Geçtiğimiz günlerde disiplinler ötesi sanatçı Melike’nin iç dünyasına yolculuk yaptığımız bir atölye turu gerçekleştirdik. Sanatsal pratik olarak yoğunlukla soyut resim, sketch ve video film üzerine yoğunlaşan sanatçının çalışmalarına, o çalışmalara iten şeylere ve kendini aktarım yöntemlerine dair içten bir söyleşi de beraberinde geldi.

Foto: Neriman Arslan

“Düşmek, Düşmenin Bir An Öncesi…”

İstersen öncelikle seni ve yolunu tanıyalım. Disiplinler ötesi bir sanatçı olarak sanatla yolculuğun nasıldı? Bu alanlarla ilk temas ve ardından tanıma süreci nasıl gerçekleşti? Sanatı nerelerden hayatına aldın?

Aslen resimle başladım liseden itibaren. İzmir Anadolu Güzel sanatlar lisesi, Resim Bölümüne girişimle başladı. Lisedeyken disiplinler ötesi alanda projeler geliştirmeye başlamıştım ama o yıllarda özellikle bu alanda bir lisans bölümü henüz yoktu. İstanbul’a geldim ve Marmara Üniversitesi Resim Bölümünde eğitimime devam ettim. Üniversitenin ikinci yılında Studio Oyuncuları’nda tiyatro ve sanat eğitimine başladım. Bu arada Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Birleşik Sanatlar başlığı altında bir bölüm kuruldu. Ben de yüksek lisansa Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Bölümü’nde devam ettim. Böylelikle oyunculuk ve resim birbirinde bağımsız devam ederken çeşitli performans videoları ve video filmler yaptım.  Dolayısıyla performatif olanla görsel, plastik olan arasında sürekli gidip gelen bir ilişki oldu.

Sen bireysel bir icraat olan resimle ve aynı zamanda kalabalık bir icraat olan tiyatroyla ilgileniyorsun. Farklı görünseler bile içinde bir arada bulunmaları seni bir şekilde besliyor anladığım kadarıyla. Bu besleme durumunun öz sebebi, kaynağı nedir?

İkisinde de “psikosomatik” bir süreç olmasında saklı bence. Sahnede sevdiğim şeyi resimde de seviyorum. Resimde, insan dünyasına dair olan şeyleri koymaktan hep kaçındım. Daha çok belki çağrışımları ifade etmek gibi; hafızayı ve yine şimdiki zamanı, zamanın birbiriyle analizini yapmaya çalışmak gibi hep tuvalin başında geçirdiğim vakit. Bunun elemanı kimi zaman renkler oluyor, kimi zaman kolaj malzeme, kimi zaman da çizgi sadece biçimin kendisi oluyor ve kimi zaman hepsi birden oluyor. Aynı zamanda mesela bu yıl yaptığım video film çalışmalarında insan dünyasından kaçamıyorum çünkü gerçek mekan, insan çekiyorum ama orada da bütün mekanın ve anın içindeki, an be an olan sesleri ve görüntüleri birbirleriyle yer değiştirerek aslında tekinsiz bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum. Çünkü bu benim gün içinde yaşadığımın bir ruh hali, bu tekinsizlik. Hafızanın ve o anda gelen çağrışımların bende yarattığı kaotik süreç; onları yanılsama olarak ya da gerçeklik olarak sürekli yeniden kurmaya çalışma çabası… Sahnede de bu benzer süreç devam ediyor çünkü orada da ben varım: aktör olarak varım, aynı zamanda Melike olarak varım. Özellikle, şimdiki zamanda performatif oyunculuk yönteminde önemli bir şey edindim: sahnede olan “oyun”a oyuncunun kendini teslim etmesi, “oyun”u gerçekleştirmesi. İllüzyon olan ne? Gerçek olan ne? Bunlar arasında sürekli gidip gelme, sürekli bir ölüm dirim meselesi… Yani hayat yolunda yürürken -ki o akıbetsiz bir yol- o yolda sürekli yaşanan, ölüm dirim meselesi.

Her birimizin kendini dillendirmek için seçtiği yollar var. Kimi zaman benzer duygular ya da durumlar içinde hissetsek bile, herkesin kendi yarattığı küçük bir fanusu ve orada kendine ait bir atmosferi var. Senin de çalışmalarına baktığımız zaman aralara derelere gizlenmiş bir Melike vardır mutlaka. Zaten sanatınla bir anlatım yolu yaratıyorsun ama bunu daha sözel ve doğrudan ifade edecek olursan, senin iç dünyandaki bu atmosferi nasıl betimlersin?

En temelde bu aslında denge arayışı. Yaptığım sporla da alakalı, yani slackline, ip üstünde dengede durmaya, yürümeye çalışmak. Düşmek, düşmenin bir an öncesi… Her zaman bir tekinsizlik hissi: düşmeye yakın, her zaman bir sınıra yakın. Sahnede de tuval başında da en sevdiğim şey tam bu geçişler. Büyük tuvallerin içindeki o detaylar. Hep bir gerçeklik ve yanılsamanın sınırında olmak, arasında olmak. Arada durabilmek, ikisini de görebilmek diye tanımlayabilirim.

Foto: Neriman Arslan
Kendini aktarım sürecin nasıl gelişti, şu an nasıl bir yerde?

Önceden bir süre malzemeyi çok fazla kullandım tuval üzerinde. Sonra renklerle çok vakit geçirdim. Ve şimdi biçim üzerine giderken de ne geride kalıyor, ne öne çıkıyor, yeni olan ne… Bu süreç hep deneysel kalıyor. Bir kere her zaman beden aktif, bütün çalışmalarımda her zaman deneysel ve performatif bir süreç var. Beni oyunculuğa yönelten de bu itkiydi.

Sence neden şu anda bulunduğun yerde bulunuyorsun? Gerek soyut, gerek gündelik, neden şu an olduğun yere konumlandın?

Ben sadece resim yapmıyorum, sadece oyunculuk yapmıyorum, pek çok iş yapıyorum. Yine oyunculuğu da sadece tiyatroda yapmıyorum. Güncel ve popüler olan da benim için her zaman canlı, ilgimi çeken bir alan. Hem resim yaparken, kendi ideolojik sürecim üzerine çalışırkenki yalnızlığın hem de öte yandan, çok da sosyal, popüler olan hayatın ve işlerin de içerisindeyim.

Peki bu bütünlük çalışmalarına nasıl yansıyor sence?

Şöyle aslında, kendim için yaptığım çalışmalar çok deneysel ve çok bireysel bir sürece tabi. Kendi ideolojik kaygım dışında hiç bir kaygı taşımıyorum. Bir mekana özel işler yaptığımda ise, mekana dair belli sınırlarla ve bir izleyici kitlesiyle karşılaşma süreci başlıyor. Bu defa ben ve diğeri harmanlanmak zorunda. Kendi çalışmalarımda tabii ki bir sınır yok, tamamen kendimi kendime eksprese ediyorum ve zaten kimi zaman tuval kendini bana eksprese etmeye başlıyor. İşte o zaman savaşa dönüşüyor. Dışarıya yönelik yaptığım işlerde dinamikler ve gerilim yaratan şeyler daha farklı. Yalnızkenki süreç ise kendimi daha çok beslemeye, arınmaya yönelik; orada başka türlü bir savaş söz konusu ve her şey akıyor. Resmin başında geçirdiğim süreçte ben oyunculukta geçirdiğim süreci de yaşıyorum; slackline yaparken denge arayışındaki o mental süreci de yaşıyorum. Veya işte yoga yaparken o odaklanma anındakini de… Bunların hepsi birbirlerinin içine geçiyor, hepsinin birer süzgeci oluyor fakat zor bir süreç o. Hepsini aynı anda yükleniyorum.

Bitmiş ve üzerinden zaman geçmiş çalışmalarına geriye dönüp baktığında onlara karşı neler hissediyorsun ya da neler düşünürken buluyorsun kendini? Varsa birkaç spesifik örnek verebilir misin?

Kimi zaman geriye dönmek iyi geliyor ama çok nadiren. Yeni bir proje, yeni bir süreç başladığında benim için ve biraz kaosa kapılıp yolumu kaybettiğimde, belki geriye dönüp bakmak ne yaptığımı hatırlamamamı sağlıyor. Yani ayaklarımı bastığım zemini hatırlıyorum. O zaman yeni yolun izini sürmek daha kolay oluyor. Ama çoğu zaman tabi ki bakmamayı tercih ediyorsun. Gerçekten şu oluyor: yeni bir şey yaptığında eskisi ölüyor. Resim yapmak rahatlatıcı bir süreç değildir. Tıpkı meditasyon gibi, gerçekleştirildiği anda yorucu bir süreçtir. Tabii pratik ve fiziksel olarak da zorluklar mevcut. Resimlerin yaşadığı, yani resim yapma eyleminin her an canlı olabileceği bir mekan yaratmak zorundayım ki o zorlukları en aza indireyim. Boyalar hep açıkta olsun, her zaman su dolu bir kap olsun; bunlar benim işimi kolaylaştırıyor, hızlandırıyor.

Foto: Neriman Arslan

“Beslendiğim Kadar Tükeniyorum Sanki Sürekli”

Yaşadığın ve çalıştığın mekan şu anda iç içe geçmiş durumda. Bunun sana konforlu ve pozitif bir getirisi olduğundan bahsettin. Bu durum dışında, evinle ve atölyenle bağlantın, ilişkilenmen nasıl? Bu mekanla aran nasıl?

Şöyle, çoğu zaman çok iyi çünkü çoğu zaman resimle yaşıyorum. Ya da bilgisayarın başında videoları editliyorum. Bunun sürekli canlı olması iyi. Tabii ki her zaman daha büyük mekan daha iyi. Fakat benim ortamımda, mesela buranın bahçeye bakıyor olması, bu sessizlik, -biraz izole bir havası var buranın- ki bu benim için çok iyi. Ama kimi zaman çok fazla doluyorum. Mesela bu kış bir kaç ay, ağırlıklı olarak resim yaptığım alanı kapattım, buraya giremedim bile. Çünkü bir dönüşüm süreciydi ve eskilerle karşılaşmak istemediğim, yeniyi daha ortaya koyamadığım bir süreçti. O  zamanlarda da uzun zaman bilgisayarın başında videolarla vakit geçirdim. Ama dediğim gibi işte, sonuçta iki ayrı mekan var bu evin içinde benim için, ikisi de çalışma alanı. Bazen evet ihtiyaç duyuyorum: şöyle rahat bir koltuğa uzanmak ve sadece ev hissini yaşamak. Ama çok mutluyum ki “Kendine Ait Bir Oda”m var. Yaratmak için başka bir şey istemem hayattan.

Peki çalışmalarında özellikle işlediğin ya da o kendiliğinden oluşurken bir şekilde karşılaştığın rastladığın spesifik kavramlar, alanlar, sende sürekli tekrar eden bir çeşit yapılanmalar, küçük şehirler var mı sence? Kendine ya da çalışmalarına eğilip baktığın zaman sürekli karşına çıkan bazı şeyler görüyor musun?

Evet. Bir kere tekniği değiştirsem ya da bir mekana özel resim yapıyor olsam bile kendime dair taşıdığım bir dilim var. Yani renkler çok farklılaşabilir ama sanırım tuval içerisinde bir ritim var. Benim sürekli tekrar ettiğim belki notalar var. Dolayısıyla bu tasvir ettiğim an değişebilir, biçim değişebilir, teknik değişebilir ama bir şekilde ritim hep aynı oluyor.

Örnek olarak o video filmlerde de yine çok kez ışık ve gölge vardı. Sıklıkla işlediğin bu küçük detayların özel bir sebebi veya oturtulduğu düzlemi var mı?

Yansıma, gölge, gerçek malzemeler belki bunlar ama gerçekleşen şey, tuvalde ve videolarda hepsinin ilişkisi. Ve bunun sonucu akan bir ritim.

Kendine dışarıdan baktığın zaman en çok gözüne çarpanlar neler oluyor? Öz eleştiri, belirgin bir özellik… Veyahut bir parçan olan ama bir yandan çok da sahip olmak istemediğin bir şey bile olabilir bu. Neler görüyorsun?

Hayatımda çok fazla şey var. Somut olarak da çok fazla şeyle uğraşıyorum. Bu bakımdan kendimi hem zengin hem de kaybolmuş hissettiğim anlar çok oluyor. Pek çok şeye parçalanıyor gibi hissediyorum kendimi. Ama aynı zamanda bunu zenginlik olarak da görüyorum yani içsel zenginlik. Hem besleniyorum ama beslendiğim kadar sanki tükeniyorum sürekli olarak. İkisi bir arada, o yüzden sürekli dengeyi arıyorum.

Canını en çok yakan şeyler ya da seni çok evinde hissettiren şeyler; içinde tuttuklarını, içinde sahip olduklarını, bir şekilde içte var olanı dışa taşımayı tetikleyen; seni dürten şeyler neler?

Hayatım boyunca yaşarken, oradan oraya savrulurken bir sürü, bu süreçte bugün anladığım şey üretmeden yaşayamayacak olmam. Yoksa hem içinde yaşadığımız zor koşulları, acıyı, sevgiyi, bütün hayatı, her şeyi göğüslerken ben üretmeden duramıyorum. Çünkü sürekli gerçeği aramak zorundayım sanki. Gerçeği aramak zorunda olmak beni hayata bağlıyor.

Foto: Neriman Arslan
Sürekli üretmeni biraz bu gerçeklikle bağdaştırdığın için özellikle soruyorum: gerçeğin sende oluşma, dönüşme şekli ne? Betimini nasıl yapıyorsun?

Şöyle, mesela zor koşullar ya da acı gibi hayata dair olan bu şeyler kimi zaman bizi bazı gerçeklikler yaratmaya ve onlara sığınmaya itiyor. İşte bütün bunların arkasında olan şeyi görmeye çalışıyorum. İnandığımı sandığım gerçekliğin arkasındaki başka bir şey. “Zen’den önce dağlar dağdı, ağaçlar ağaç. Zen sırasında dağlar surların tahtıydı ve ağaçlar bilgeliğin sesi. Zenden sonra dağlar dağdı, ağaçlar yine ağaç.” Bu sürekli olan dönüşümü izlemek.

Çalışmalarında, yaşarken öğrendiğin şeyleri yansıtma mı daha ağırlıkta? Yoksa zaten o çalışmayı yaparken mi öğreniyorsun?

İkisi birbirinin içine geçiyor. Çalışmaya başlarken aklımda bir şey varsa da eylem başladığı anda onu yeniden anlıyor, çoğu zaman da yepyeni bir yöne doğru yöneltiyorum.

Peki disiplinler ötesi bir sanatçı, yani çok yönlü ve çok aktarımlı biri olan sen neden resimde sadece soyut çalışıyorsun?

Bedenimden gelen itkiye kendini bırakarak yeni formlar aramayı seviyorum.

Özellikle siyah yoğunluklu ve bir yandan da beyaz yoğunluklu resimlerin sıklıkla var. Bunun bu şekilde olmasının, sence gözlemleyebildiğin bir sebebi var mı?

Hani ölüm dirim meselesi diyorum ya, yani, bir karanlık bir aydınlık ama ikisinde de aynı hikaye. İkisinin ortak dilini bulmaya çalışıyorum. Genelde ikili oluyor çalışmalarım gerçekten. Bir koyu bir açık oluyor. Ama şimdi yaptığım yeni işlerde bu değişiyor mesela. Yani öyle bir süreç geçirdim.

“Kaza” Foto: Neriman Arslan

“Kendimi Tekinsiz Bir Yolculukta Buluyorum”

Peki dönüşümden bahsettin az önce. Resimlerin dili olsa ne derler?

Resimlerin dili olsa sürekli şikayet ederlerdi gibi geliyor bana. Benimle konuşmadıkları için çok mutluyum.

Neden şikayet ederler?

Bilmiyorum. Sanki bana saldırırlar gibi. Sanki beni ele geçireceklermiş gibi. Bu biraz kendi içindekilerden korkmak mı bilmiyorum. İç dünyam plastik bir forma dönüşüyor ve elbette kendimi tekinsiz bir yolculukta buluyorum. Bu yüzden konuşmadıkları için mutluyum.

İster hepsine dair genel ister tekil olarak, çalışmalarına karşı beslediğin duygular var mı?

Şöyle bir şey oluyor, resim yapma sürecinde onunla yaşıyorum. Yani gece yarısı uykudan kalkıp sadece bakmak bazen… Hani en beklenmedik anda, sokakta yürürken de sürekli kafamda. Her an benimle ama bittikten sonra bitiyor. Ona geri dönmüyorum. Ama bana iyi gelen şeyler de var bitmiş resimlerimde, o detay dediğim şeyler. O detaylar beni barışık tutuyor yaptığım işlerle. Detayları fark etmek, evet onları seviyorum. Gizli renkler, küçük dokunuşlar, bunlara sıcak duygular besleyebiliyorum. Ama bütünü çoğu zaman başka bir mekanda görmeyi tercih ediyorum. Benden, benim hayatımdan çıksın istiyorum o resim. Başka birinin duvarında asılı olmasını tercih ediyorum. Kendi alanımdaysa dediğim gibi hâlâ detaylarla barışığım ama resmin bütünü mekanla bir olamıyor çünkü burası atölyem ve o benim için bir sürecin temsili, bir geçmiş zaman, öyle bir şey.

Son olarak, hadi seninle ufak bir oyun oynayalım. Gerçek nedir?

Görmediğim…

Evin neresi?
Evim, ben.

Ben kim? Bilincin mi, kalbin mi, iç dünyan mı?…
Evim ben. Ben her şey. Yani bütün dünya. Her şey.

Tuval senin için ne ifade ediyor?
Boş tuval mi?

Nasıl algılıyorsan o haliyle.
Tuval, zaman demek. Boşluk demek, yani evren demek. Ve zaman demek bence daha çok. Benim için. Zaman.

Melike’yle iletişim kurmak veya çalışmalarıyla daha çok tanışık olmak isterseniz Behance ve Instagram hesaplarından takip edebilirsiniz.