

Lee’nin Patrick ile bağının yıllar öncesine dayandığını görüyoruz. Ama bu bağ, bir şekilde Lee’nin yaşadıklarından kaynaklı kopuyor. Aslında Lee herkesle bağını koparıyor. Patrick ile olan bağ, ikilinin birbirine uzaklığından dolayı ilk önce olamıyor. Ancak daha sonra ihtiyaçlar karşılarına çıkınca bağ kurulmaya başlıyor. Lee, aslında Patrick’e karşı korumacı ve yardımsever yanını kullanıyor ama geçmişindeki izleri hatırlayınca durma hissi karşısına çıkıyor. İzlerken bu bağın daha sağlam kurulmasını istiyoruz. Ama psikolojiler öne çıkınca bu bağ farklı bir tarafta duruyor ve travmalar öne çıkıyor. Ama bu ikili arasındaki diyaloglar ve sahneler güzel kurulmuş. Bu arada aralarındaki tekne atışması da dikkat çekiyor. İyi kurulan bu metafor, aslında bulunan çözüm sonrası çok da güzel işe yarıyor ve bu bağa da iyi bir yardımcı. Lee’in Randi ile arasındaki durum da çok önemli. Evliyken, çocuklarla ilgilenmeyen ve hasta ayağına yatan bir Randi var. Bir yandan da çocuklarını da eşini de çok seven bir Lee var. Bütün hataları Lee’ye ekleyen Randi’nin pişmanlığı ve eski günlere dönme isteği de ayrı bir mesele, düşündürüyor.

Casey Affleck’in başarılı bir performans çizdiği fikrine inancım sonsuz. Hakikaten o dramı kendi yaşarcasına oynuyor ve gözlerinizi ondan alamayacak cinsten izlettiriyor kendini. Ama bence filmin giriş sahnelerinde düşük olsa da, Manchester’a yola çıktıktan sonra daha artan bir performans var. Michelle Williams da yanına uyumlu bir eşlik. Bu ikilinin sahneleri biraz daha olsa izlenirmiş. Özellikle, o kadar zaman sonra Lee ve Randi’nin karşılaşıp birbirilerine geçmişi açtıkları duygu yüklü sahnede, büyüleyici bir perfomansa sahip ikili. Belki de filmin ikinci zirve sahnesi burası diyebiliriz. Lucas Hedges de ergen rolünde çok başarılı.

Filmin müzik konusundaki doyumu da orantılı hesaplanmış. Her yerde müziğin olmaması güzel, olması gereken yerde de olması, yükselmesi filmi güçlü kılıyor. Lesley Barber güzel müziklere imza atmış.

Hayatta bizi kıyılara sürükleyecek anlarımız olabilir. Ama hayatın içinde her zaman umut var. Manchester By The Sea’de de aslında bu umudu taşıyor içinde bir yerlerde. Bulması Lee’ye ve siz izleyenlere kalıyor. Lonergan izleyenlere güçlü bir senaryo, güzel kareler ve oyunculuklar vadediyor yeni yapımında. Babam ve Oğlum ile I, Daniel Blake’den sonra sanırım ilk defa sinema salonunda ağladığımı hissettim. Mendillerinizi hazırlayarak, izlemeyenin kalmaması dileğiyle…