Okuma süresi: 4 dakika

Ayrılmışlardı. İki yıl olacaktı birkaç saat sonra. Ayaklarının ucunda uzanan orman manzarasına bakıyordu epeydir.

“Şimdi koltuğunda otuyordur Gülşen,” diye gayri ihtiyari mırıldanırken aniden etrafına göz gezdirdi. Bakışları derin bir uykudan uyanmış gibi sersem sepelekti. Yeni evinde yeni karısıyla beraberdi. Yeni karısı, Selma, az önce evden çıkmıştı, gecikmeyeceğini mesaj atmıştı. Çıktığını bile hatırlamıyordu ki… 

Arkasına yaslandı. Soğumaya yüz tutmuş kahvesinin son yudumunu yuvarladıktan sonra o da evden çıktı. Sarısı kırmızısına karışan orman havasına ihtiyacı vardı. Şehir merkezine gitmek için yürümeyi tercih etti Ferit. Yaşadığı bölgeyle şehir merkezi nehirle ayrılıyordu. İki tarafı birleştiren köprüden geçmek istedi bugün. Gülşen’le boşanmalarının ikinci yıldönümünde bundan daha iyi bir “kutlama” düşünemiyordu. Yarasına tuz basmak istedi. Saatine baktı, bugünün tarihi ekranda yanıp söndü. Daha dört yıl var unutmaya dedi kendi kendine. Gülşen’in o gün verdiği formüle göre hesaplamıştı süreyi,

“Ayrılığın acısını unutmak için geçmesi gereken süre birlikte geçirilen sürenin yarısı kadarmış.”

O sabah durduk yere bunu söylemişti. Kasım ayının soğuk, keskin rüzgarı, karı kocanın ayaklarına, bacaklarına dolanıyordu. Arkası dönüktü ve acılı menemen yapıyordu Gülşen. Yazdan depoladığı domateslerle kışın hafta sonları menemen yapardı Gülşen. Acılı ve bol tereyağlı. Ferit için bu asla vazgeçemeyeceğini düşündüğü bir alışkanlıktı bu. Boşandıktan sonra ülke değiştirmiş, yeniden evlenmişti. Bu sayede üzerindeki yükleri attığını, kendini yenilediğine inanıyordu. Gülşen’den kalan iki şeyi unutamadığını kabul etmek zorunda kaldı. İlki ayrılık acısı unutma formülü ikincisi babasının cesedine bakarkenki gülümsemesi…

Köprünün başına gelmişti.  Menemenden kalanları ekmeğin köşesiyle sıyırırken,

“Ara tatilde Prag’a gidelim mi?” diye sormuştu bu sefer de… 

“Gidelim.” demişti Ferit ikiletmeden. Gülşen’in geceler boyu Prag’ın köprülerine yerleştirilen kamera görüntülerini neden gözünü kırpmadan izlediğinin cevabını bulduğunu düşünmüştü çünkü Ferit. Evin taksitleri bitmişti nihayet. Artık seyahat planları yapabilirlerdi elbette. Ağzında çevirmekte zorlandığı lokmayı yutmayı başardığında Gülşen’in elini tutmuş

“Gideriz tabii..” demişti bir kere daha. Beklediği sevinci görememişti sabık karısının yüzünde. Kırık, mütereddit bir gülümsemeyle yetinmek zorunda kalmıştı Ferit. 

“Babamı da götürsek olur mu?”

Bunu beklemiyordu Ferit. Bayramdan bayrama ziyaret ettikleri kayınpederinin bu gezide ne iş olacağını anlayamamıştı.

“İstiyorsan gelsin tabii ki,” dedi sadece.

“Sağ ol.” dedi Gülşen. Bakışları donuk, yüzü kıpırtısızdı.

“Annen ne yapacak peki?”

“Nurten kalacak onunla. Öyle anlaştık” 

Kayınvalidesi on beş, belki yirmi yıldır kapı dışarı çıkmıyordu. Hiç görmediği bir kayınbiraderi vardı Ferit’in. Adı geçince herkesin sus pus olduğu… Hakkında kendisine tek söylenen bir gün ansızın çekip gittiği ve bir daha ondan haber alınamadığıydı. Kayınvalidesi de oğlunun gittiği günden bu yana evden çıkmamıştı. “Peki babanla niye görüşmüyosunuz?” diye soracak olmuştu. 

“Bayramlarda Nurten’le elini öpmeye gidiyoruz ya işte,”  demişti cevap olarak. 

Nurten ve Gülşen erkek kardeşlerinin kaybolduğu günden sonra ayrı ev tutup birlikte yaşamaya başlamışlardı. Zaten Gülşen’le de bu sayede tanışmıştı. Dayısının dükkanına kiralıkları sormak için giren bu soluk, uzun boylu ve alto sesli kadına ilk gördüğü anda aşık olmuştu. Dayısı Gülşen’in babasını tanıyordu. İki evine ve bir dükkanına kiracı bulmuştu. Nişan merasimi sırasında dayı yeğen sigara içmek için balkona çıktıklarında Ferit’e doğru iyice sokulmuş, sigaranın dumanını halka halka yaparak üflerken 

“Ne kirli çıkıdır bunun babası bir bilsen yeğenim… Ama evlatlarına kuruş koklatmaz namussuz herif.”

“Bana ne dayı bunlardan. “

“Bir şey demedik be oğlum… Düştün bir varyemeze.”

Sigarasını bitirmeden ayağının altında ezmiş, alaycı gülüşünün ardından gelen balgamlı öksürüğünü tuta tuta içeri girmişti. Ferit dayısının  yaptığı bu dedikoduyu  ikisi ev borcu altında ezilirken çok sık düşünmüştü. 

Köprünün ortasına gelmişti bile… Toprak rengi akan nehre, nehrin iki yakasında alabildiğine uzanan meşe – gürgen ormanına baktı. Ayaklarının altındaki köprü kim bilir ne zaman yapılmıştı? Araştırmak için içinde heves bulamadı. Unutmazsa yeni karısı Selma’ya sorardı. Ne de olsa buralarda doğmuş büyümüştü. Dikkat ettiği tek bir şey vardı;  bu köprüden ne zaman geçerse geçsin üzerinde hiç dilenci görmemişti. Prag’daki o köprüde ise her daim dilenciler vardı. Yarı secde konumunda kollarını uzatarak, hiç hareketsiz saatler boyu öyle çıt çıkarmadan duruyorlardı. Bir haftalık tatilleri boyunca her gün sabah ve akşam otele dönerken o köprüden geçtikleri için yeterince gözlemlediğine kaniydi. Kayınpederi ikinci defa geçerken acı çeken İsa ve Meryem heykellerine tiksinti ve küçümsemeyle bakmış,

“İçim kıyılıyor bu gavur taşlara bakarken,” dediğinde Ferit gülmesini saklamak için başını çamur gibi akan nehre çevirmişti. Gülşen’se hiç umursamamış, duvar diplerinde dilenenleri pür dikkat incelemeye devam etmişti. Öteki yakaya geçtiklerinde Ferit’e ve babasına dönüp,

“Yarın tekrar gelelim buraya.” demişti. Babasının la havlelerini duymazdan gelmişti. 

Ne olduysa ertesi gün olmuştu zaten…

Şehir, aslında kasaba demek daha uygundu, merkezine gelmişti. İnsanlar sessiz, mesafeli ve güler yüzlüydüler. Meydandaki küçük fırından yayılan taze kurabiye kokusuna dayanamadı Ferit. İki tane damla çikolatalı “cookie” ve vanilyalı kahve aldı. Yorulmuştu. Uzaktan gözüne kestirdiği bankı kimse kapmasın diye acele ederken ayağı kaldırım taşının arasına takıldı. Dengesini korumak kahvesinin yarısının dökülmesine mal olmuştu. Banka oturduğunda sırtı buz kesmiş, nefesi düzene girmemişti hâlâ. Kayınpederinin taşa çarpan kafasının sesi yankılanıyordu içinde. Bedeni bilincinden daha hızlı tepki vermişti. 

Gülşen en önde, babası onun arkasında, kendisi en geride yürüyorlardı o köprünün üzerinde gene… Kayınpederi elindeki şekerleme dolu poşetten çıkardığı drajeleri üçer beşer ağzına atıp köprü çilesinin dolmasını bekliyordu Ferit gibi. Prag’ta en sevdiği şey bu şekerlemelerdi. Ne damadı ne de kızı şekerin zıplayacak diye çemkiriyordu. Gülşen arayı iyice açmıştı. Omuzları düşüktü. Ertesi gün döneceklerdi. Umudunu kaybetmek üzere olduğunu Nurten hariç kimse bilmiyordu. Ferit nehirin kıyısındaki teknelerden yükselen müziği ve ölçülü kahkahaları duymuş, aşağıya bakıyordu. Tam o anda durgun suya düşen yusyuvarlak kocaman bir taşın çıkarabileceği o sesi duydu herkes. Başını arkaya çevirdi. Kayınpederi boylu boyunca yerde yatıyordu. Kulağından kan sızıyordu. Yanı başında ise bir dilenci vardı. Gülşen de Ferit de koşarak gelmişlerdi adamın başına. Dilenci her ikisine de bakıp Türkçe,

“Kazaydı… Vallahi kazaydı… Koluma takılıp düştü…” demişti.

Ferit bir an kendini nefret ettiği sanat filmlerinden birinin setindeymiş gibi hissetti. Gülşen babasından önce dilenciyle ilgilenmişti. Adamı çenesinden tutup yüzüne yarı zorla bakmıştı. Masmaviydi gözleri. Ferit, Gülşen’in yüzünde o güne kadar görmediği kadar güzel, içten, tertemiz bir gülümseme gördü. Gördükleri karşısında kanı donmuştu. Onları orada öylece bırakıp İstanbul’a döndü. Gülşen’le tek kelime konuşmadan boşanma davası açtı ve tek celsede boşandılar. 

Bankta oturuyordu hâlâ. Ceketinin cebindeki telefon mesaj bildirimi yüzünden titredi. Selma’dır diyerek bıkkınlıkla ekrana baktı. Bilmediği bir numaraydı.

“Köprüdeki o adam benim kardeşimdi. Maviş Ümit’imdi.” yazıyordu.

Ferit mesajı hemen silmeyi düşündü ilkin ama vazgeçti…