Daha az şeyin olduğu bir hayat düşünün. Daha az şey, daha az dağınıklık, daha az stres, daha az borç ve memnuniyetsizlik.

Oyalanmadan yaşanan hayat… Daha çok zaman, daha anlamlı ilişkiler, daha fazla gelişim, daha fazla yardımlaşma ve memnuniyet.

Matt D’Avella’nın yönetmenliğini yaptığı “Minimalism: A Documentary About the Important Things” belgeseli boyunca karşımıza birçok karakter ve onların hayatlarından kesitler çıkıyor. Ana karakterler ise Joshua ve Ryan. Hayatlarına minimalist yönde bir çizgi çizen bu iki kişi, tecrübelerini anlattığı bir kitaptan ve internet sitelerinden bahsederek hem düşüncelerini paylaşıyor hem de yayımladıkları kitap bünyesinde yapılan toplantılarda anlattıklarıyla izleyicinin de bilgi sahibi olmasını sağlıyorlar.

Ana karakterlerden Joshua, minimalizm fikri ile nasıl buluştuğunu anlatırken hayatındaki zorlu süreçlerden de bahsediyor. Annesinin ölümü ve evliliğinin bitmesinin aynı ay içinde yaşanması ile derin bir sorgulama içine giren Joshua, hayatındaki ıvır zıvırlara baktığını ve onun için asıl önemli olanın ne olduğunu sorguladığını ifade ediyor. Hayatına değer katan şeyi arama çabasına girmesi onu minimalizm ile buluşturan nokta oluyor. Kendi sözleri ile:

“Nasıl oluyorsa İkea’dan alışveriş yapabiliyordum.
Duş perdesi, havlu, yatak… Bir kanepe ve ona uygun bir deri koltuk. İki kişilik bir kanepe, bir lamba, bir çalışma masası ve koltuğu. Ve şurası için de bir lamba daha lazım. Masayla uyumlu büfeyi de unutmamak lazım tabii. Bir de yatak odası için bir dolap. He, bir de orta sehpa ve yanlara da sehpa lazım. Tabii TV için de bir TV ünitesi almam gerek.
Kafamdaki şey şu, kendi dairem kendi stilimi yansıtsın istiyorum. Bu yüzden evde elli dekoratif ürüne ihtiyacım var.
Benim tam olarak nasıl bir tarzım var?
Böyle bir espresso makinesi beni erkeksi gösterir mi? Bu soruları soruyor olmam “adam gibi adam”lıktan bir şey eksiltir mi?
Bir adamın kaç tane tabağı, bardağı, kasesi olmalı?
Tanrım daha ne lazım ki?”

Joshua da birçok insanın yaşadığı gibi arzularını maddi şeylerle tatmin etmeye çalışmış ve bu olgunun sürekli kendini yenilediğini, isteyerek aldığınız bir ürünün bir süre sonra daha iyi özellikte yenisinin çıktığını ve elinizdekinin değerini kaybettiğini fark ederek kendine başka bir yol çizmeye çalışmış.

Yazar ve sosyolog Juliet Schor şöyle diyor:

Kelimenin gündelik kullanımıyla oldukça materyalistiz, ama kelimenin gerçek anlamıyla hiç de materyalist değiliz. Gerçek materyalist olmalıyız yani malın maddeselliği ile ilgilenmeliyiz. Ama tam tersine malların sembolik anlamlarının önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Reklam ve pazarların statü sistemindeki yerimizi belirlemesine izin veriyoruz.

Annelerimizin zamanında dört veya iki sezon kıyafet değişimi vardı. İnsanlar sıcağa veya soğuğa göre alışveriş yapardı. Şimdi ise 52 farklı sezon var. Bir hafta içinde moda dışı kalmış gibi hissetmemiz sağlanıyor ki gidip yeni bir şey alalım. Tüketicilerin mümkün olduğunca çok ve hızlı alışveriş yapmaları isteniyor.

İnsanlar içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışırken daima bir şeyler almaya yöneliyorlar ama o boşluk hiçbir zaman dolmuyor, insanların tatmin olma ihtiyacı ve arayışı her zaman devam ediyor… Aslında istediğimiz daha fazla eşya değil, eşyaların bize getirdikleri. Reklamlarda sunulan “yakışıklı adam”, “güzel kadın” figürü ve bizim pazarlanan ürünü kullandığımızda onlar gibi olacağımıza inanmamız…

Hayatını belli miktarda eşya ile sürdürmeye başlayan Joshua, bu sadeliğin huzuru ve sakinliği getirdiğini söylüyor. Kendini belli bir eve ait olarak tanımlamıyor; Joshua iki çantası ile beraber her yere gidebilir. Joshua, önceden bir dolap dolusu kıyafete sahip olduğunu anlatarak artık sadece favori kıyafetleriyle yaşadığını söylüyor ve miktardan çok kaliteye önem verdiğini açıklıyor.

Hayatlarına minimalizm ile devam etme kararı alan diğer insanlara da kısaca değinen belgesel, MS hastası bir kadının hayatını ele alarak kadının hastalığını yenmek için yaptığı sporlardan ve diğer uğraşlardan bahsediyor, çözümü ise hayatını sadeleştirmekte bulduğunu söylüyor.

Project 333 adında bir girişim de ele alınıyor. Bu projede reklam şirketinde çalışan bir kadın 3 ay boyunca sadece 33 kıyafet (ayakkabı, çanta, aksesuar dahil) ile hayatını sürdürme konusunda meydan okuyor. Oldukça ses getiren bu proje birçok kadın taraftar topluyor. Kadınlar 3 ayın sonunda çevrelerinde kimseden az kıyafetle işe gitmeleri konusunda tepki almadıklarını hatta kimsenin fark etmediğini ifade ediyorlar…

Hayatı sadeleştirmek, daha az eşya ile yaşamak ya da küçük evlere taşınmak… Belgeselde hayatlarını gördüğümüz her birey minimalizm olgusunu farklı şekillerde uygulamıştı. Verilmek istenen mesajda az eşyaya, az tüketmeye övgü yapılmış olsa da, herkesin kendisini iyi hissettiği ve tatmin olduğu bir yaşam sürmesi gerektiği su götürmez bir gerçek.